Lak lak siyaseti ve tuzaklar!

Haberin Devamı

Son yıllarda Türkiye’de siyaset artık “eylemden çok söylem” haline getirildi. Hiçbir medeni ülkede iktidarların her gün ama her gün aksatmadan devamlı konuştuğu, sanki muhalefet partisiymiş gibi devamlı şikayet edecek konu bulduğu, ya medyayı veya muhalefet partilerini halka şikayet ettiği, o partilerin de suçlamalara cevap yetiştirmek zorunda kaldığı görülmez, bizde ise durum bu... Ve tabii seçim süreçlerinde iyice her şey bir yana bırakılıp kavgalara, entrikalara yoğunlaşılıyor.

Artık kim kime daha başarılı çelme takarsa, kim yalan yanlış masalları halka daha iyi empoze ederse o puan kazanıyor. Tam bir çağdışı politika anlayışı vesselam. Seçim yaklaşırken yine bu tabloların öne sürüleceği görülüyor. Örneğin BDP çıktı “CHP ile ittifak” gibi olmayacak bir söylem ortaya attı, CHP Genel Başkanı “Biz kimseyle ittifak düşünmüyoruz” dedi ama aynı gün Başbakan “Onlar kiminle işbirliği yapacaklarını tartışıyorlar” benzeri sözlerle CHP’yi BDPile işbirliği içinde gösterme fırsatını kaçırmadı. Eğer Kılıçdaroğlu bu açıklamayı yapmakta biraz daha gecikseydi Başbakan’ın iddiası inandırıcı bile olabilirdi.

Ve bir yandan rakip partiye çalışan Baykal ve onun bu gayretini farklı nedenlerle destekleyen medya kesimleri, bir yandan gerçek rakiplerin gayretleriyle CHP “BDP ile ittifakı düşünüyor” havası yaratılabilirdi. Aynen referandum öncesinde “tamamen aksi bir durum mevcutken” CHP ile BDP’nin ve hatta PKK’nın aynı çizgide olduğunun, “Hayır”ı desteklediğinin iktidar partisi tarafından tekrar tekrar söylendiği ve halk yanıltıldığı gibi...

REFERANDUMDA BDP KİMİ DESTEKLEDİ?

Bunu daha BDP’nin boykot kararı açıklanır açıklanmaz da yazmıştım, sonra da defalarca yazdım. Referandumda BDP pekala “Anayasa değişikliğinde yüzde 10 barajı düşürülmedi ve bizim diğer taleplerimize de yer verilmedi, oyumuz ‘Hayır’ olacak” diyebilirdi. Bunu neden demediği merak konusu oldu, oysa durum açıktı, böylece BDP kendisine verilecek oyları durduruyor ve bölgeden gelen birçok mektupta anlatıldığı gibi teşkilatları ile de AKP’ye çalışarak verilecek tüm oyların “Evet” çıkmasını sağlıyordu.

Eğer kendisi de oylamaya katılsa yükselen oy sayısı içinde “Evet” oranları “yüzde 58’i bulacak kadar” yüksek olmayabilirdi. Öte yanda “boykot” kararı ile “Evet’in karşısındaymış gibi” bir durum yaratarak “CHP ve MHP ile BDP ve PKK’nın aynı çizgide gösterilebilmesine ortam sağlamış” da oluyordu. Bunu ‘bir taşla kaç kuş’ sözleriyle referandum öncesinde yazmıştım. Şimdi aynı işbirliğinin devam ettiği görülüyor... BDP’nin, kendisinin sol parti olduğunu iddia ederek ve “sanki böyle bir ihtimal varmış gibi” ortaya attığı teklif ve “bizimle işbirliği iktidara götürür” sözleri yine anında AKP tarafından “kiminle işbirliği yapacaklarını tartışıyorlar, bu da bizim gücümüzü gösterir” şeklinde kullanılıverdi.

Eh, bir yandan da AKP ile aynı sözleri tekrarlayan Baykal ile destekçilerinin faaliyeti eklenince insanların kafası 4 koldan bulandırılmış oluyor tabii... Kendine saygı ve etiğin önemi de bu gibi durumlarda daha iyi anlaşılıyor...

ÖCALAN NEDEN SUSTU?

Ahmet Türk son konuşmasında da “Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü”nden söz etmiş ve “silahların susmasını sağlayacak güç Öcalan’dır” demiş. Peki Öcalan’ın birdenbire susmasının nedeni nedir? PKK’ya yakın isimlerin söz ettiği “devletle görüşme” de seçim sonrasına bırakılan yeni anayasada hangi “barışçıl ve demokratik” çözümlerin garantisi verildi ki “size referandumdan sonra 10 gün zaman veriyorum” diyen Öcalan sustu ve PKK’nın eylemsizlik kararı seçim sonrasına kadar uzatıldı? Aslında BDP ve PKK ile anlaşan kimlerdir?

Bu yöntemin başarılı olduğu görüldüğü için dikkatler yine başarılı manevralarla “gerçeğin tam aksi yöne” çekiliyor ve bu çarpıklığı ancak milletin dikkati düzeltebilir. Söylenecek tek söz ‘dikkat’!

(Not: Referanduma kadar da teröre ara verilmişti, acaba seçim sonrası için aynı garantiler geçerli olacak mı, yoksa PKK’nın önce silah bırakması şart koşulmadan yapılan bu görüşmeler yüzünden; terör eşliğinde “hadi bakalım verdiğiniz sözleri tutun” baskıları tekrar mı başlayacak o da belli değil tabii!)

***


Karar zor değil, çocuk alınmalı!

Tam Adli Tıp’ın ve mahkemelerin yeni bir skandalını yazmıştım ki bu haberi gördüm. Konya’da 16 yaşındaki kız çocuk (ismini yazmayın şu çocukların, yaşamları cehennem oluyor, yazmayın!) babasının zoruyla kendisinden 16 yaş büyük biriyle imam nikahıyla evlendirilmiş, 6 ay işkence görmüş, defalarca isteği dışında ilişkiye zorlanmış yani tecavüze uğramış. Şimdi 13 haftalık hamileymiş, çocuğu istemiyor ama 10 haftalık yasal süreç geçtiği için kararı Konya Aile Mahkemesi verecek deniyor.

1- Türk yasalarına ve imzalanan uluslar arası sözleşmelere göre 18 yaş altı çocuk sayılıyor, bu nedenle önce “çocuğu ilişkiye zorlayan” ve maalesef “baba” sınıfında olan adamın da, ilişkiye giren ve çocuğa işkence eden yaratığın da en ağır şekilde cezalandırılması gerekir. Sonra da “bir çocuğun çocuk doğurması, üstelik istemediği bir ‘tecavüz çocuğu’nu doğurması” kabul edilemeyeceği için hamileliğin sonlandırılması gerekir. Burası “Ahmedinejad’ın İran’ı” olmadığına göre (onun 16 yaşı evlilik için yeterli gördüğünü İran basını bile yazamamış ve “17-18 dedi” diye yazmış) bu “hakimin zor kararı” filan değil, doğru karardır, önce hayattaki çocuğu kurtaracak karar verilmelidir.

2- Hamilelik daha 13 haftada ve “süre geçmiş olsa da” bu ülkede 12-13 haftalık hamileliklerde kürtaj yapılmadığına da kimse inanmaz.

3- Canım benim, sanki memlekette tüm yasalara harfiyen uyuluyor da kala kala bu çocuğun mağduriyetini sonlandıracak yasa kaldı.

Her zaman sormaya devam edeceğim, çok yakında bu durumu; yöneteceğim uluslar arası bir kadın konferansında da duyuracağım; Kadın ve Aile Bakanı, kadın milletvekilleri ve kadın örgütleri neredeler? Bu olayların hiçbirinde neden sesleri çıkmıyor?

DİĞER YENİ YAZILAR