WikiLeaks’in de ‘gizli amacı’ mı var?

30 Kasım 2010

Sevgili okurlarım, yazıma başlamadan önce size bir özür borçluyum, dün ‘Obama inanıyor, biz inanmayalım mı’ başlıklı yazımın birinci sütunundan paragraflar ‘sayfaya geçirilmesi sırasında’ bir teknik hata nedeniyle kayarak karşı sütunda alakasız bir yere geçmiş. Yazının son kontrolü yapıldıktan sonra oluşan bu hata sayfa editörünün gözünden kaçmış, görünce çok üzüldüm ama maalesef yapacak bir şey yok, özür dileriz.O yazıda da ABD’nin kabul ettiği ve Hillary Clinton’un da ilgili olarak özürler dilediği WikiLeaks belgelerinde Türkiye hakkındaki ciddi bilgi ve iddiaların incelenip millete açıklanması, adı geçen kişilerin söz veya eylemlerinin araştırılması gerektiğini söylemiştim, bugün aynı konuya devam edeceğim. Dünyayı altüst eden bu belgeler için Türkiye’de siyasetçilerin “diplomat dedikodusu”, “deli saçması”, “ciddiye almayız” benzeri açıklamaları duyuldu. Yandaş medyada da “hepsi yalan, AKP’nin önünü kesmeye yönelik uydurmalar” gibi yorumlar çıkıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün “Bir amaç varmış gibi geliyor” dediği ve belgeleri fazla ciddiye almayan konuşması da bunlardan farksızdı. Gerçi Sayın Gül birçok konunun fazla ciddiye alınmaması gerektiğini söylemiş, son olarak üç generalin terfi beklerken açığa alınması konusunda da “fazla abartmayın” demişti ama abartmaya gerek yok, ABD belgeleri ‘olduğu haliyle’ yeteri kadar ciddi zaten... “Bir amaç varmış gibi geliyor”u ise nasıl değerlendirmeli bilinmez, acaba ABD’nin nasıl içinden sıyrılacağını bilemediği, birçok ülkeyle ilgili ciddi gizli bilgilerin verildiği bu Amerikan belgeleri de ‘AKP’ye karşı kötü niyetle ve özel olarak mı düzenlendi’ yani?BİLİMSEL YAKLAŞIM; SORGULAMAK!Haydi Türkiye’de her olumsuz bilgi, belge için veya her suçlama için “AKP’ye karşı, onu istemeyenlerin tezgahı” deniyor ve bugüne kadar bu çok kez kullanıldı ama söz konusu belgelerin ait olduğu yer ABD... Onun büyükelçileri, istihbarat ajanları tarafından toplanmış bilgiler, bunları nasıl hafife alacak veya örtbas edeceğiz?Yurt dışından gelen destekleri, övgüleri anında kabul ederken ve hele de aylar yıllardır ülke gündemini ‘imzasız ihbar mektupları ile kilitler, bu mektuplara dayanarak yüzlerce kişiyi cezaevlerine gönderirken’ imzalı bilgi ve belgeleri hangi nedenle “dedikodu” kabul edeceğiz?.. Evet yöntem bellidir bizde; kızarak, suçlayarak zeytinyağı gibi üste çıkar ve halkın ‘sorgulamadan kabul ediveren’ kesimlerini inandırırız, ya da dikkat çekici yeni bir olayı devreye sokarak gündemi değiştiriveririz, füze kalkanı gibi en hayati konuda bile bu olmadı mı? Ama WikiLeaks belgelerinde olmaması gerekiyor... Ayrıca daha kısa süre önce Başbakan “bilim sorgulamaktır” dememiş miydi, hiç şüphe yok bu kadar önemli bir konuda bilimsel yaklaşımı o da tercih edecektir.“İktidar partisinin gizli gündemi olduğu ama Türkiye’ye şeriat getirme ihtimalinin düşük olduğu” iddiası. (ABD böyle bir durum olduğunu hangi gelişmelere dayanarak belgelemiş, rejimle ilgili gizli gündem nedir?) Devlet Bakanı Faruk Özak’ın örtülü ödenekten bir spor klübüne para aktardığını, eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile eski Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in yolsuzluğa karıştığını ABD’li ilgililer fark ediyor da kendi hükümeti nasıl fark etmiyor? Eski Savunma Bakanı ve aynı partiden olan Vecdi Gönül’ün “olağanüstü tehlikeli” dediği, “İslamcı baskı”sından söz ettiği Davutoğlu’nun Türk dış politikasını yanlış yöne çekme ihtimali nedir? Son ABD Büyükelçisi James Jeffrey; Balyoz’un “politik bir hamle” olduğunu, “polisin gözaltı sürecinde askerlere eşkiyaca davrandığını” hangi bilgilere dayanarak söyledi?YABANCILARA BORSA BİLGİLERİVe en önemli soruların başında ülkede “tarafsız medya” kalmayacak şekilde operasyonların yapıldığı bilinen bir dönemde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le ilgili suçlama geliyor. Önce “Doğan Medya’ya verilen vergi cezalarının ‘siyasi bir planın parçası’ olabileceği” bildirildikten sonra Londra’da uluslarası bir toplantıda borsa ile ilgili (gerçekten herhalde dünyada bir ilktir, inanılır gibi değil) verdiği “elinizde Doğan hissesi varsa satın” bilgisi... Mehmet Şimşek önceden Doğan’a yapılacakları biliyor ve yabancılara ipucu veriyor. Bu suçun aynı derecede büyük bir yaptırımı vardır muhakkak ama ondan da önce bu belgelerdeki “işine gelmeyen bilgilerin” hayal ürünü olduğunu söyleyerek olayın içinden sıyrılma konusu çok önemlidir.WikiLeaks belgeleri sadece Türkiye’yle ilgili değil, birçok ülke hakkında her türlü gizli bilgi ve yazışmalardan oluşuyor, Türkiye için anlatılanlar ise ülkenin geçmişini de, geleceğini de fazlasıyla ilgilendiriyor. Muhalefet partilerinin şövalyelik yaparak “bu belgeleri iç politikada kullanmayacaklarını” söylemeleri güzel ama bu belgeleri araştırıp sorgulamanın onlar için bir tercih değil görev, topluma karşı bir borç olduğunu unutmasınlar. Eğer dürüst siyaset yapılacaksa “gerçeklerin ortaya çıkarılması, milletin geleceğini emanet ettiği siyasetçilerin ne yaptığının anlaşılması” bunun birinci şartıdır zira!

Devamını Oku

Obama inanıyor, biz inanmayalım mı?

29 Kasım 2010

ABD’nin son 3 yıl içindeki gizli diplomatik yazışmalarının da içinde olduğu on binlerce belgenin yayınlandığı Wikileaks skandalı ABD’nin tüm önleme çalışmalarına rağmen patladı ve 250 binden fazla belge arasında Türkiye’yle ilgili 7 bin belgenin olduğu anlaşıldı biliyorsunuz. Böylece ABD’nin konrol altına almak, bu nedenle de siyasetini yakından izleyerek yönlendirmek istediği ülkelerin arasında Türkiye’nin de olduğu resmen belgelendi.Hani artık “bizim iç işlerimiz onların üstüne vazife mi” benzeri çıkışlar yapma anlamsızlığına düşmeye gerek yok, üstlerine vazife gördükleri bir kez daha açıkça, reddedilemeyecek şekilde ortaya çıktı... Bu nedenle artık böyle tartışmalar yerine onlara bu imkanı tanıyan, her konuda sözlerinden çıkmayan, “bizi kullanın” filan diyen yönetimleri tartışmak lazım... Wikileaks belgelerinde Başbakan Erdoğan hakkında yer alan; ‘inatçı, mükemmelliyetçi, çevresini baskıcı şekilde yöneten’ benzeri yorumlar ABD’lilerin yorumları değil, ona yakın bir danışmanın verdiği bilgilere dayanıyor, onun için de doğruluğunu, yanlışlığını tartışmak gerekmez. Ama ABD’nin Erdoğan için “gizli bir hedefi olduğu ancak Türkiye’ye şeriat rejimi getirme olasılığının düşük olduğu” yorumu ve Genelkurmay ikinci Başkanı Ergin Saygun’un “27 Nisan bildirisini laik sistemi korumak için yaptık. Eğer çatışma isteseydik tankları sokaklara indirirdik” sözleri elbette tartışılacaktır.Örneğin bu durumda Türkiye’nin ve Erdoğan’ın ABD’ye “içişlerimize karışma hakkını nereden buluyorsunuz? Madem ki karışmaktasınız o zaman partilerinize bunu mu yapıyoruz” diye sorması, hem de bunu topluma açık şekilde yapması gerekir.“TANK” SÖZÜ SORUŞTURULMALI!Obama, Wikileaks belgelerinin bir kısmını açıkladığına, yorumladığına göre bu belgelerin varlığı tartışılamaz, o takdirde Erdoğan’ın da bunun aksini iddia etmek yerine kendisi ve hükümeti ile ilgili yorumları değerlendirmesi, özellikle “gizli hedef” konusunda hangi verilere dayandıklarının açıklamasını istemesi kaçınılmazdır. Ayrıca 27 Nisan e-muhtırası bugüne kadar Yaşar Büyükanıt “kimseye danışmadım, ben tek başıma yazdım” demesine rağmen iç da rejimini değiştirmekle ilgili gizli hedefleri olduğuna inandığınız bir yönetime neden ‘Anayasa Mahkemesi kararlarına müdahaleden referanduma kadar her konuda’ medyanız ve siyasetçilerinizle akıl veriyor, destekliyorsunuz? Bu çelişkiler sizin hangi çıkar umutlarınızdan kaynaklanıyor. Ayrıca Türkiye’nin ana muhalefet partisine ‘bir avuç gürültücü elitist’ benzeri çirkin bir tanım kullanmak ne demektir, biz sizin ve dış politikada, insanlara “ordu her an müdahaleye hazır” duygusu vermede fazlasıyla kullanılmıştı. Wikileaks belgelerindeki bu tank vs sözleri; insanların cezaevlerinde yıllardır “darbe iddialarıyla, imzasız ihbar mektuplarıyla” tutulduğu, orduya her gün yeni bir suçlamanın yöneltildiği bir dönemde Büyükanıt’ın ve Saygun’un kesinlikle sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Ortada somut neden, hele de şimdi söz konusu cümleler varken bunun yapılmaması, ‘sadece istenmeyen bazı insanların cezalandırılması için’ o iddiaların kullanıldığını akla getirir ki bu da hukuka olan güvenin elde kalan kırıntılarını da tümüyle ortadan kaldırmaya yeter!Özgürlük “eleştiriye açık olmak” ise bunlar ne?Başbakan Erdoğan üniversite rektörleriyle yaptığı görüşme sırasında üniversite konularını konuşurken öğrencilerin yumurtalı protestoları ile ilgili fikirlerini de söylemiş. “Siyasetçilere yumurtalı gösteri yapmanın ifade özgürlüğü, demokratik özgürlük içinde kalmayacağını” anlatan sözlerinde haklıdır, her ne kadar demokratik Batı ülkelerinin çoğunda aynı yumurtalı saldırılara rastlanıyorsa da, bunu Türk öğrenciler bulmuş değillerse de konuyu çoğumuz aynı şekilde yazıyor, söylüyor, olmaması gerektiğini anlatıyoruz. Ama diğer sözlerini tartışabiliriz, zira kendisi de bu “tartışma” konusunda hemfikir olduğunu aynı konuşmada ifade etmiş. Bazı cümlelerini alalım;“Kimse özgürlük ortamından istifade ederek bu hakkı başkalarını susturmak, konuşturmamak için kullanamaz”...“Bilim sorgulamaktır. Teze karşı antitez üretmektir. Bilim ile statükonun yan yana bulunması bilimin özüne, gayesine aykırıdır”.“Özgürlük ortamı eleştiriye açık olmaktır. Tartışmaya, sorgulamaya açık olmaktır”...Hepsi de göze kulağa çok hoş gelen, doğruluğu tartışılamayacak sözler, konuşmayı kim hazırlamışsa bravo doğrusu ama gel gör ki pratikle hiç mi hiç uyuşmuyor. Kurumlarının, hakimlerinin vatandaşlarının telefonunun dinlendiği, yaşam tarzlarının polis tarafından fotoğraf çekilerek bile fişlendiği Türkiye’de artık hiç kimse konuşabilecek, görüşlerini özgürce açıklayabilecek durumda değil. “Başkaları” ki bunlara sivil toplum kuruluşları, medyanın eleştiri görevini yapmaya çalışan kesimleri, bilim adamları, üniversiteler dahildir, susmadıkları konuştukları takdirde ya işlerini kaybediyor, ya “bertaraf edilme” gibi tehditlerle karşılaşıyor, ya da anında bertaraf ediliyorlar.Bu durum açıkça ortadayken, eleştiren, tartışan, sorgulayan TV programları kaldırılır, gazeteciler işinden edilir, iş adamları ertesi gün maliyeci baskınlarıyla karşılaşırken, daha da ötesi “bir şekilde ‘darbe, terör vs ile ilişkilendirilerek aylar, yıllar boyu cezaevlerinde süründürülürken”, farklı görüşte olan partilere bile çeşitli etiketler yapıştırılırken bu sorgulama, antitez üretme, eleştiriye açık olma söylemlerine nasıl inanılabilir?İşte Türkiye’nin bu dönemdeki en büyük sorunu bu zaten; demokrasinin, özgürlüğün konuşmalarda, ruh okşamada pek ustalıkla kullanılması ama gerçekte artık sadece “Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş parti”ye ve onu destekleyenlere hak olarak görülmesi... Bu bağlamda; yaratılan korkulara ve baskılara gözlerini kapatarak “korkanlar gazetecilik yapmasın” gibi inciler dizen ama aynı zamanda liberal olduğunu iddia eden “taraf” gazetecilere de ayrıca ‘bravo’ diyorum. Yalnız, örneğin Ahmet Altan’ın şu soruyu da cevaplaması lazım; neden bugüne kadar hiçbir zaman, hiçbir iktidar döneminde (sadece Tansu Çiller benzerini denemişti ama vergi cezası, işten attırma gibi boyutlara ulaşamamıştı) medyada bu korkular ve bu tablolar ortaya çıkmadı?Birkaç yıl önce Bahçeşehir Üniversitesi’nde bir toplantıda Iraklı gazetecilerden orada medya mensuplarına verilen cezaları dinlemiş ve bizim ülkemizde bunların olmadığına sevinmiş, onlar adına da üzülmüştüm. Bu gün tıpatıp aynı durumdayız!

Devamını Oku

Sadece içki değil çay da yasak!

28 Kasım 2010

Bir yanda hükümet üyeleri ve iş adamları her gün “ekonomide uçtuğumuzu” anlatmaktalar, Arap ülkelerinde padişahlar gibi karşılanmaktayız, Batı bizi farklı nedenlerle pek çok sevmeye başladı (örneğin füze kalkanını Polonya, Çek Cumhuriyeti kabul etmezken bizim etmemiz, Güneydoğu’da özerk bölge ile ABD’yi Kuzey Irak sorunundan kurtarma ümidine hayır demememiz az şey mi), şehirler imar ediliyor, herşey güllük gülistanlık haberleri tüm görüş alanını kaplıyor farkındayım... Ama öte yanda TSK’ya yapılanlar, yıllar boyunca kendini terörle mücadeleye adamış generallere “böyle demokratikleşiyoruz” diyerek ödül yerine verilen cezalar sonucunda “çocuklarını askeri okullardan çektiğini” anlatan aileler... Medyanın susturulup “tek ses” haline getirilmesi... Üniversitelerin-sivil toplum kuruluşlarının bertaraf olmamak için konuşmaktan korkar hale gelmesi... Çok kısa süre sonra yüksek yargı yapısının tarafsızlığından söz edilemeyecek olması... Ve Anadolu’nun en radikal dinci Arap ülkelerinden farksız bir hale dönüşmesi hiç de öyle fazla bir alanı kaplamıyor, tam aksine şöyle bir geçiştiriliyor maalesef.Cuma gününün gündem haberleri arasında Kayseri’de polisin içki satan dükkanları ve içenleri “fotoğraflarını çekerek fişlemesi” sonucunda artık hiçbir dükkanda içki satılmadığı, içki içmek isteyenlerin ise 100 km ötedeki Ürgüp’e gitmek zorunda kaldığı” haberi vardı. Tabii yıllardır “geçmişte şunu fişlediler, bunu fişlediler” diye yakınıp duranların kendi dönemlerinde ve üstelik üzerine yemin ettikleri Anayasa’da belirtilen laik-demokratik, ‘özgür olduğu’ iddia edilen, her din ve inançtan insanın yaşadığı, yabancıların bulunduğu bir ülkede böyle bir fişlemenin yapılması olacak şey değil ama oluyor işte. Yakında aynı olayların Anka-ra’da, İstanbul’da görülmeyeceğini bu durumda kim iddia edebilir?Ankara’nın en önemli semtlerinden birinin muhtarı Cuma günü gönderdiği e-mektupta Kayseri’de bulunan oğlu ile yurt dışından ziyarete gelen kızkardeşi ve onun iki çocuğunu Ramazan’da Kayseri’de gezdirmek istediğini, en meşhur restoranlarına gidip hiçbirinde yemek servisi alamadıkları gibi kötü bakışlara muhatap olduklarını ve “iftarda gelin” dendiğini, turistlerin de çıktığı Erciyes’te bile “bir bardak çay” içemediklerini anlatıyor. Almer isimli alışveriş merkezindeki restoranda da sadece iftar vakti yemek çıktığını belirterek “şehir güzel, her yer pırıl pırıl ama gelin görün ki dini baskının yanında Arabistan sıfır kalır” diyor. Kızılcahamam ’da da durumun farksız olduğunu söylüyor.Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun iki yıl önce yaptığı araştırmadan çıkan sonuca inanmayanların, “değişen hiçbir şey yok” diyen ve hatta onlara bozulanların da herhalde gidip görmesi lazım değil mi? Restoranların yaptığı da aynı zamanda “fişlenmekten kaçma”dır zira! Siyaset yapan ve yazanlar bunu mutlaka okumalı!Acaba Meclis çoğunluğuna sahip olan bir parti “milli iradeyi temsil ediyor” sayılır mı, yoksa bu sadece siyasetçinin millete hoş görünmek için kullandığı bir söylem mi, işte şu anda okumakta olduğum muhteşem kitap bu sorunun ve daha birçoklarının cevabını çok güzel anlatıyor. Bu alanda adını duyurmuş meslektaşlarının çoğundan daha genç olmasına rağmen Avrupa hukuku konusundaki uzmanlığı ve birikimi ile bence Türkiye’nin en başarılı anayasa hukukçularından biri olan Ekrem Ali Akartürk ’ün “Parlamenter Rejim Uygulamaları ve Parti Sistemleri” isimli kitabında:“Kuvvetler ayrılığı, siyasal partilerin kuvvetler ayrılığını dönüştürmesi , 1923’ten başlayarak ve tüm yakın tarihimizi kapsayarak ‘Türkiye’de parti sisteminin bugüne kadar geçirdiği evrim’, cumhurbaşkanının ‘halk tarafından seçilmesi’nin ve arttırılan yetkilerinin taşıdığı riskler, başkanlık ve yarı başkanlık sistemleri” kısacası siyaset yapan, yazan, konuşan herkesin ‘bunları yapmadan önce’ bilmesi gereken tüm bilgileri bulmak mümkün.Yazımın başındaki “çoğunluğa sahip parti” konusuna dönelim, şöyle diyor; “Genellikle parlamenter çoğunluğa sahip iktidar partisi temsilcileri kendilerinin milli iradeyi temsil ettiğine ilişkin söylemlerde bulunurlar, bu söylemlerin arkasında parlamenter muhalefeti görmezden gelerek, tek başına demokratik meşruiyet taşıma arzusu yatar. Oysa demokratik parlamenter rejim, çoğunluğun yönetmesini mümkün kılan, azınlığın muhalefet etmesini güvence altına alan iktidar-muhalefet ilişkisine dayalı bir hükümet sistemidir.” Hemen her önemli konuda muhalefetin dışlandığı, böylece milli iradenin güdük bırakıldığı, iktidar partisinin tek başına kararlar aldığı bir ülkede (ki aynı durumun “israrla seçim sonrasına bırakılan, muhalefetin de her nedense ağzına alıp sormadığı “yeni anayasa”da da yaşanacağından şüphe etmiyorum, keşke bu kez yanılsam) bu konuların doğrusunu öğrenmek daha da büyük önem taşıyor. Ekrem Ali Akartürk’ün kitabını herkese öneriyorum.

Devamını Oku

Serdar Ortaç ‘günah keçisi’ mi?

28 Kasım 2010

Son aylarda Ahmet Kaya ve 1999’daki “Magazin Gazetecileri” gecesi dillerden düşmedi ve Serdar Ortaç sistemli, organize, arkası kesilmeyen tepkilerle yıpratıldı durdu. “Gençtim, bugün olsa farklı davranırdım” dedi olmadı, “ona gösterilen tepkilerde rol oynamış olduğuma üzgünüm” dedi olmadı, “Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi, bunu destekliyorum ama asla şehit de görmek istemiyorum” dedi yine olmadı... Birileri devamlı saldırdı, birileri (en kolay yöntem ya) kalabalıktan geri kalmamak için destekledi, birileri ise kendileri pek kusursuz (!) oldukları için “onunla kafa bulacağını” filan söyledi. Ben olayı biliyordum ama olanları kare kare izlememiştim bu hafta 32. Gün’de izledim.İzlerken de bütün röportajlarda anlatılanların, “Ahmet Kaya Kürtçe klip çekeceğini söyleyip şarkısını okuduktan ve Serdar Ortaç 10. Yıl Marşı’nı söyledikten sonra Ahmet Kaya’ya çatal bıçak atılmaya başlandı” açıklamalarının doğru olmadığını gördüm. Öncelikle hemen açıklayayım ki hangi nedenle olursa olsun birine çatal atmak (bantta sadece çatal görünüyor) kadar vahşice, kötü bir davranış konusunda söylenecek söz yoktur, bu herkesi dehşete düşürmeye yeter... Ayrıca Ahmet Kaya’nın yurt dışına gitmesi, orada hayatını kaybetmesi de üzücüdür ve söz ettiğimizden farklı konulardır. Ama Ahmet Kaya-Serdar Ortaç ekseninde yapılan yanlış kesinlikle tartışılabilir, çünkü öyle görünüyor ki özellikle Kaya’nın bugün hayatta olmaması ve Kürt sorununun geldiği nokta nedeniyle bu haksızlık ve “o gece olanların istismarının” arkası kesilmeyecek.PROVOKASYON SÖZLERDE VE TEHDİT İFADESİNDE!Gecenin görüntülerini izlediğinizde gerilimin “Ahmet Kaya’nın şarkısı veya Kürtçe klip vurgusu” nedeniyle veya Serdar Ortaç’ın söylediği marş nedeniyle değil, böyle bir ödül gecesinde asla yapılmayacak “Kürt davası benim misyonumdur, Kürt realitesini kabul edeceksiniz yoksa nasılsa ettirilir” benzeri sözlerin yer aldığı ve bir noktadan sonra meydan okumaya, tehdide varan tavır ve tonlamalarının yarattığı negatif ortamla oluştuğunu fark ediyorsunuz. Ve oluşan böyle bir ortamda; uzun yıllar içinde binlerce insanını PKK terörüne şehit vermiş bir ülkede, hele de henüz karşılıklı diyalogların bile başlamadığı dönemde yapılan ve “keskin ırkçılık içeren” bu tür bir kışkırtmanın, bir başka sanatçının farklı bir tepkisiyle karşılaşması, orada bulunanların da tepki göstermesi çok olağandışı bir durum sayılmaz .KAYA YAŞASA RAHATÇA TARTIŞILIRDI!Tekrarlayalım, elbette bu asla çatal fırlatma olmamalıydı ki daha sonra Ortaç’ın bir konserinde benzer bir saldırının yüzleri poşulu bir grup tarafından yapılması; çatal ve bıçak atılmasıyla onun grubundan yaralananlar olmuştu. Ondan önce de bu kışkırtmalar nedeniyle sanatçı yumruklu bir saldırıyla karşılaşmıştı. Oysa çatal atılmasını Serdar Ortaç da asla onaylamazdı, yapılan kışkırtmaya kapılıp şarkısını marşa çevirmesinin arkasından kendini bilmez birilerinin böyle bir eyleme geçeceğini tahmin de edemezdi. Gecenin bandını tekrar yayınlamaları gerekir aslında zira Serdar Ortaç’ı suçlu ilan etmenin ve “gençtim, bugün olsa farklı davranırdım” demesine rağmen hala üstüne çullanmanın büyük haksızlık olduğuna inanıyorum... Eğer Ahmet Kaya yaşıyor olsaydı bu olayın böylesine istismar edilmeyeceğini, aslında onun hayatını kaybetmiş olmasının da “bugünkü Kürt sorunu için duygusal anlamda kullanıldığını” düşünüyorum... Yani ‘yeter artık’ , çatal fırlatma olayıyla onu suçlamak da, ortada hiçbir provokasyon yokken ve durup dururken olay çıkmış gibi davranmak da yeter. Adına BDP ve PKK tarafından “Kürt realitesi” denen ve uğruna kat- liamlar yapılan taleplerin ne olduğu bugün anlaşılmıştır, o katliamları yaptıran Öcalan’ın “devlet tarafından tek muhatap kabul edilmesi” her gün tekrarlanmaktadır, bırakın marş söylemeyi; Osman Baydemir başta olmak üzere ‘Türklere en ağır hakaretler’ de terör örgütleriyle kol kola olanlar tarafından sık sık yapılmaktadır, kısacası mesele başka bir meseledir. Serdar Ortaç olsa olsa bugünün ortamında günah keçisi seçilmiştir o kadar! Kaçmayacak sanat olayı!Gösteri sanatlarında dünyanın en önemli kurumlarından biri olan La Scala Tiyatrosu’nun Pink Floyd Balesi 25 Kasım’da galasını yaptığı 4 gösterinin sonuncusu bugün yapılıyor. Rock müziğin efsanevi gruplarından biri olan Pink Floyd’un müzikleriyle hazırlanan 90 dakikalık bale özellikle benim gibi Pink Floyd hayranları ve tabii sanatseverler için (üniversite günlerimde insanın her duyuşta gözlerini yaşartan “Set The Controls For The Heart Of The Sun” az mı dinlendi) kaçırılmayacak bir olay. Övünç Cireli ve Showhow tarafından getirilen bu gösteriyi eğer bilet bulursanız mutlaka izleyin, böyle bir ahenk ve kusursuzluğa parmak ısıracaksınız.

Devamını Oku

Gül haklı, yeni anayasa açıklanmalı

26 Kasım 2010

Benim uzun zamandır yazıp durduğum konuda nihayet Cumhurbaşkanı Gül’ün de aynı şekilde düşündüğünü öğrenmiş olduk. Gül dün uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada “yeni anayasa”ya değinmiş. O yeni anayasadan söz ettiğini somut olarak belirtmemiş ama konu bu...Gül hükümete seslenerek diyor ki; “Kürt sorununun çözümü için seçimi beklemeyin. Herşey dursun kanısında değilim. Zaten daha seçim tarihi ortada yok. Neyi bırakıyoruz? Ne kadar silah susarsa, şiddet durursa o kadar özgüven oluşur.” Şu anda zaten PKK terör örgütü seçim sonrasına kadar eylemsizlik kararını uzatmış olduğu için aslında “Silahlar susarsa, şiddet durursa iyi olur” önerisinin önceliği yok. Ama burada çok önemli bir başka aciliyet var; Cumhurbaşkanı’nın sözlerinden de anlaşıldığı gibi “seçim tarihi netlik kazanmış değil”... Buna rağmen “referandumdan sonra taleplerinin yerine getirilmesi için 10 gün zaman veren, sonrasında olacaklara karışmam diyen” Öcalan’ın nasıl olup da belirlenmemiş bir tarih sonrasına kadar eylemsizlik kararı aldığı... BDP yöneticilerinin “Devletle görüştüklerini ve bu görüşmenin çok olumlu geçtiğini” söylemelerinin hemen arkasından gelen eylemsizlik kararı elbette ‘millete seçimden önce açıklanması gerekecek kadar’ büyük önem taşıyor.DEMOKRATİK HAK İÇİN ADAM ÖLDÜRÜLMEZ!“Devlet” yani bu durumda hükümet onlara “Güneydoğu’da özerk Kürt devleti, Öcalan’ı da içine alacak ve hatta siyaset yapmasına olanak tanıyacak bir PKK affı, Anayasa’ya kurucu unsur olarak girme, Anayasa’da Türklük tanımının değişmesi” gibi taleplerden hangileri için garanti verdi ki “terörle ortalığı cehenneme çevirme” tehditleri ve terörün kendisi “belirsiz seçim tarihi” sonrasına bırakıldı. Uğruna kanlı terör eylemleri gerçekleştirilen, binlerce insanın baskınlarla, saldırılarla canının alındığı ve sanki tüm Kürt vatandaşlar bunu onaylıyormuş gibi nedenine de “Kürt sorunu” denilen asıl sorun bunlar çünkü... Yoksa Türkiye’de daha çok demokratik hak, daha çok özgürlük isteyen sadece Kürtler değil, hemen her kesim istiyor bunu. Ben de gazeteci olarak “eleştiriye bile tahammülü olmayan” ve eleştirenleri anında cezalandıran bir yönetimden ve buna demokrasi, basın özgürlüğü denmesinden şikayetçiyim ama bu sorunu terörle halletmeyi düşünmem. Demek ki ortada demokratik hak, eşitlik vs gibi konulardan çok başka bir olay var.BAŞBAKAN’LA TERS DÜŞTÜSonuç olarak, Cumhurbaşkanı Gül son derece önemli bir noktaya dikkat çekti ama aynı zamanda Başbakan Erdoğan‘la bir kez daha ters düşmüş oldu. O “yeni anayasayı seçim sonrasında açıklayacağız” derken ve “Kürt sorunu” adı altında PKK’nın taleplerini de buna dahil ettiği, “eylemsizliğin seçim sonrasına kadar sürmesi kararından” anlaşılırken, Gül “Beklemeyin, hemen açıklayın” dedi. Bakalım sonradan yine “Başbakan’la aramızda görüş ayrılığı yoktur” mu diyecek, yoksa bu konuşmasının arkasında duracak mı?***Ey özgürlük!Evet evet, artık bu olaylara baktıkça aklıma Zülfü Livaneli’nin o muhteşem “Ey Özgürlük” şarkısı geliyor ve oturduğum yerde avaz avaz söylüyorum... Bu kez de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a bir üniversitede; Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciler tarafından aleyhte gösteri yapılmış. Kılıç kürsüde konuşurken ayağa kalkan biri kız üç öğrenci “Siz burada yargı reformundan söz ediyorsunuz, üniversite öğrencileri tutuklanarak cezaevine gönderiliyor” demiş ve çantalarında getirdikleri yumurtaları fırlatmışlar. Akla gelen soru; acaba onları da cezaevine gönderecekler mi? Evet, demokrasi ‘sınırsız özgürlük’ demek değildir, birine yumurta atmak da demokratik haklardan değildir ama her ülkede öğrencilerin bundan çok daha ileri tepkileri görülür ve onlar hapisle cezalandırılmazlar. Bizde özellikle son bir iki yıl içinde sadece gösteri, sözlü protesto eylemi yapmaları, pankart taşımaları bile cezaevine gönderilmelerine yetiyor. Bu bilinirken bile hala yumurtalı tepki göstermeleri kendilerine bu kadar acımasız davranılmasına ne büyük tepki içinde olduklarını ortaya koyuyor.Aynen “olmayan basın özgürlüğüne rağmen” hala çıkıp “basın özgürlüğü toplantıları” yapanlara tepkinin çok doğal olması gibi, tepki hakkı bile “cezaevinde biten” öğrencilerin de “yargı reformu” sohbetine tepkisi son derece doğaldır. Gösteri yapan öğrencilerin hapsedildiği ülkede “özgürlük” ancak şarkılarda kalmış demektir. Ancak şarkılarda!Bakalım Haşim Kılıç’a tepki gösterenleri de diğerlerinin yanına mı gönderecekler, yoksa artık gösteri yapan öğrencinin böyle susturulamayacağını mı anlayacaklar. ***Deniz Feneri’nde yasalar niye işlemediBakanların, Cumhurbaşkanı’nın açığa alınan generallerle ilgili açıklamalarına gelen yorumlar arasında “Generaller için yasaların işletildiği, bakanların yetki kullandığı söylendi. Bu yasalar ve yetkiler Deniz Feneri olayında Zahid Akman ve diğer suçluları açığa almak için neden kullanılmadı? Hukuktan, kanundan, demokrasiden söz etmek için önce yasaların neden bazılarına uygulanmadığını, bakanların neden istemedikleri konularda yetki kullanmadığını açıklasınlar” benzeri yorumlar oldukça fazla... Bazıları yine sitelerde de mevcut... Acaba Deniz Feneri’nde yasalara ne olduğunu, neden suçlulara delilleri karartacak zaman verilmeden gözaltına alınmadıklarını, tam aksine işlerine bile devam ettiklerini açıklayan çıkar mı, yoksa konu sonsuza kadar kapandı mı?

Devamını Oku

İsrail’i korumak için Türkiye tehlikede!

25 Kasım 2010

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Füze kalkanı konusunda pazarlık imajı verilmeye çalışıldı, eğer bu kalkan İran’a karşı konmuyorsa kime karşı; Senegal’e mi, Küba’ya, Afganistan’a mı?” diye soruyordu. Aynı sorunun yalnız Bahçeli değil, çok kişi tarafından sorulduğuna şüphe yok.. Türkiye’de ve yurt dışındaki uzmanlardan gelen mektuplar en önemli konulardan biri olan “füze kalkanı” ile ilgili bazı gerçeklerin gizlendiğini anlatıyor. Türkiye’de “Bunun bir NATO projesi olduğu, Türkiye’nin ‘kalkanın İran’a karşı olduğunun söylenmesini’ engellediği, Türkiye dahil tüm NATO ülkelerinin füzelere karşı korunacağı” tekrarlanıp dursa da... “NATO’nun parlayan yıldızı olduk, sistemin komutası da bize verilir, projedeki etkimiz arttı” vs gibi her zamanki olayları parlatma ve şişinme alışkanlığımız sürse de... Gerçekleri doğru şekilde anlamak, üstünün örtülmesine izin vermemek ve Batı’nın “kendini korumak için herkesi feda edebileceği” ve planları buna göre yapacağı ihtimalini düşünmek zorundayız.AHMEDİNEJAD YUTSA BİLE...Öncelikle NATO bu füze kalkanının “İran’a karşı” olduğunu açıkça bildirdiğine, biz de bunun Türkiye’ye yerleştirilmesine izin verdiğimize göre artık laf oyunlarının anlamı yoktur ama Ahmedinejad yutuyorsa ne ala... Ama öte yanda “komşularla sıfır sorun” politikası izlendiğinin söylendiği, özellikle İslam ülkelerine şirin görünme politikalarına yoğunlaşıldığı, bu bağlamda İsrail’le ilişkilerin iyice bozulduğu bir dönemde “İsrail’i İran’dan korumak için” kendi ülkemizin savaş alanı haline getirilmesi, en azından muhtemel bir savaşın başlangıç noktası yapılması çelişkinin ta kendisi değil mi? Hem İsrail’e kafa tutup hem de “onu ve Batı ülkelerini korumak için kendi topraklarını, vatandaşlarını tehlikeye atmak” ne demek oluyor.Madem ki NATO’nun hiçbir talebine itiraz edilemiyor Polonya ve Çek Cumhuriyeti reddetmeyi nasıl başardı? Ve madem ki sonunda tıpış tıpış kabul edecektik o zaman neden “komuta düğmesi bizde olmazsa zinhar olamaz” gibi laflar ettik? Bu kadar tehlikeli bir konuda bile bütün mesele “seçimde oy kaybetmemek için vatandaşın hoşuna gidecek şeyler söylemek” sonra da bu sözlerin üstüne yatmak mıdır?OLMAYAN DÜĞME!Çarşamba günkü yazısında Güneri Cıvaoğlu füze kalkanı sisteminde söylendiği gibi düğme filan olmadığını ORSAM Danışmanı emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu’nun açıklamasını vererek net şekilde anlatmıştı. Füze kalkanı dışındaki bir bölgeden füze fırlatıldığı anda sistem otomatik olarak savunma füzelerini ateşliyor ve onu havada imha ediyor. Peki füze parçaları ve başlığı nereye düşer? Eğer nükleer başlık taşıyorsa bunun çevreye, insanlara vereceği tahribatı hangi ülke yaşar?NEDEN İRAN SINIRINA DEĞİL?Medyada konuşlanmış, bazılarına milletin paralarıyla TRT’de reyting yapmayan programlar dağıtılmış yüzlerce iktidar alkışçısı isim tarafından “her adımda, her olayda” bir başarı havası abartılı ifadelerle, zafer çığlıklarıyla, yorumlarıyla etrafa yayılıveriyor. Ama bu konu ülkeye, topluma oluşturacağı tehlikeler açısından ‘gizlenemeyecek kadar’ önemli. Bu füzeler nükleer başlık taşıdığına göre patlamasa bile yayacağı radyasyon nedeniyle çevresine hayati zararlar verebilir. Ve Türkiye üstünde vurulma ihtimalleri de çok yüksek... Peki o halde biz neden “NATO’nun bu konuyu da nükleer uzmanlarıyla filan çözdüğünü, kalkanın İran sınırına en yakın noktaya konacağını ve Türk topraklarının, denizlerinin, doğal çevre canlılarının tehlikeye girmeyeceğini” açık şekilde duyamadık?Tam aksine, tehlikeyi büyüteceği ortadayken neden “İzmir’e konacağı” söyleniyor? Şimdi “öyle bir radyasyon tehlikesi olmayacak” benzeri açıklamalarla olay kapatılmaya çalışılabilir ama bu hiç inandırıcı olmaz. HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş; “Marifet Lizbon’daki NATO karargahında ‘one minute’ demektir. Proje hükümetin başarısı gibi lanse ediliyor oysa ortada büyük bir sorun var. Konuştuğumuz füze kalkanı bizim bildiğimiz kılıç kalkan oyunu değil. Bu proje ‘Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin bir parçasıdır. Projenin maliyeti de Türk halkının sırtına yüklenecektir” dedi ki bu sözlerde gerçek payı büyüktür.IRAK’I UMURSAMAYAN ABD TÜRKİYE’Yİ UMURSAR MI?ABD’nin NATO’yu öne sürerek kendi amaçları için Türkiye’yi kullanması, bir İslam ülkesini etkisiz kılmak için bir başka İslam ülkesini tehlikeye atması onun için son derece sakıncasız bir konu... Zaten asla ‘Batı’nın parçası olarak görmedikleri, Huntington’ın kitaplarıyla da bunu açıkça ilan ettikleri (ben adamın ‘Türkiye Batı’nın değil Ortadoğu’nun içinde yer almalı’ dediğini kendisinden de dinledim biliyorsunuz, şu anda yapılmakta olan da budur) Türkiye ve Türk insanı için yaratılan tehlike umurunda bile olmaz. Üstelik bu bahaneyle Türk topraklarında ikinci bir İncirlik yaratılacak ve iyice yerleşebilecekler. Zaten Batı bir süredir hükümeti dışarıdan yağlama, parlatma işine bu nedenle iyice hız vermişti. Peki ABD’nin Irak’ta yaptığı hesapların, savaş çıkarmak için öne sürdüğü “kitle imha silahları” gibi iddiaların fos çıkması ama o arada on binlerce Iraklının ölmesi onu hiç ırgalamadığına göre ya bu da sonuçta Türkiye’ye büyük zarar verirse... Onun için çok mu fark eder?Eğer NATO’nun “tüm ülkelerin korunmasını istediği” doğruysa önce en fazla risk taşıyan ülkeyi yani bizi düşünmeleri gerekir, hükümet bu konuyu en kısa sürede topluma açıklamalıdır!

Devamını Oku

Yalnız o mu, millet de fıtık!

24 Kasım 2010

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün gece hastaneye gittiği duyulmuştu, bugün “gece yapılan kontrolden sonra fıtık ameliyatı olduğu” bildirildi. Önce kendisine ‘geçmiş olsun’ dileklerimi iletiyor, sonra da ‘geç bile kaldı’ diyorum. Gülmeyin, gerçekten geç bile kaldıÖ Partisinin içinden ve dışından “nihayet halkın dilinden anlayan, belli kesimler ve konular içinde kalmayıp geniş kitlelerin sorunlarına eğilmeyi başaran ve ilk günden ‘tek başına iktidar olmayı hedeflediğini’ söyleyen, Gandi yakıştırmasını bile dışlamayan” bir genel başkan olduğu için yapılan saldırılar izleyenleri bile fıtık etti, o nasıl olmasın. Sakin sakin bu kadar götürebildi, vücut isyan etti zahir.Sağlık konusu şaka götürmez ama inanın ilk aklıma gelen bu oldu. Yine de onun sükunetle ayağa kalkıp bu entrikaları kendisine ve millete reva görenleri de “laf yerine eylemle, çalışmayla” fıtık etmesi büyük olasılıktır. Kimse bozulmasın; “etme-bulma dünyası” deniyorsa olacağı budur! Generallere uygulanan yasalar!Ergenekon soruşturması” diye başlatılan ve bugüne kadar “kanıtlanmış tek bir suçun çıkmadığı ama suçlama yapılan bazı CD’lerin sahte çıktığı” soruşturma kapsamında asker-sivil yüzlerce tutuklu “yasalara aykırı şekilde” aylar, yıllardır cezaevlerinde tutulurken, yurt içi ve dışından bu hukuksuzluğa tepkiler yükselirken üç general “Balyoz soruşturmasında adları geçti” diye açığa alındı. Her ne kadar söz ettikleri 65. Maddedeki “açığa almayı gerektirecek suçlar” mevcut durumda onlarda yoksa da Bakanların böyle bir yetkisi varmış. Asıl mesele Yüksek Askeri Şura’da yine bu neden öne sürülerek terfilerinin engellenmesine itiraz etmeleri ve bu davanın sonuçlanmasına az bir süre kalması mıdır, 29 Ekim’deki törene askerlerin katılmamasının cezalandırılması mıdır, daha başka nedenler midir belli değil.Ama “seçim öncesinde tutuklularla ilgili artık bir sonuç bekleneceği, bu nedenle Ergenekon, darbe vs iddialarının tazelenmesi gerektiği” de biliniyor. BDP’lilerin ve tabii ‘her daim biatta’ olan gazetecilerin, bu açığa alma olayını hemen “darbelerin önlenmesi için gerekli, bu süreçle yüzleşmek gerekiyor” benzeri söylemlerle normalleştirmeye çalışacakları zaten bellidir ve bunu yapıyorlar.Oysa halktan gelen tepkiler farklı, internette haberin altındaki yorumlara bakmak bile yeter. Örneğin bir yorumcu “yasalar uygulanıyor” denmesine şu cevabı vermiş; “Ne olur milletvekili dokunulmazlığını kaldırın, yasalar size de uygulansın”Ö Bu kadar Anayasa değişikliği yapılan, yeni anayasa bekletilen bir ülkede; yasalar asker sivil herkese uygulanırken sadece milletvekillerine uygulanmaması ve yasalardan söz edenlerin de bu konuya hiç mi hiç değinmemesi vatandaşın tepkisini çeker tabii, birileri varsayımlarla mahkum hayatı yaşarken birileri belgeli suçlarla TBMM’de bulunuyorsa, suçları zaman aşımına uğratılıyorsa buna demokrasi denir mi? Bugün “kadına karşı şiddeti önleme” günü! 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele” günüdür ve tüm dünyada, daha doğrusu bizim gibi “yarım demokrasi” olan ama bunu tam demokrasi varmış gibi yutturan, yasaların uygulanmadığı, kadının her alanda geri bırakıldığı ve maddi-manevi her tür şiddetle karşılaştığı ülkelerde bu mücadele yoğun olarak gündeme getirilir.Türkiye’nin en büyük kadın şiddeti konuları bellidir ve bence bundan sonra kadın örgütlerinin toplu tepkisinin; bu şiddet suçlularına gereken ağır cezaları veremeyen ve suçluyu cezalandırmak yerine mağdur kadın ve çocukların bir kez daha mağdur olmasına neden olan hakimlere yönelmesi, hesap sormaları gerekmektedir. Bu mutlaka yapılmalıdır.BAYKAL TEPKİSİBu özel günde kadın kuruluşlarından gelen mesajlarda Deniz Baykal’ın genel başkanlıktan gitmesinin sebebi olan “ilişki skandalı”nı hiç umursamadan, olay gününden başlayarak onun çevresinde yer alan kadın milletvekillerine de tepki var. Örneğin Kadıköy Kadın Platformu’nun mesajında “Onun çevresinde gülücükler dağıtan kadınlardan rahatsızız. Bu skandal olayları hala ‘erkeğin elinin karası’ olarak mı görüyorlar, bu mudur zihniyetleri. Deniz Baykal artık gölge etmesin, kadınlar da ona destek vermekten vazgeçsin” deniyor. Kadına karşı şiddeti önleme gününde kadınların “duyarsız kadınlara” kızması bugüne kadar rastlanmamış bir durumdu, o da oldu. Ama haklılıklarını da kimse yadsıyamaz!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’na psikolojik savaş!

23 Kasım 2010

Evet ortada yine bir psikolojik savaş ve bu kez hedefinde Kemal Kılıçdaroğlu var. Muhalefette kalmaya genel başkanlık yaptığı uzun yıllar boyunca alışmış olan, bu durumu benimsediğini “muhalefette olmak önemlidir, küçümsemeyin” sözleriyle şimdi de anlatan, Meclis’teki koltuğundan “CHP 25 yıldır iktidar olmadı ki” diyen Deniz Baykal bir yandan, koltuğa en az onun kadar yapışmış olduğu için ayrılamayan Önder Sav diğer yandan (belki de ikisi tekrar ‘aynı yanda’ o da belli değil, mesele koltuk olunca her şey mümkün bu kafalara göre), iktidar partisi tam gaz başka bir yandan CHP Genel Başkanı’na psikolojik bir hücum içindeler.İsimler farklı ama hepsinin hedefi aynı; geniş kitlelere ulaşmayı amaçlayan politikalarıyla, vatandaşı sadaka gibi verilen yardımlardan kurtaracak “aile sigortası” ve yoksulluğu önleyici projeleriyle bir değişim havası estirerek ümit veren Kemal Kılıçdaroğlu’nu ne pahasına olursa olsun durdurmak... Toplumda yarattığı güven ve ümidin önünü kesmek. Bunu rakip bir partinin yapması anlaşılabilir ama Baykal ve Sav gibi isimlerin seçimin yaklaştığını bildikleri halde “Bize yar olmayan parti gerekiyorsa kaybetsin, yeter ki Kılıçdaroğlu’na da yar olmasın” anlayışıyla CHP’nin dibini oymaları benzeri görülmemiş bir hırs ve intikam örneğidir.SKANDALLA GİDEN BAYKAL’IN İHTİRASIKılıçdaroğlu’nun “Güneydoğu’ya gidemezsiniz” iddiasına karşılık Diyarbakır’a gitmesinden sonra da aynen Başbakan’ın sözleriyle onu yıpratma gayretini sürdüren, kendi Genel Başkan’ına devamlı “PKK’dan, iktidar uğruna aldatılmaktan, kullanılmaktan” söz ederek gerçek dışı bir duruma insanları zorla inandırmaya çalışan Baykal bunu boşuna yapmıyor tabii.. Haftalardır kendisine taraf milletvekillerini medyanın önüne, TV programlarına çıkararak, bir yandan da kendisi “mutlaka kurultay” diye tutturarak partisine “seçim yolunda ama iç düzeni yok, istikrar sağlanamamış” havasını boşuna salmıyor. Dünyanın hangi ülkesinde olsa bir bakanı veya genel başkanı mutlaka koltuğundan edecek büyüklükte “ikisi de evli siyasetçilerin evlilik dışı ilişkisi” gibi bir skandalla koltuğundan ayrılmış olmasına rağmen, yaptığı büyük hatanın partisine verdiği zararı somut şekilde de gördüğü için (referandumda kullanıldı) susacak yerde hala, bu skandalın gelecekte de kullanılacağını bile bile hala geri dönmeyi umarak bunları yapıyor. Türkiye’de siyasetin artık had safhada yozlaştığına bunlardan daha iyi örnek olabilir mi?CHP’nin il başkanları, milletvekilleri ve yönetimi ne düşünür bilemeyiz ama seçim öncesinde bu kurultay kışkırtmalarına prim vererek uzunca bir süreyi daha iç tartışmalarla geçirmeleri, bundan yararlanmak isteyenlere her türlü imkanı altın tepside sunmaktan farksızdır. Eğer olumlu bir şey yapmak istiyorlarsa bu; rakip partilerle ortak çalışıyor görünen Baykal’a, Sav’a ve içlerindeki diğer muhaliflere “yaptıklarının çirkinliğini anlatmak” olmalıdır. Yaklaşan seçime önem veriyorlarsa tabii, yoksa onlar da Baykal gibi davranabilirler!BDP-PKK kiminle aşk yaşıyor?Bir de aşk meselesi çıktı şimdi, akılda kalıcı olması açısından bu benzetmeler pek makbuldür ya buna da “aşk” dendi... Aşkı meşki bir yana bırakacak olursak mesele son derece önemli, çünkü halk gözünün içine baka baka yanlış bilgilendiriliyor... Referandum öncesinde “aynı oyun”un oynandığını; CHP ile MHP’nin “tam aksi bir durum mevcutken BDP ve hatta PKK terör örgütü ile aynı çizgide” gösterildiğini yazmıştım. Bu gerçeğin tam tersi olduğu için yanlış ve çirkin iddia o dönemde kullanıldı. Oysa PKK’nın referanduma kadar eylem yapmaması, BDP’nin istekleri yerine getirilmediği için referandumda “Hayır” demek yerine “boykot” kararı alması ve böylece “kendi oylarının çekilmesiyle ‘Evet’e verilen oy oranının sonuçta daha etkili olmasını sağlaması da, Güneydoğu’da kullanılan tüm oyların ‘Evet’e gitmesi için tüm teşkilatlarıyla çalışması da” onun “muhalefet partileriyle değil, tam aksine iktidar partisiyle anlaşma içinde” olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Ama olup biteni derinlemesine irdelemeyen büyük seçmen kitlelerinin gözünden bu gerçeği kaçırmak ve bir yalana inandırmak hiç de zor olmuyor maalesef.AÇIKLAMALAR KASTEN GÖRÜLMEDİ...Şimdi yaklaşan çok önemli bir seçim var ve aynı masalın “yalan olduğuna dair yapılan tüm açıklamalara rağmen” sürdürülmesi gerekiyor. Bu oyun referandumda iş yaptığı, “BDP-PKK’ya verilen sözler karşılığında” yapılan anlaşmaları da pek iyi maskelediği için devam ettirileceği daha BDP aniden çıkıp “CHP bizimle seçim ittifakı yapsa iyi olur, iktidarı garantiler” açıklaması yaptığı dakika belliydi... Ortada böyle bir durum yoktu ama söylenmesi yine yeterli olabilirdi. Nitekim önce ana muhalefet partisinin sözcüsü Süheyl Batum’un sözleri çarpıtıldı, AKP ile aynı söylemler içinde olan Baykal çıkıp bu anti propagandaya destek verdi ve “acaba mı” endişelerini arttırdı, hala da çabalarını utanç verici şekilde sürdürüyor. Bunlar olurken Kemal Kılıçdaroğlu tuzağı fark ederek hemen “Hiçbir partiyle ittifak yapmayacağız, biz tek başımıza iktidar olmak için çalışıyoruz” dedi... Batum “kesinlikle ağzına ittifak lafını almadığını” defalarca açıkladı... Ama nedense bunlar hiç olmamış gibi, BDP’nin ‘böyle bir ortama fırsat yaratmak üzere’ ortaya attığı ittifak teklifi sanki tartışılmış ya da kabul edilmiş gibi, Başbakan Erdoğan’ın referandum öncesinden beri sürdürdüğü yakıştırmayı dün tekrarladığı görüldü ki gerçekten inanılması çok güç bir tablo bu... Erdoğan’ın “BDP’nin boykot ile tamamen AKP’ye destek verdiğini” unutturmak üzere “CHP-BDP platonik aşkının ilk emareleri referandum sürecinde görüldü. BDP ‘boykot’ile CHP’nin ‘hayır’ cephesine gizliden destek vermişti ve ittifakın ilk adımları atılmıştı” sözleri ortada hiç olmayan bir durumu varmış gibi göstererek rakibini siyasi etik dışı bir davranışla vurmaya çalışmaktır ki bir genel başkanın hele de bir başbakanın böyle bir yöntemi seçmesi inanılır durum değildir.Öyle anlaşılıyor ki seçimde “Kılıçdaroğlu sadece Tunceli’li olduğu için” onu BDP ile işbirliği içinde gösterme masalı iktidar partisi tarafından sık sık tekrarlanacak. İyi ama o zaman muhalefet partileri “PKK ile BDP’nin seçime kadar eylemsizlik” kararlarının hangi vaatler karşılığında alındığını, terör örgütünün bile bildiği “yeni anayasa”da atılacak adımların halktan niye gizlendiğini (ve 12 Eylül’ün ve 27 Nisan’ın hesabının neden hala istenmediğini) sormak için ne bekliyorlar? Eğer seçim yaklaşsın diye bekliyorlarsa yanlış, çünkü bu masallar tekrarlana tekrarlana beyinlerde yer ediyor, onu da söylemiş olayım.

Devamını Oku