Dün “dini konularda toplum kesimlerini bölen, bir kesimi ‘manevi değerlere önem vermiyor’ gibi gösteren köşe yazıları”ndan söz etmiş kimsenin başkalarının inancı, değerleri ile ilgili bu tarz yorumlar yapmaya hakkı olmadığını belirtmiştim. Bazı parti ve siyasetçiler ‘oy toplamak için’ kendini daha dindar, rakip partileri ise manevi değerlerden uzak gösterme çabasını sürdürüyor, hatta şimdi işi mezhep farklılıklarına bile getirmeye başladılar, onlara “Kur’an’ın; aynı kitaba inanan insanların bölünmesini, başkalarının inancı hakkında konuşmayı yasakladığını” bin kez hatırlatsanız da fark etmiyor, çünkü işin içinde çıkar olunca her şeyi göze alanlar var ama hiç değilse bunu gazetecilerin alışkanlık haline getirmemesi lazım. Tabii onların da siyasi ya da maddi bir beklentileri yoksa... (Bakınız TRT’de yandaş gazetecilere verilen programların ‘izlenmediği somut verilerle görülmesine rağmen’ milletin paralarından verilen büyük rakamlarla sürdürülmesi.)
BAŞKASININ İNANCINA DİL UZATMAK!
Bugün “kurban kesiyorum” diye hayvanlara işkence yapmanın dinde yeri var mı sorusuna cevap aramak istiyorum. Yıllarca yazılarımda ve “Her Açıdan”da ülkenin önde gelen din bilimcileriyle dini konularda röportajlar yaptım. Bunlar arasında eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, onun hocası Saim Yeprem, yeni Diyanet Başkanı Mehmet Görmez, din konularını çok sayıdaki kitabında kusursuz şekilde açıklayan Yaşar Nuri Öztürk, “Evrensel Çağrı” Kur’an mealini yazan Mustafa Sağ ve ismini sayamayacağım kadar fazla din uzmanı vardı. Gelen yorumlarda soran oluyor, söyleyeyim; aslına bakarsanız dini bilgileri yetersiz kişilerin bu gibi isimlerle din sohbeti yapması mümkün değildir.
Antakya ve Suriye’de aldığı eğitim nedeniyle Arapçayı ana dili gibi konuşan ve Fransızca’nın yanında “din bilgisi” derslerine de giren öğretmen annemden küçük yaştan başlayarak (okulda verilen dersler dışında) yoğun din eğitimi aldım. Kısacası; Hayrünnisa Hanım’ın çocuklarını “küçük yaştan manevi değerlerle yoğurarak yetiştirdiğini” yazan yazarlar oldu, biz de aynen öyle yetiştirildik. Bu olmasaydı bile “Oku, bu kitapta sana gerekli tüm bilgiler var” diye başlayan Kur’an’ı doğru anlayacak akıl ve birikime sahip kişilerin bunları yazabileceği de açıktır. Aynen “anlayan” birinin başkalarının inancına dil uzatmayacağı, bunu yapmanın “Allah’a ortak koşmak” olduğunu bileceği kadar açık!
MERHAMETİ, İNSANLIĞI ANLATAN DİN
Dönelim kurban kesme meselesine... Bunlar riskli konular, çünkü hemen “Bakın kurban kesmeyi bile eleştiriyorlar” şeklinde yüzeysel, kolaycı, çıkarcı tepkiler ortaya çıkabilir ama bunu da göze almak gerekiyor... Kurban Bayramı “kurbanlık hayvanların cehennemi” demek değildir. Konunun “Beyaz” veya diğer renklerdeki Türklerle değil “insanlığı, insafı, merhameti” temel almış olan Müslümanlık’la ilgisi vardır ve sokaklarda yaralı boğaları kovalamak, kasap olmadığı halde eline bıçağı alıp hayvanlara dakikalarca can çekiştirmek, denizi bile kana bulamak böyle bir dinin bir parçası, bir emri olamaz. Hz. Peygamber’in kendisi “hayvanın acı çekmesinin asgariye indirilmesini” söylediği gibi geçen yıl Diyanet İşleri “elektro şok” yöntemiyle acı çektirmeden kurban kesmenin olabileceğini bildirmiş, birçok din uzmanı da onaylamıştır. Bunları yapmayanların hiç değilse kesimleri uzmanlara bırakması, hayvanlara acı çektirmemesi gerekir, Türkiye genelinde ise hala sadizmden farksız kesimler yapıldığına göre bunun nedenini sorgulamanın, medeni adımlar atılmasını istemenin zamanı gelmiştir.
Hac Suresi 37. Ayette “kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır, O’na sadece sizin takvanız ulaşır, sizi doğru yola iletmesinden dolayı, iyi davranmanız için bunları sizin istifadenize verdi” diyor, eğer yapılan “bir canlıya vahşi işkence” ise buna iyi davranış denebilir mi? Kurbanda “fakire yardım” esas olduğuna göre, Diyanet ve din uzmanları “parasının da bağışlanabileceğini” söylediğine göre bunu da göz önüne almak, örneğin ihtiyaç içindeki asker ve şehit ailelerine yardım olarak “Mehmetçik Vakfı”na, kimsesiz çocuk yurtlarına bağışlamak uygun bir çözüm olarak düşünülebilir.
Kurban üzerinden ona buna “manevi değer” suçlaması yapacağımıza bunları tartışmak gerekiyor.
BDP’nin teklifi tuzak mıydı?
Sanki kendisi “ırk bazında siyaset yapan” bir parti değil de sol parti imiş gibi önce BDP’den CHP’ye “seçimde sol partiler olarak ittifak yapalım” teklifi geldi. Sırrı Sakık “95’ten 2007’ye kadar BDP geleneğinde partilerle emek özgürlük cephesi içinde işbirliği yapıldığını” filan söyledi. Ama CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Her parti istediği açıklamayı yapabilir ama bizim kimseyle ittifak arayışımız yok. Hedefimiz; tek başına iktidar” dedi. Durum bu iken dün Başbakan Erdoğan’ın bu ittifak teklifi ile ilgili sorulan bir soruya CHP’yi kastederek “Şimdi birleşme için ‘şunlarla yapalım mı, yapmayalım mı’ diye tartışıyorlar, bu bizim gücümüzden kaynaklanıyor” şeklinde cevap verdiği duyuldu. Bir partinin genel başkanının yalanladığı, kesinlikle olamayacağını söylediği bir ittifak teklifinin Başbakan tarafından bu şekilde değerlendirilmesi çok gariptir ve hiç şüphe yok aynı şey kendisine yapılsa fena halde öfkelenir, “izansızlık”tan başlayıp “edepsizliğe” kadar uzanırdı.
Referandum öncesinde de BDP’nin “boykot edeceğiz” lafını alıp sanki MHP ile CHP de aynı şeyi söylemiş veya “boykot” ile “hayır” aynı şey demekmiş gibi akıl almaz şekilde “Bakın işte CHP-MHP-BDP-PKK aynı çizgide” iddialarında bulunduğu, bu iddiaları daha sonra da rahatça sürdürdüğü için artık BDP’nin durup dururken CHP’ye ittifak teklif etmesinin bile iktidar partisine ‘birleşmeyi tartıştılar’ deme fırsatı yaratmak üzere danışıklı dövüş olarak yapıldığını düşünmek mümkün. Oysa BDP “terör örgütünün siyasi uzantısı” havasını koruduğu sürece onunla aklı başında hiçbir partinin ittifak yapması beklenemez, tabii Güneydoğu’dan oy almak için gözleri kararmamışsa... (Malum orada seçim terör örgütünün tehditleri, ağır baskıları eşliğinde yapılıyor ve koskoca devlet bunu hep seyrediyor.)

