ABD’nin gizli belgelerinde ‘imzasız’ değil, büyükelçilerinin imzası ile verilmiş ve Amerika’nın da “büyükelçilerimiz görevlerini yaptılar” açıklamasıyla kabul ettiği bilgilere ‘dedikodu’ muamelesi yapmanın abesle iştigal olduğunu yazıyoruz ama bu gerçek ortada kapı gibi dururken hala “iftira, gayrıciddi” gibi tanımlar israrla kullanılıyor. Şunu da ekleyeyim, çalışmalarından çok memnun kalmış olmalılar ki 2004-2010 yılları arasında görev yapan büyükelçilerin üçü de; Eric Edelman, Ross Wilson ve James Jeffrey yine çok önemli görevlere getirilmiş, terfi ettirilmişler.
Yani, bir doktor okurumuzun da vurguladığı gibi “yazı yazmasını bilmeyen, vizyondan uzak, Türkiye’yi anlayamamış” gibi yorumların yapıldığı bu isimler terfii rütbe olmuşlar. Bizde bu tür açıklamalar, yorumlar ise devam ediyor. Başbakan Erdoğan yine “meseleyi düşünmeden, tartışmadan iddia ve iftiralara sarılmak” tan söz etmiş, “Olmayan şeyin belgesi olur mu? Biz, muhalefet ve medya da dahil ülke kurumlarının geniş ufukla geleceğe bakmasını, bu aziz millet kadar büyük ve itibarlı olmalarını istiyor, bunun mücadelesini veriyoruz” demiş. Erdoğan, “Bu belgelerin içeriğinden ziyade yayınlayanların niyeti sorgulanıyor” da dedi ama ABD’nin yalanlamak yerine tekrar tekrar doğruladığı, sızdırıldığını kabul ettiği ve birçok dünya ülkesini kapsayan belgelerin Türkiye ile ilgili içeriğinin önemi kesinlikle bu şekilde küçümsenemez.
Halkın dikkatini dağıtmak üzere yanlış adresler gösterilmesi de siyasi etikle bağdaşmaz.
MUTLAK ÇÖZÜM
Öncelikle tekrarlayalım, eğer “olmayan şey” veya “şeyler” ise bu durumda ABD Dışişleri Bakanı’nın “sorulara hazırız” teklifi kabul edilir, bu iddiaları imzasıyla yazan büyükelçilerin açıklamaları, kanıtları istenir, gerekiyorsa yargı yoluyla bunların açıklanması sağlanır, İsviçre konusunda örneğin en azından “hesaplar neden Türkiye’de değil de orada açılmış” sorularını cevaplamak üzere ‘bankalardan o yılları içeren kayıtlarla ilgili açıklama’ resmen talep edilir. Ama “ülkenin zor zamanları için düşünülmüş örtülü ödeneğin bakanlar tarafından bir spor klübüne harcanması”, belediye başkanlarıyla anlaşarak ihalelerin eşe dosta verilmesi ” dahil önemli yolsuzluk iddialarının ve tabii siyasi iddia ve olayların söz konusu olduğu belgeler için “olmayan şey” denemez.
Ve işin daha da önemli yanı; asıl bu olayların açığa çıkarılması “aziz milletin büyüklüğü ve itibarı” için çok önemlidir. O kurumlardan önce ülkeyi yöneten iktidarlardan bunu sağlayacak ‘geniş ufuk’ beklenir.
İNSANLAR İÇERDE, HAHAM KAYIP!
“Muhalefetin iddia ve iftiralara tartışmadan sarılıp sevinç çığlıkları atarak medet umması” ndan da sözetmiş Başbakan.. Oysa muhalefet bu olayın üzerinde durması gereken şekilde durmuyor bile..Öte yanda madem ki “iddia ve iftiralara tartışmadan sarılmamak, sevinç çığlıkları atmamak” gerekiyormuş, bir hahamın ipe sapa gelmez iddialarıyla, imzasız ihbar mektuplarıyla yıllardır (tek bir kanıt bulunamadığı halde) hapislerde çürütülen insanlara, bu iddiaların ‘kesinmiş, kanıtlanmış gibi” daha ilk anda manşetlerden, iktidara ait TV’lerden aylarca gündemi kilitleyecek şekilde ve en ağır hakaretlerle verilmesine, arama-gözaltı-tutuklama kararlarına sevinç çığlıkları atılmasına, siyasetçilerin mağdur pozunda yaptığı açıklamalara, bunların referandum ve seçim malzemesi olarak kazanç sağlamasına (bu da Wikileaks belgelerinde var) ne demeli?
Ya hesap sorulması veya gözden uzaklaştırılması istenen herkesin ‘nerede olursa olsun’ mutlaka bulunduğu bir soruşturmada Ergenekon iddialarını başlatan bu hahamın izini kaybettirmesine ve kendisinden bir kanıt bile istenmemesine ne demeli? Burası adaletin olduğu yer değildir, onun için varmış gibi öfke gösterileri de havada kalıyor.
Oysa hak, hukuk, adaletin birgün herkese gerekebileceğini hesaba katmak gerekir. Hükümet, olayların açığa çıkmasını samimi olarak istiyor, seçimden önce halkın öğrenme hakkına saygı gösteriyorsa ABD orada ve bekliyor , hemen başvurmalı!
Öğrenciye demokrasi gerekmez!
Son zamanlarda sık sık duyulan haberlerin bir benzeri daha yaşanmış dün.. Başbakan Erdoğan ’a protesto gösterisi yapmak için Ankara’dan İstanbul’a gelen 150 öğrencinin otobüsü Çamlıca ’dan geri çevrilmiş, yolda Kurtköy ’de dinlenme tesisinde inmelerini de polis engellemiş. Kabataş ’ta öğrencilerin protesto gösterisi yine polis tarafından engellenmiş, her iki olayda da arbede çıkmış ve bazı öğrenciler polis tarafından ciddi şekilde tartaklanır, gözaltına alınırken biber gazı da kullanıldığı için bayılanlar olmuş.
Haydi yumurta atmak demokratik hak sayılmaz diye tartaklayıp gözaltına alıyor ve hatta günlerce tutukluyorlar , peki sadece gösteri yapmaları nasıl polis gücüyle önlenebiliyor, gösteriyi yasaklayan bir kanun mu var, yoksa şimdi de onu mu çıkaracaklar? PKK’lı teröristlerin İstanbul’a girmesini ve otobüse molotof kokteyli atarak gencecik öğrencinin ölmesini engellemeyen, PKK destekçilerinin gösterilerini uzaktan izleyen polis ne hakla öğrencileri dövüp gözaltına alabiliyor ve İstanbul’a girmelerine engel oluyor? Hani şu ‘gözle görülmez, bir türlü bulunmaz demokrasi’ daha da artmıştı, “AB uyum paketleri ile suçlulara karşı şiddetin önlendiği” bakan isteğiyle filmlere bile konmuştu? Bu gençler suçlu olmadıkları halde ve demokrasilerde gösteri hakkı olduğu halde bu şiddet, gözaltı vs nedir?
ÜNİVERSİTE AÇILIMI
Bütün medya tepki gösteremediği için (haydi liberaller konuşun bakalım) olay aynen sürüp gidiyor ama İçişleri Bakanı demokrasilerde polisin buna hakkı olup olmadığı sorusunu cevaplamak zorundadır. Bir de, gözaltı ve tutuklama olmasına rağmen öğrencilerin protesto haklarından vazgeçmediği görülüyor. Bu durumda “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak Anayasa değişikliğine ‘Hayır’ diyenleri bile adeta seçimde oy kullanmış gibi görerek ‘sahil açılımı yapacağını’ söyleyen” hükümetin bir de üniversite açılımı yapması iyi olur. Böylece hükümet üyelerinin neden her gittikleri üniversitede protestoyla karşılaştıkları anlaşılır belki..

