Bir yanda hükümet üyeleri ve iş adamları her gün “ekonomide uçtuğumuzu” anlatmaktalar, Arap ülkelerinde padişahlar gibi karşılanmaktayız, Batı bizi farklı nedenlerle pek çok sevmeye başladı (örneğin füze kalkanını Polonya, Çek Cumhuriyeti kabul etmezken bizim etmemiz, Güneydoğu’da özerk bölge ile ABD’yi Kuzey Irak sorunundan kurtarma ümidine hayır demememiz az şey mi), şehirler imar ediliyor, herşey güllük gülistanlık haberleri tüm görüş alanını kaplıyor farkındayım... Ama öte yanda TSK’ya yapılanlar, yıllar boyunca kendini terörle mücadeleye adamış generallere “böyle demokratikleşiyoruz” diyerek ödül yerine verilen cezalar sonucunda “çocuklarını askeri okullardan çektiğini” anlatan aileler... Medyanın susturulup “tek ses” haline getirilmesi... Üniversitelerin-sivil toplum kuruluşlarının bertaraf olmamak için konuşmaktan korkar hale gelmesi... Çok kısa süre sonra yüksek yargı yapısının tarafsızlığından söz edilemeyecek olması... Ve Anadolu’nun en radikal dinci Arap ülkelerinden farksız bir hale dönüşmesi hiç de öyle fazla bir alanı kaplamıyor, tam aksine şöyle bir geçiştiriliyor maalesef.
Cuma gününün gündem haberleri arasında Kayseri’de polisin içki satan dükkanları ve içenleri “fotoğraflarını çekerek fişlemesi” sonucunda artık hiçbir dükkanda içki satılmadığı, içki içmek isteyenlerin ise 100 km ötedeki Ürgüp’e gitmek zorunda kaldığı” haberi vardı. Tabii yıllardır “geçmişte şunu fişlediler, bunu fişlediler” diye yakınıp duranların kendi dönemlerinde ve üstelik üzerine yemin ettikleri Anayasa’da belirtilen laik-demokratik, ‘özgür olduğu’ iddia edilen, her din ve inançtan insanın yaşadığı, yabancıların bulunduğu bir ülkede böyle bir fişlemenin yapılması olacak şey değil ama oluyor işte. Yakında aynı olayların Anka-ra’da, İstanbul’da görülmeyeceğini bu durumda kim iddia edebilir?
Ankara’nın en önemli semtlerinden birinin muhtarı Cuma günü gönderdiği e-mektupta Kayseri’de bulunan oğlu ile yurt dışından ziyarete gelen kızkardeşi ve onun iki çocuğunu Ramazan’da Kayseri’de gezdirmek istediğini, en meşhur restoranlarına gidip hiçbirinde yemek servisi alamadıkları gibi kötü bakışlara muhatap olduklarını ve “iftarda gelin” dendiğini, turistlerin de çıktığı Erciyes’te bile “bir bardak çay” içemediklerini anlatıyor. Almer isimli alışveriş merkezindeki restoranda da sadece iftar vakti yemek çıktığını belirterek “şehir güzel, her yer pırıl pırıl ama gelin görün ki dini baskının yanında Arabistan sıfır kalır” diyor. Kızılcahamam ’da da durumun farksız olduğunu söylüyor.
Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun iki yıl önce yaptığı araştırmadan çıkan sonuca inanmayanların, “değişen hiçbir şey yok” diyen ve hatta onlara bozulanların da herhalde gidip görmesi lazım değil mi? Restoranların yaptığı da aynı zamanda “fişlenmekten kaçma”dır zira!
Siyaset yapan ve yazanlar bunu mutlaka okumalı!
Acaba Meclis çoğunluğuna sahip olan bir parti “milli iradeyi temsil ediyor” sayılır mı, yoksa bu sadece siyasetçinin millete hoş görünmek için kullandığı bir söylem mi, işte şu anda okumakta olduğum muhteşem kitap bu sorunun ve daha birçoklarının cevabını çok güzel anlatıyor.
Bu alanda adını duyurmuş meslektaşlarının çoğundan daha genç olmasına rağmen Avrupa hukuku konusundaki uzmanlığı ve birikimi ile bence Türkiye’nin en başarılı anayasa hukukçularından biri olan Ekrem Ali Akartürk ’ün “Parlamenter Rejim Uygulamaları ve Parti Sistemleri” isimli kitabında:
“Kuvvetler ayrılığı, siyasal partilerin kuvvetler ayrılığını dönüştürmesi , 1923’ten başlayarak ve tüm yakın tarihimizi kapsayarak ‘Türkiye’de parti sisteminin bugüne kadar geçirdiği evrim’, cumhurbaşkanının ‘halk tarafından seçilmesi’nin ve arttırılan yetkilerinin taşıdığı riskler, başkanlık ve yarı başkanlık sistemleri” kısacası siyaset yapan, yazan, konuşan herkesin ‘bunları yapmadan önce’ bilmesi gereken tüm bilgileri bulmak mümkün.
Yazımın başındaki “çoğunluğa sahip parti” konusuna dönelim, şöyle diyor; “Genellikle parlamenter çoğunluğa sahip iktidar partisi temsilcileri kendilerinin milli iradeyi temsil ettiğine ilişkin söylemlerde bulunurlar, bu söylemlerin arkasında parlamenter muhalefeti görmezden gelerek, tek başına demokratik meşruiyet taşıma arzusu yatar. Oysa demokratik parlamenter rejim, çoğunluğun yönetmesini mümkün kılan, azınlığın muhalefet etmesini güvence altına alan iktidar-muhalefet ilişkisine dayalı bir hükümet sistemidir.”
Hemen her önemli konuda muhalefetin dışlandığı, böylece milli iradenin güdük bırakıldığı, iktidar partisinin tek başına kararlar aldığı bir ülkede (ki aynı durumun “israrla seçim sonrasına bırakılan, muhalefetin de her nedense ağzına alıp sormadığı “yeni anayasa”da da yaşanacağından şüphe etmiyorum, keşke bu kez yanılsam) bu konuların doğrusunu öğrenmek daha da büyük önem taşıyor. Ekrem Ali Akartürk’ün kitabını herkese öneriyorum.
Sadece içki değil çay da yasak!
Haberin Devamı

