Korku filmi bitiyor mu?

28 Ekim 2010

Biliyorsunuz tüm olaylar bir noktadan; ABD’deki Haham’ın anlattığı darbe öyküleri ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinden başlatılarak TSK içinde darbe planlaması yapan bir örgütün olduğu, bu örgütün bazı sivillerin de işbirliği ile mevcut hükümeti darbeyle indirmek üzere bir hareket planladığı iddia edilmiş, tam da o sıralarda ortaya çıkıveren imzasız ihbar mektupları da her nasılsa “mutlak gerçek” kabul edilerek gözaltılar, evleri hallaç pamuğu gibi aramalar, tutuklamalar başlatılmıştı. En tanınmış rektörler, Mehmet Haberal gibi uluslar arası tıp otorileri, Türkan Saylan gibi hayatını ülkesinin kalkınmasına adamış bilim kadınları ve önemli sivil toplum kuruluşu mensupları, tanınmış gazeteciler, hayatı boyunca “PKK terörü” ile canını tehlikeye atarak mücadele etmiş hatta Öcalan’ı Türkiye’ye getirmiş onurlu askerler, SAT komandoları, TSK’nın en önemli komutanları dahil yüzlerce kişi en hafifi aylardır, diğerleri yıllardır tutuklu vaziyette,ailelerine mahrum, onurları ayaklar altında duruşma bekliyorlar. GAZETECİ LİSTELERİ HAZIRLANDI!Duruşmasına kavuşanlar(!) arasında “suç delili gösterilen CD’lerin” sahte olduğu anlaşılarak beraat eden isimler oldu. Bu sahte ihbar ve iddialarla “siyasetçilere suikast hazırlandığı” söylenerek TSK’ya ait en gizli bilgilerin bulunduğu kozmik odalar didik didik edilerek günlerce arandı, hiçbir şey bulunamayınca konu kapatılıverdi ama o arada iktidar partisinin önde gelen isimleri birileri tarafından indirilmek veya öldürülmek istendiklerini günlerce haftalarca tekrarladılar. “Aldo Moro suikasti ile benzerlik kuran” açıklamalar yaptılar, Tokat’taki PKK saldırısı bile ‘eğer terör örgütü hemen üstlenmeseydi’ ordunun üzerine yıkılacaktı... İktidara yakın gazeteler ve yazarları Haham’ın anlattıkları, uydurma CD’ler, imzasız mektuplar ve bu “Özden Örnek darbe günlükleri”nden yola çıkarak sivil-asker yüzlerce kişiye “darbeci, terör örgütü üyesi” etiketi yapıştırmakla kalmadılar, ülkenin ordusuna açıkça manşetlerden en ağır hakaretleri yaptılar. Bunlar arasında utanmazlıkta ölçü tanımayarak kendi meslektaşları için “işte bunlar da Ergenekon’un basında yararlanacağı isimler” diyerek uzun listeler hazırlayabilen veya “Bu iddialara inanmıyorsanız ben de size darbeci derim” diye TV’lerden gazetecilere saldıranlar, “Ergenekoncu” derse inandıramayacağını düşünerek en azından “Ergenekon sempatizanı” diyeyim gayretine girenler oldu. (İşin komik tarafı bunu yapanlar arasında 12 Eylül gibi somut darbeleri, 27 Nisan gibi somut muhtıraları pek seven ve cezalandırılmasını da asla ağzına almayanlar, 12 Eylül Paşası ile sevgi-saygı alışverişinde bulunanlar olmasıydı. Bu isimler mutlaka tarihe not düşülmelidir.) YARGI BAĞIMSIZLIĞI, ANAYASA GÜVENCESİ VS... Kısacası Özden Örnek’in günlüklerinden başlatılan saldırı kampanyasının mağduru kurum ve şahıslar açıkça şiddete uğradılar, bu başlangıç noktalarından neler neler üretildi, kimlerin başı yakıldı, siyasi getirisinden inanılmaz şekilde yararlanıldı ve hala da sürüyor bu... Toplumda “en güvenilir kurum” olarak çıkan ve yıllardır demokrasiye saygılı olduğunu ifade eden TSK, Büyükanıt’ın muhtırasından sonra darbe ilişkisinin de yeniden kurulmasının yardımıyla en acımasız şekilde, PKK’ya bile reva görülmeyen yöntemlerle yıpratıldı, sonunda bir “fuhuş çetesi” ilişkisi kalmıştı eksik, o da tamamlandı. Şimdi ise İstanbul Başsavcılığı, darbe iddialarına en iyi kanıtlardan biri olarak sunulan, tüm planların da o yıllarda başladığı iddiasının en esaslı delili olarak gösterilen “Özden Örnek darbe günlükleri için yetkisizlik kararı vermiş, iddiaların geçtiği 2002-2004 yılları arasında Ergenekon’la bir bağlantı kurulamadığını söylemiş. Bu karar Mahkeme’nin işin içinden çıkamadığını, iddialar arasında bir bağlantı bulamadığını gösteriyor. Bundan sonra gideceği mahkemede ne olur bilinmez, zira her ne kadar siyasetçilerin mahkeme kararlarına müdahale ettiği ortaya çıktığı anda “Anayasa tarafından güvence altına alınmış yargı bağımsızlığı”ndan, “kuvvetler ayrılığına olan saygı”dan söz eden açıklamalar yapılıyorsa da artık Anayasa’nın yargı bağımsızlığı ile ilgili bölümü de, kuvvetler ayrılığı da sadece süslü söylemler olarak kalmıştır, kendileri mevcut değildir. Onun için ne olacağı da belli değildir... Ama görünüşe göre durum şu ki; Özden Örnek bu işin içinden çıkacak, onun, Aytaç Yalman’ın ve İbrahim Fırtına’nın Ergenekon’la filan bağlantısı yok. Bu iyi de onların “TSK’da böyle iddialar varsa en iyi biz biliriz” demelerine rağmen haberleri, ilişkileri olmayan bir örgütle Mehmet Haberal’ın, rektör ve gazetecilerin ilişkisi nasıl olabiliyor? Tabii ki TSK içinde darbe düşünen bazı kişilerin olup olmadığına biz karar veremeyiz ama galiba artık ülke gündemini yıllarca gece gündüz kaplayan, korku filminden farksız Ergenekon misyonunu tamamladı, cezalandırılması istenenler bu yolla cezalandırıldı, ekarte edilecekler edildi, korku salınması gereken kişi ve kurumlar bu korkuyu iliklerinde duydular ve olaylar çözülmeye başladı, bakalım “insan haklarına pek değer veren” müthiş demokrasimizde bundan sonrası nasıl tamamlanacak!Provokasyon değil galiba??Üniversitede türban sorununun çözülmesi tartışmaları sürerken ilköğretim okullarında da türbanla eğitim görmek için okul yönetimlerine baskı yapan öğrenciler çıkınca bunun da provokasyon olduğu söylenmişti. Oysa bu öğrencilerin bazılarının babalarının kayıtlı olduğu açıklanan “Mustazaf Der” isimli derneğin Başkanı dün “Başörtüsü ilköğretim okullarında serbest bırakılmalı” açıklaması yapmış. Aslında “devletin tarafsızlığını korumak üzere tüm dini simge ve uygulamalara devlet alanında kısıtlama getirilmesi” şeklindeki genel kuralı bırakıp olaya sadece “insan hakları ve özgürlük” olarak baktığınızda (ki son zamanlarda yapılan budur) söylediğinde gayet haklı. Bu çerçeve içinde tüm okullar, hatta ana okulları ve devlet dairesi çalışanları ve tabii tüm inançlara ait kıyafetlere aynı özgürlük sağlanmalıdır. “Dinsel açıdan bakıyoruz” diyenlerin dün yazdığım nedenlerle çarşafa da aynı özgürlüğün tanınmasını savunmaları gerekir. Laiklik açısından baktığınızda da sadece bir dine ve bir mezhebe (çoğunluktaki din olsa da) ayrıcalık sağlamanın oluru yoktur. Bu nedenle Mustazaf Der’in talebine de yanlış demek imkansız olacaktır. Bence zaten bu nedenlerle, hepsinin toptan serbest bırakılması düşünüldüğü için CHP’nin gayet haklı ve makul şartları daha ilk anda “yan çizme” olarak değerlendirilip ana muhalefet partisi ile köprüler atıldı, çözümden kaçınıldı. Yeni anayasanın seçimden sonraya bırakılmasının bir nedeni “türban konusunun seçim propagandası olarak yine çok işe yarayacağı” onun için de bu kozun şimdiden kaybedilmemesi ise diğer nedeni de seçim sonrasında tüm alanlarda dini kıyafetlerin serbest bırakılacak olmasıdır. Bekleyip seçim sonucuna göre neler olacağını göreceğiz. Tabii Güneydoğu’da neler olacağını da!

Devamını Oku

Diyanet İşleri Başkanı’na soruyorum; çarşaf da ‘dini vecibe’ mi?

26 Ekim 2010

Türban konusunda CHP “Gelin birlikte çözelim ama elbette bazı güvenceler verilmesi gerekiyor” derken birdenbire onu dışlayarak ve kışkırtıcı ifadelerle suçlayarak yine seçim propagandası havasına girmek, toplumu da bu uğurda bir kez daha kutuplara ayırmak, gündemi kilitlemek yanlıştır ki iktidarın bu tutumuna MHP’de yine kendi oylarına katkı sağlamak üzere destek veriyor. Bu konu seçime kadar bitmeyecek ama ben bugün meseleye din açısından bir göz atmak istiyorum... Hiç merak etmez misiniz bu “türban” tartışmalarında “çarşaf” niye yok? Öyle ya AKP de, CHP de “çarşafın Türkiye gerçeği olduğunu” söylemiş, belediye seçimleri öncesinde çarşaflı kadınlara rozet takma üzerinden günlerce polemikler sürdürmüş değiller miydi, ne oldu şimdi Türkiye’nin gerçeği çarşaflı kadınlara, neden birdenbire görünmez oldular? Neden onlar da Mısır’da olduğu gibi “biz de varız efendiler, üniversiteye biz de kendi ‘inancımız gereği örttüğümüz’ çarşafla girmek istiyoruz, türban takanlara adalet isterken bizi neden unutuyorsunuz” demiyorlar? Oysa sayıları az değil, Saadet Partisi mitinglerinde, Gazze ile ilgili mitinglerde binlercesi birlikte ortaya çıkıyorlar, fotoğraflara baktığınızda Suudi Arabistan veya İran ’la karıştırmak bile mümkün oluyor. Peki bu tartışmalar sırasında neden “görünmez” vaziyetteler mesela; SP bu konu devamlı konuşulurken, üç cümleden biri türban üzerine kurulurken neden onların da hakkını aramak için tek kelime etmiyor? Bu konu gerçekten dikkat çekici, çünkü eğer Türkiye’de RP dönemi öncesinde görülmeyen, özel “öğretme seanslarıyla” kadınlara empoze edilen türban “başörtüsü” olarak “dini vecibe” sayılıyor, artık D.İ. Başkanı da “Kurumumuz her dönemde ‘başörtüsü örtülmeli demiştir, bunun dinle ilgisini görmemek için kör, sağır olmak, dini bilmemek gerekir, dini vecibedir” dedikten sonra “ama dinin ön şartı da değildir” diye ekleyerek başörtüsü takmayan, bunu dindarlık şartı saymayan ve dinin 5 şartından biri imiş gibi baskı unsuru haline getirilmesine de itiraz eden Müslüman kadınlara “dini bilmez, dini vecibeyi umursamaz” imajı yapıştırabiliyorsa o zaman her şeyi açık açık tartışmanın, sözcük oyunlarının arkasına saklanmamanın zamanı gelmiştir. Zira başörtüsünün daha önce aynen bu ikna yöntemleriyle yaygınlaştırıldığı ve sonunda “dindarlık, namus ölçüsü” haline getirildiği tüm İslami baskı rejimlerinde mollaların yaptığı da bundan farksızdır. Ve sonra örneğin Malezya’da olduğu gibi aynı mollalar “pantolon veya elbise giyen, toptan tesettüre girmeyen kadın tahrik ediyor, erkeğin de ibadetini bozuyor” benzeri bahanelerle kadınları istedikleri tek tip tesettüre sokmayı, “iki cins bir arada olmaz” diyerek kadını toplumsal hayattan da elimine etmeyi başarmışlardır. ÖZGÜRLÜK VE EMİR BASKILARI! Konuyu son günlerde sık sık yapılmaya başlandığı gibi “Hangi nedenle olursa olsun, bu bir özgürlük meselesi, kimsenin kılık kıyafetine karışılamaz” noktasına getirdiğiniz anda “devlet dairelerinde çalışana da, ilk ve orta öğretim öğrencilerine de, tüm diğer inanışların dini kıyafetlerine de” aynı özgürlüğün tanınmasını savunmak zorundasınız, devletin onlara kısıtlama getirme hakkı da olamaz (bu konuda yapılan yanıltmaca budur ve aynı yanıltmalar referandum öncesinde olduğu gibi seçim öncesinde de tüm bu açıklamalara, gerçeğin farklı oluşuna rağmen yine oy uğruna yapılacaktır). Oysa işin aslına baktığınızda konu “laik devlet alanlarında dini simge, kıyafet, ibadet kısıtlaması, laiklik yani hem devletin tek bir dine ve mezhebe taraf görünmesini, hem farklı inançtakilere baskıların ortaya çıkmasını, hem de ‘dinin siyasete alet edilmesine fırsat vermeme’ kuralının korunmasını sağlamak üzere alınan evrensel önlemler” meselesidir ki bu önlemlerin “ülke şartlarına, o şartlardaki olası tehditlere göre bir ülkeden diğerine değişebileceği” de yine AİHM tarafından yakın geçmişte gerekçe olarak belirtilmiştir. Şimdi son günlerdeki Diyanet değişimine dönelim.Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu (daha önce yazdığım gibi) birkaç yıl önce TV’de benim soruma “başörtüsü 1400 yıllık gelenek olarak bugüne gelmiştir” cevabını vermişken şimdi resmen sözleriyle ayırımcılık yapıyor, baskı uyguluyor, kadınların dindarlığını başörtüsüne bağlıyor, kendi kızının üniversiteye başörtüsünü çıkararak gittiğini de hiç hatırlatmıyor... Böylece bir yandan, tüm devlet alanlarında türban tartışması başlatıldığı şu günlerde karşı bir görüşü dile getirecek olanlara “dini ve başörtüsünün şart olduğunu bilmiyor” duygusu verirken, bir yandan da ‘son lafı söyleme yetkisinin onda olduğunu’ sananlara, aslında ‘Müslümanlıkta onun gibi aracılara gerek olmadığını’ bilmeyenlere “türban emirdir, her alanda serbest olması gerekir, bu tartışılamaz” mesajı iletiyor. O zaman ben de soruyorum; Kur’an’da Nur Suresi 31. Ayetteki “Mümin kadınlara da söyle;......... örtülerini yakalarının üstüne indirsinler” ifadesiyle (burada ‘örtü’ anlamına gelen kelime kullanılmasına rağmen her nedense tefsirler birbirinden kopyalanarak ‘baş örtüsü’ şeklinde bugüne ulaştırılmış. Örtü olarak çevrildiğinde ‘göğüslerin kapatılması’ anlaşılıyor ve birçok din adamı da bunu söylüyor), Ahzap Suresi 59. Ayetteki “Ey Peygamber, .......... müminlerin kadınlarına dışarı çıkarken üstlerine örtülerini almalarını söyle” arasında ne fark var? Eğer biri emir (veya vecibe ) ise diğeri neden değil ? 1400 yıl önceki kıyafet bugünün çarşafının benzeri örtü olduğuna göre “dindar Müslüman kadın olmak için çarşafın vecibe olduğunu, bunu bilmeyenlerin ‘dini bilmiyor’ sayılacağını neden söylemiyorsunuz? Benim inancıma göre Kur’an’da bir Müslüman’a gerekli tüm bilgiler verilmiştir, buna göre baktığımda iki sure arasında ifadeler tıpatıp benzemektedir, ve ben de Kur’an’a göre açıklama talep ediyorum. Bardakoğlu sözlerini açık ve net anlatmak, bir cümleyi diğeriyle yalanlamaktan kaçınmak zorundadır, madem ki böyle bir kurum mevcuttur bulunduğu makam ona bu zorunluluğu yüklüyor. Bize çarşafı da neden dini vecibe saymadığını anlatsın lütfen. Aynı soruyu, sadece türbandan söz eden Başbakan Erdoğan da cevaplarsa çok daha iyi olur!

Devamını Oku

Üskül “devletin kıyafete müdahale hakkı”nı açıklamalı!

24 Ekim 2010

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül’ün “ilköğretim okulu öğrencilerinin türbanla okula gitmek istemesi”, daha doğrusu aileleri tarafından buna yönlendirilmeleri üzerine “Mevzuata karşı geliyorlarsa suç işliyorlar demektir, bunda israr edilirse idare önce veliyi ikna etmeye çalışır, ikna olmazlarsa ve öğrenim özgürlüğü engelleniyorsa çocuk aileden alınarak öğrenim görmesi sağlanır, yetkiler devletin elindedir” sözleri bazı çağrışımlar yaptı. Sözler ilk bakışta kulağa, göze mantıklı geliyor ama olaya genel baktığınızda yine ciddi çelişkiler ortaya çıkıyor, devlet din konusuna girince çelişki çıkmaması çok zordur. Mesela haklı olarak “laik devlette vatandaşların ‘sadece bir dinin, onun da bir mezhebinin öğretimine yoğunlaşmış din derslerine’ çocuğunun girmemesini isteyen veliye bu hak verilmeli” deniyor. Bu hesapça “yetişkin olmayan çocuğun adına ailenin karar vermesi kabul edildiğine göre, aile çocuğunun türban takıp takmayacağına da karar verebilir. Peki üniversite öğrencisinin türbanlı eğitim isteği “insan hakkı ve özgürlük olarak” kabul edilecekse, yine yetişkin anne-babanın çocuğu adına aynı talebi hangi nedenle reddedilecek? Eğer bu konu AİHM’nin de “devlet alanlarında dini kıyafet ve ibadet uygulamalarına getirilen kısıtlamaları onaylaması ve bunu bir insan hakkı ihlali saymaması” ile görüldüğü gibi “gelecekte ortaya çıkacak farklı baskıları ve dinin siyasallaşmasını önlemek” için konmuş kurallar değil de sadece birilerinin “kılık kıyafete müdahalesi” ise, bir özgürlük meselesi ise lise, ortaokul öğrencisinin veya devlet dairesi çalışanının özgürlüğüne müdahale hakkı neden bu kadar doğal bir hak sayılacak? Görüldüğü gibi sonu yoktur bunun ve onun için genel bir “devlet alanları ve bilimsel eğitim verilen alanların dini uygulamaların etkisine girmesini önleme kuralı” konmuştur. Bu nedenle de “Bizim kılık kıyafetle işimiz yok, kimse bir başkasının kıyafetine karışamaz” benzeri kolay ve tribünlere oynayan yaklaşımlar anlamsızdır. Eğer konuya sadece “özgürlük, insan hakkı, kılık kıyafet” çerçevesinde bakılıyor ve demokrasilerde tüm detaylar düşünülmeden her şeye sınırsız özgürlük tanınıyor olsaydı, o zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda daha önceki kararları da vermez, AYM ve Danıştay kararlarının “insan haklarına, inanç özgürlüğüne aykırı olduğunu” söylerdi. BU YASAĞIN GEREKÇESİ NE?Tribünlere oynayan yazar ve siyasetçiler bu konuya hiç değinmiyor, değinecek olurlarsa “ama AİHM yasak koymadı, sadece mahkeme kararını onayladı” gibi anlamsız laflar ediyorlar. Şimdi Zafer Üskül’den “TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak ‘ortaokul, lise ve devlet dairelerinde yasaklama’ya nasıl bir neden gösterdiklerini” açıklamasını rica ediyorum. Bizi aydınlatsınlar çünkü aksi takdirde oralarda “özgürlüğe, insan haklarına yanlış şekilde devlet müdahalesi yapıldığı” sonucu ortaya çıkacak. Bu mesele “şimdi oy almak için üniversite yeter, gelecek seçimde de diğerlerini kullanırız” veya “nasılsa seçime kadar yeni anayasayı açıklamaktan kaçıyor, oyalıyoruz. Muhalefet de fark etmiyor, hele seçimi alalım geçen referandumdaki ‘baskın basanındır’ tablosunu tekrarlar hepsini bir çırpıda hallederiz” planlarıyla olmaz. Koskoca Meclis Komisyonu madem ki bu açıklamayı yapmıştır, o konuda milletin kafasındaki soruları, ortaya çıkacak ayırımcığı da açığa kavuşturması gerekir. İKNA ODASI MI, GAZ ODASI MI?Bir de “ikna odaları” meselesi var, İstanbul Üniversitesi’nde bir dönem bunların kurulduğu söylenirken daha provokatif olsun diye öyle ifadeler kullanılıyor ki (hep kullanıldı hala sürüyor, hatta Başbakan’da tekrarlamakta) insanın aklına Nazilerin gaz odaları geliyor Maazallah... Oysa işte Zafer Üskül “veliyi ikna etmekten, ikna olmazlarsa çocuğu devletin almasından” söz ediyor ki ciddi bir tehdit var orada ve tabii bu ikna ve gerekirse tehdit işi birtakım odalarda yapılacak. Burada da merak edilen şey ‘bir üniversite, öğrencilerine türbanı çıkararak derse girmesi gerektiğini, mevzuatın böyle olduğunu, yasalara ve mahkeme kararlarına uymayanların derse giremeyeceğini ama girmezlerse yazık olacağını’ filan bir odada anlatırsa o odanın adı aynen “gaz odası” tonlamalarıyla “ikna odası” oluyorsa Zafer Üskül’ün anlattığı ikna eyleminin gerçekleşeceği odalar neden aynı sınıflamada değil? ‘Devlet yapınca her şey mubah, üniversite mevzuatı korumaya ve öğrencilerini de kazanmaya çalışınca suç’ diye bir anlayış olur mu? Bir açıklama da bu soruya bekliyorum.***“Avrupa’nın Çin’i”nde işsizler ordusu!ABD ve AB medyalarında bir “Türkiye’yi parlatma faaliyeti” sürdürülüyor ki gözlerin yaşarmaması mümkün değil, dersiniz Türkiye refah düzeyinde, 72 milyon vatandaşın tek tek payına düşen milli gelirde hepsini sollayıp geçmiş, ne “çatısı teneke kaplı gecekondularda” yaşayıp asker oğlunun 3 kuruş maaşına muhtaç analar kalmış, ne şehit oğlunun cenazesine giyecek kıyafeti olmadığı için geceyarısı mağaza açtırılarak elbise alınan aileler kalmış, ne pazar yerlerinde artık sebze meyve toplayan yoksullar... Ne kitap alacak parası olmadığı ama okumayı sevdiği için “lütfen bana kitap gönderin” diye sızlanan gençler kalmış, ne de bir çatı altına girecek imkanı olmadığı için üniversite bahçesinde banklarda uyuyan gençler... Veya “ne olur bir iş imkanı sağlayın, ailem zaten zor geçiniyor, onların ekmeğini paylaşmak istemiyorum” diye ağlaşanlar. Hepsi bitmiş, Türkiye uçuyor, para sokaklardan akıyor gibi bir tablo...Öyle yazıyorlar ki arka arkaya, dersiniz tek bir açı, işsizi, evsizi olmayan ülkelerden bile üstünüz... Son olarak The Economist “imalat ve inşaat sektörü güçlü, TV ve DVD oynatıcıları üretiliyor, enflasyon düşük,büyüyen ekonomi vs, yani Avrupa’nın Çin’i denebilir” diye yazmıştı. Tamam Derviş’in ekonomik planına uyularak krize girilmedi, makro ekonomi bozulmadı, bu güzel de gerisi fazla abartı ve yağlama değil mi? TV, DVD üretimi tabii nüfus üretimi de ve o arada nüfus üretimi Çin’e benzeyebilir ama halka yansıyan ne? Bu laflar belli bir sanayici kesimini etkilemek ve “aman ne güzel, bizim işler bozulmasın” dedirtmek dışında millete ne yarar sağlıyor, söyler misiniz? Bütün bu yoksulluğu hiç umursamadan aylarca “yüksek yargıyla boğuşmalar, seçim propagandasına şimdiden başlayıp din-inanç bölünmeleri yaratmalar” kimin karnını doyuruyor? BULGUR, NOHUT DAĞITARAK... Bu gün hala “bulgur,nohut dağıtarak” aç, yoksul halka yiyecekle oy istismarı yapılabiliyors o ülkeyi yönetenlerin şişinip övünecek yerde mahcup olması gerekir, “evet krize girmemeyi başardık ama halkımızı da doyuracağız, yoksulluğu bitireceğiz, gençlere iş imkanı yaratmak için mücadele vereceğiz” demesi gerekir. Bu ABD ile AB’nin şimdi Güneydoğu ile ilgili meseleye katkı sunmaları (!) Türkiye’yi tufaya getirmeleri gereken bir süreç... Ayrıca o medyalar ve siyasetçileri devamlı bilgilendiren(!) PR gruplarının, bazı gazetecilerin etkili olduğu da biliniyor. Kısacası artık Türkiye ile ilgili hiçbir gelişme nedensiz değil, doğal değil, bu nedenle fazla bir kıymeti de yok. Onlardan gelen yağlamaları da bunları düşünerek değerlendirmek, uçmamak lazım!

Devamını Oku

Kadın erkek eşit değil, kadınlar üstün!

24 Ekim 2010

Elimde KA-DER’in önemli bir konu ile ilgili olarak Başbakan’a sorduğu soru var; Başbakan’ın AKP İstişare toplantısında söylediği “yaradılış gereği kadın ve erkeğin eşit olmadığı” sözü üzerine kaleme alınmış bir basın açıklaması bu. Aslında “yaradılış gereği” kadınla erkeğin eşit olmadığı, kadınların “beyinlerinin tüm kıvrımlarını kullanabildiği, bu nedenle de erkeklerin aksine birçok işi aynı anda yapabildikleri", ayrıca “erkek ve kız çocukların zekayı da anneden aldıkları” yıllar önce bilimsel olarak ispatlandı ve dünya medyalarında yayınlandı. Bu açıdan söylenen söz doğrudur; kadın erkekle eşit değildir, daha üstün yaratılmıştır ama biz yine “küçümseme bâbındaki kişisel tartışmaya” dönelim. KA-DER, AKP’nin erkek milletvekillerinin “eşitliğe bakışı”nın daha önce TBMM’de kurulan “Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu”nun adının değiştirilmesinde görüldüğünü, erkek milletvekillerinin “fıtratımıza aykırı, bu isimle çıkamaz, gerekirse komisyon olmaz” diyerek ismi “Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu”na çevirdiğini (gülmemin durması için biraz izin isteyeceğim)… Bunun ardından Anayasa değişikliklerinde “pozitif ayırımcılık”la ilgili maddede ne kastedildiğinin açıkça belirtilmesi yönünde STK’ların taleplerinin dinlenmediğini hatırlattıktan sonra; Başbakan’ın “Kadın erkek eşitliği diyorlar, haklar konusunda eyvallah, ama diğeri yaradılışla ters. Siz önce kadınlar arasındaki eşitliği halledin. Siz daha bunu çözemediniz, hani adalet” sözüne değinmiş. “Türkiye’de ‘türban sorununu çıkaran da, kriz haline getiren de, sorunu çözmek yerine sürekli top çeviren de kadın STK’ları değil, 'kadın bedeni ve giyimi üzerinden siyaset yapmayı alışkanlık haline getiren' erkek siyasetçilerdir. Meclis’te çoğunlukta olmasına rağmen sorunu çözmek yerine çözümsüzlüğe sürükleyen ise AKP’dir” dedikten sonra Türkiye’nin en önemli kadın kuruluşlarından biri olarak taleplerini dile getiriyorlar: “Başbakan ‘yaradılış gereği’ kadın ve erkeğin eşit olmaması gerektiğini söylerken, bu eşitsizlik nedeniyle kadınların toplumda hangi fırsatlardan mahrum kalmayı hak ettiğini açıklamalıdır!” Devamı da var; "Başbakan Türkiye’deki kadınların kimlerle eşit olmadığını Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı ‘Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği’ raporunda açık seçik görebilir, Türkiye kadın-erkek eşitliğinde 134 ülke arasında 126. sırada, ‘fırsat eşitliği’nde 131, “siyasi alanda eşitlik”te 99. sırada. Bu utanç verici rakamlara bakarak biz de Başbakan’a soruyoruz: Hani adalet” diyorlar. ÖZGÜRLÜK NASIL DEĞİŞİYOR İşte yapılan çoğu yüzeysel polemiklerin yanında "eşitlik" ve “yaradılış gereği” söylemlerine verilmiş bilimsel cevap. Bu, bizi gerçekten de en geri kalmış denilen ülkelerin gerisinde gösteren evrensel tablolar ortadayken sadece türbana endeksli bir “eşitlik polemiği” ile ortaya çıkmak ve üstelik son numara olarak bu konuda suçu da kadınlara yükleyip “haydi bakalım adaleti sağlayın” demek, bugüne kadar “dini simgelerin devlet alanlarında kullanımı”nın kısıtlanması sanki “laik devlet” kurallarıyla ilişkili olarak kısıtlanmamış, AYM, Danıştay, AİHM kararları buna bağlı çıkmamış da kadınlar engellemiş gibi suçlamalar yapmak olacak şey değildir ve elbette kadın kuruluşlarını isyan ettirir. Aslına bakarsanız konu zaten “türbana itiraz, türbana karşı olma” konusu kesinlikle değil, KA-DER’in açıklamasında ve yukarda verilen siyasi konuşmalarda görüldüğü gibi “kadının örtünmesini teşvik için mücadele veren” erkeklerin kadına bakış açısına, arkadan gelecek diğer baskı ve ayırımcılıklara, toptan bu anlayışa itiraz (AKP milletvekillerinden kaçının eşi veya kız çocukları çalışıyor? Dışarda eğitim görenler bile neden eve çekiliyor?) Laiklik ilkesinin ve o kısıtlamaların anlamı da bu, türbanla kalmayıp arkadan kadınlara gelecek diğer baskılar, diğer dinsel talepler ve ayrıca devletin din ve inançlara eşit hak tanıma kuralına aykırı olması… Şimdi türban konusunda “özgürlükler, özgürlükler” diye çırpınanlar, aynı şekilde başlatılan ama bir kez ülke çapında her alanda yaygınlık sağlandıktan sonra “tepeden tırnağa siyah örtüden başkasına izin verilmeyen" ülkeleri, oralarda özgürlük konusunun nasıl ters yüz ediliverdiğini neden hiç hatırlamaz oldular acaba? Keşke Hamas’a oy verip artan baskıları karşısında pişman olan Gazze’li kadınlara soruverseler!

Devamını Oku

Fransız laikliği ve yan çizmek

22 Ekim 2010

28 Şubat öncesinin İçişleri Bakanı Meral Akşener konuşmuş, birçok konuda anlamlı açıklamalar yapmış. 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırasının soruşturulmasını gözden kaçırmayacakları mesajı güzel örneğin... Söyleme niyeti tam olarak anlaşılmasa da; “Şimdi önemli olan AKP tarafından hangi kıyafetin, hangi alanlarda yasaklanacağıdır” sözü önemli, çünkü eğer partiler arasında anlaşma sağlanır, konunun yasal kısmı çözülebilir ve daha şimdiden üniversitelerde görülmeye başlanan gerilimin, yaralamaların olduğu öğrenci kavgalarının gelecekte çok daha büyük sorunlara dönüşmeyeceğinin güvencesi de verilirse üniversitede serbest bırakılması yeniden denenebilir. Ama mesele üniversite ile bitmiyor, daha önce bu konuda Anayasa değişikliği hazırlattıkları günlerde “üniversite ile kalmayacağını, ilköğretim ve devlet dairelerinde de serbest bırakılacağını” AKP’li siyasetçiler söylemişti, bugün de “şu anda konu üniversite ama zaman ne gösterir bilemeyiz, millet bilir” diyorlar... Haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla köktendinci örgütlere bağlı kişiler tarafından daha şimdiden “ilköğretim okullarında türban” zorlaması başlatıldı ve okul yönetimlerinin elinde bunu durduracak bir yetki de yok. CHP’nin bu noktada “türban üniversite dışında kurumlara taşınmamalı, kamuda ‘hizmet veren, hizmet alan ölçüsü esas olmalı” gibi şartlar öne sürmesi son derce haklı bir taleptir ve hükümetin bu haklı taleplere karşılık “kaçıyorlar, topu taca atıyorlar” benzeri açıklamaları da “kendilerinin topu taca atmasının” ta kendisidir. AKP hükümeti bu güvenceleri kesinlikle vermek, popülist ifadeler yerine samimi olmak zorundadır. Meral Akşener’in konuşmasında söz ettiği, aslında birçok yandaş gazeteci ve akademisyenin de daha önce kullandığı “19. Yüzyıl Fransız laiklik anlayışı” ifadesi ise yanlıştır, Türkiye’deki laiklik anlayışının bununla değil açıkça Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ilgisi vardır, bu sözleşme ise 1950’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 devlet tarafından imzalanmış ve 1953 tarihinde yürürlüğe girmiş, Türkiye hiçbir çekince göstermeden onaylamıştır. Sözleşmedeki din ve inanç özgürlüğüyle ilgili maddelerin “içinde bulunduğu şartlara göre bir ülkeden diğerine değişebileceği” de yine bu sözleşmede belirlenmiştir. 1990’a kadar da bazı maddelerde değişiklikler yapılmaya devam edilmiş. Kısacası, Akşener’in de diğerleri gibi “okuması” gerekiyor. Maalesef! Deniz yıldızı ve Minik Kalpler!Sahilde deniz yıldızlarını tek tek toplayıp denize atan adam hikayesini bilmeyeniniz var mı acaba? Hani adam bunu yaparken uzun süre onu izledikten sonra; “Neden uğraşıyorsun, burada binlerce deniz yıldızı var, senin bazılarını kurtarmaya çalışman ne fark eder ki” diye soran meraklıya, bir deniz yıldızını daha kumdan alıp denize attıktan sonra verdiği “Bak, onun için fark etti” cevabını... Herkes sadece bir “deniz yıldızı” kurtarmaya çalışsa “binlerce, on binlerce deniz yıldızı”nın kurtulabileceğini anlatan çok güzel bir hikayedir bu.Aslında çok uzun bir süredir büyük davetlere, eğlencelere katılmıyorum, bana “Titanic gemisinin güvertesinde son dakikaya kadar çalmaya devam eden orkestra”yı hatırlattığı için... Ama Çarşamba akşamı, yapılan işi, kimsesiz çocuklara bu yolla toplanacak bağışları son derece önemli bulduğum için “Minik Kalplerle El Ele, MİKA-DER”in Çırağan Otel’deki yemekli toplantısına severek, koşarak katıldım ve onları ellerim kızarana kadar alkışladım... MİKA-DER Yönetim Kurulu Başkanı Nesrin Ercan (bu minyon ama dev yürekli kadın) Arzu Sabancı ve birkaç gönüllü ile birlikte başlatmış “Minik Kalpler Derneği”ni... 2 yıl içinde 16 kentte SHÇEK’e yani devlete bağlı çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarında yenileme yapılmış, çocukların yaşam şartları iyileştirilmiş ve 5 yeni çocuk yuvası açılmış, yani aslında devletin yapması gereken ama bin yere para dağıtılırken eksik bırakılan işleri üstlenmişler. Çarşamba gecesi Nesrin Ercan’ın büyük bir tevazu içinde “bir hayalin peşinden gittik ve gerçekleştirdik” dediği organizasyonda aralarında son yılların yıldız ismi Ali Ağaoğlu’nun da (kızı Sena‘nın) bulunduğu çok sayıda ünlü iş adamı toplam 600 bin TL bağış yaptı.Yardım kuruluşlarına her zaman elinden gelen desteği veren, toplum sorunlarına asla duyarsız kalmayan Erol Evgin’i hiç değişmeyen enerjisi ve yılların sevilen şarkılarıyla izlemek, bağışları toplamadaki başarısını görmek de ayrı bir zevkti. Çiğdem Talu- Melih Kibar şarkılarını onunla söyleyen sanatçılar, “minik kalplere ithaf ederek söylediği” kendine ait şarkısında Murat Evgin çok başarılıydı. Kısacası tüm detaylarıyla kusursuz bir gecede, kusursuz bir sonuç elde edildi, umarım bu ve benzeri girişimler “sadece kendini düşünerek yaşayanlar”ı harekete geçirmeye yeter.

Devamını Oku

Başsavcı’nın uyarısı ve asıl sorumlu!

22 Ekim 2010

Biliyorsunuz, 27 Nisan e-muhtırasını tek başına icat edip tam seçim öncesi ve tam halkın doğal tepkilerini milyonlarca kişilik mitinglerle ortaya koyduğu sırada yazması hem o doğal tepkileri sanki ordu yönlendirmiş gibi haksız yorumlara sebep olmuş, hem de ortaya hiç yoktan bir mağduriyet çıkararak seçim sonuçlarını etkilemişti. Darbe-muhtıra dönemlerinin kapanmadığını iddia edenlere somut bir haklılık kazandırması da yapılan büyük yanlışın bir başka yönüydü. Bu muhtıranın içeriği “eğer bir tehdit unsuru taşımıyorsa” ne için yazılmıştı acaba?Bunlar sanki hiç önemi yokmuş ve yüzlerce insan aylar, yıllardır “darbe hazırlığı vardı” iddialarıyla hapsedilmemiş gibi, bu muhtıra nedense asla soruşturulmadı ve sonuçta da aynen 12 Eylül darbesini yapanlara asla hiçbir şey olmayacağı gibi Yaşar Büyükanıt da hiç rahatsız edilmeyecektir. Zaten darbelere pek karşı görünen “bazı siyasetçiler”in 12 Eylül paşasıyla saygı, sevgi alışverişleri de o günleri anlatan röportajlarda birinci ağızdan, fotoğraflarıyla ortaya konmuştur. Bu nedenle 27 Nisan’ın paşası şimdi rahat rahat çıkıp “darbe girişiminde bulunanları önce tımarhaneye göndermeli” gibi demokratik (!) açıklamalar yapabiliyor, böylece sorumluluğu üstünden atacağını umabiliyor. Bu söze göre “muhtıra girişiminde bulunanlar nereye gönderilmeli” onu da açıklasaydı bari... Bu büyük çifte standart, bazı kişilere sahte CD’ler, imzasız ihbar mektupları ile mahkum hayatı yaşatılırken “ortada somut ispatı olan olayların üstünü örtmeler” ancak Türkiye gibi ülkelerde yutturulabiliyor işte!Her neyse, asıl söylemek istediğim, o muhtıranın aslında sadece Büyükanıt tarafından hazırlanıp kimseye danışılmadan yayınlanmasına rağmen “bütün orduyu kurum olarak bağlaması” idi, normal olarak o paşa kurumuna karşı da büyük bir yanlışı bile bile yapmıştı, tarihin unutmayacağı, sonsuza kadar gündeme gelecek olaylardan biridir... Ve şunu da gösterir; kurumların başındaki, sorumlu mevkideki kişiler keyfi adımları sonuçlarını hesaplamadan atamazlar, atmamalıdırlar.MECLİSE TALİMAT SAYILIR MI? Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın “siyasi partiler arasındaki ‘türbana çözüm arama’ tartışmaları ” ile ilgili açıklaması acaba ne anlatıyor, o da keyfi bir açıklama mı, TBMM Başkanı Şahin’in dediği gibi “TBMM’ye talimat” anlamına gelir mi yoksa uyarı mıdır, buradan iktidar ve ana muhalefet partilerine kapatma davası çıkma ihtimali var mıdır? Dün görüştüğüm uzman hukukçuların söylediklerinden çıkan sonuca göre;Başsavcı’nın açıklaması TBMM’ye “müdahale” değil, “üniversite ve diğer eğitim kurumlarında türbana izin verilmesi için atılacak adımlara ‘dinsel inanç nedeniyle’ geçerlilik tanınmasının laiklik ilkesiyle bağdaşmayacağını ,bu konudaki düzenlemelerin “yargı kararlarına aykırı olarak gerçekleştirilemeyeceğini” hatırlatarak siyasi nedenlerle bu durumun aksine açıklamalar yapılmasına ‘eleştiri ve uyarı’ niteliğinde... Yalçınkaya sadece “iç ve dış hukuka göre türbanın ‘din ve vicdan özgürlüğü kapsamında koruma’ görmediğini, bunun nedeninin ise ‘laiklik ilkesinin, devletin tek bir dine ve mezhebe ayrıcalık tanımaması’ olduğunu söylüyor ki “iç ve dış hukuk” sözüyle bugüne kadar türbanla ilgili verilmiş Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, uluslararası sözleşmeler kastediliyor. Hukukçular aslında bu sözlerle verilen bir başka mesaja dikkat çekiyorlar: YÖK Başkanı’nın “henüz partiler yasal bir zemin hazırlamadan, araştırma-tartışma safhasındayken” yaptığı açıklamalarla fiili bir durum yarattığının, bir bürokrat kendi başına böyle bir insiyatif kullanamayacağı, iktidarın onayı olmadan (özellikle de daha önce sorunlar çıktığı bilinen önemli bir konuda) karar veremeyeceği için ilgili partilere mesaj gönderildiğinin altını çiziyorlar. Bunun gerçekten de “yürürlükte olan ve türbanı yasaklayan hukuka aykırı” olduğunu, YÖK’ün ancak bu hukuk değiştirilirse görüş açıklayabileceğini belirtiyorlar. Sonuç olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Meclis Başkanı’nın dediği gibi “TBMM’ye talimat vermeye” yeltenmiş değil, hatırlatıyor. Ama ben de bu noktada ‘Peki hatırlatması neyi değiştirecek, yoksa iki-üç partiye birden kapatma davası mı açacak’ diye soruyorum, olacak şey değil ama merak eden de az değil.BİRDEN FAZLA PARTİ KAPATILABİLİR Mİ? Cevap şöyle: Siyasi partiler “anayasaya aykırı olabilecek” konularda da kanun çalışması yapabilirler, bu suç değil. Ve yasa, kapatma kararı için “anayasaya aykırı odaklaşma” arıyor. Bununla birlikte çıkarılacak yasanın “bireysel başvuru, Danıştay veya bir alt mahkeme yoluyla” AYM’ye gönderilmesi ihtimal dahilinde ama değişen yapısıyla Anayasa Mahkemesi’nden eski kararlara benzer bir sonucun çıkacağı da çok şüpheli... Peki bu durumda Yargıtay Başsavcısı’nın ‘partiler ve YÖK Başkanı tarafından zaten bilinmesi gereken’ hukuk kurallarını uyarma, hatırlatma amaçlı olsa da- bir bildiri gibi yayınlamasına ne gerek var? Uzmanlar bu konuda: “yargıçlar kararlarıyla konuşur.Ortada yeterli neden varsa, mevcut Anayasa’ya aykırı bir durumsa doğrudan dava açar, yetkisi olmayan durumda savcılığa suç duyurusunda bulunur” diyorlar ve bu tür bir bildirinin de bu kez; ortada böyle bir baskı, vesayet olmamasına rağmen “yargı vesayeti” iddialarına zemin hazırlayacağını söylüyorlar. Benim ‘bu durumda TBMM Başkanı haklı mı’ soruma verilen cevap ise: “TBMM Başkanı haklı değil ama Yargıtay Başkanı’nın yaptığı da gereksiz. Bütün bu zıtlaşma ve çekişmeler her iki kuruma olan güveni sarsıyor, ikisini birlikte yıpratıyor”... Olayın bilimsel, popülizmden uzak özeti bu ama bir soru daha çıkıyor ortaya; asıl TBMM’nin önüne geçen, ona açıkça müdahale eden YÖK Başkanı olduğu halde Meclis Başkanı Şahin ondan niçin “TBMM’den ve milletten özür dilemesini” istemiyor, bekliyoruz!

Devamını Oku

Seçimin ana malzemesi türban!

20 Ekim 2010

Öyle görünüyor ki gelecek seçimlerin de ana malzemesi türban olacak ve bu kez çok sayıda yani Anayasa Mahkemesi üyesi de iktidar partisi ve Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmiş olduğu, denetim mekanizması ortadan kalktığı için propaganda konuşmalarında çok daha kışkırtıcı, toplumu türban üzerinden “din, inanç genellemeleri” yaparak bölücü üsluplar rahatça kullanılacak. Gidiş açıkça bunu gösteriyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın CHP Genel Başkanı’na verdiği cevaptaki: “halkın iradesini hiçe sayanlar, onun vesayet altında tutulması gerektiğine inananlar, 11 bin hakim ve savcının kararına saygı göstermeyenler, yasak alancılar, farklılıkları hazmedemeyen statükonun kapsama alanı içindedir” sözü de, Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun “eski konuşmalarını tekrarlıyor, türban hakkında farklı bir şey söylemiyor gibi” görünerek “çok farklı anlamlarda” cümlelerle yaptığı açıklamalar da, iktidar partisi yöneticilerinin “konunun üniversitede türbanla kalmayacağını, hatta hemen diğer tüm alanlara geçileceğini” anlatan konuşmalar da aynı noktaya işaret etmektedir. AYM BAŞKANI AYM’Yİ ÖĞRENSİN!Örneğin AYM Başkanı Kılıç başkalarına “haddini bil” uyarısı yaparken kendisinin “haddini fazlasıyla aştığı” ortadadır; “halkın iradesini hiçe saymakla”ne kastediyor, “yasak alancılar”la ne kastediyor, bunları bir Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak nasıl söyleyebiliyor anlamak mümkün değil. Bir kere, eğer “halkın iradesi” sözüyle Meclis çoğunluğunu kastediyorsa anayasa mahkemelerinin kurulma amacı “meclis çoğunluklarını denetlemek”, kendisinin bir gün önce söylediği gibi “onların ‘ölçüler içinde kalmalarını’ sağlamak”tır. Yani demokrasilerde kendisinin ve desteklediği (hele şimdi üyesi gibi konuşmalar yaptığı partinin) “halkın iradesi” dediği çoğunluğun her istediği olacak, evrensel hukuk filan da takılmayacak diye bir şart veya imkan mevcut değildir. Şu anda Kılıç’ın da yaptığı katkılarla en sonunda demokrasiye de takla attıracakları görülüyor ama durum budur. (Ve önce AYM’nin görevini öğrenmesi gerekmektedir, yalnız törende söyleyip ertesi gün unutarak olmuyor çünkü!). Eğer “halkın iradesi” ile de “yasak alancılar, statüko” gibi ifadelerinde olduğu gibi türbanı kastediyorsa o zaman da kendisine “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”ni okumasını ve dahi aynı konuşmaları yapan iktidar mensuplarına okutmasını önereceğim. Okurken AİHM’nin bugüne kadarki türban kararlarını bu sözleşmeye uyarak verdiğini, “toplumun tüm kesimlerine aynı hakları ve özgürlüğü sağlamak için” devlet alanlarında bireysel özgürlüklere, dini simgelerin kullanımı ve dinsel uygulamalara kısıtlama getirilebileceğini, bunun bireysel hak ve özgürlüklere aykırı sayılamayacağını, özellikle de “baskıların ortaya çıkma ihtimali daha fazla olan ülkeler”de önemli olduğunu bu sözleşmenin yazdığına dikkat etsinler. Zira siyasetçiler bugüne kadar “yasak alancılar, çoğunluğun isteğine karşı çıkanlar, statükocular, dindarlara baskı yapıyorlar” gibi oy getirecek kalıp sözleri tekrarlayıp durdular, ama bunu AYM Başkanı söylerse tam “kasıtlı istismar” var demektir, çünkü bir AYM başkanı bilimsel doğruları, karar ve kuralları unutarak muhalefet partilerine bu suçlamaları yapamaz.BARDAKOĞLU DA “DEĞİŞİM”E Mİ UYDU?Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu birkaç yıl önce benim yazılarımda yaptığım günler süren “Başörtüsü Kur’an’ın emri mi, değil mi açıklayın” şeklindeki çağrılar sonunda TV programıma gelmiş ve aynı soruyu defalarca orada da sormamdan sonra “Evet, Kur’an’da emir olarak bildirilmiştir” dememiş onun yerine “1400 yıllık gelenek olarak bugüne gelmiştir” şeklinde konuyu noktalamıştı. Şimdi bir süredir farklı gazetelerdeki açıklamalarına bakınca onun da fikir değiştirdiği açık şekilde görülüyor. Yeni cümlelerinde yine “başörtüsü Müslüman olmanın ön şartı değildir” var ama arkadan gelen ifadeler “başörtüsü takmayanlar Müslüman’ım diyorsa Müslüman’dır ama makbul Müslüman da sayılmazlar” anlamı taşıyor. Önce söyleyelim ki bu kararlarını açıklama, kadınların dindarlığını kategorize etme hakkı Ali Bardakoğlu’na da verilmemiştir. Hz. Peygamber’e bile “sadece dini tebliğ etme görevi verilir, insanların dindarlığı hakkında yorum yapması esirgenirken” Bardakoğlu’nun böyle bir hakkından söz bile edilemez. Bu nedenle de “ön şart değil ama, başı açıklar da Müslüman sayılır ama” dedikten sonra arkadan “Kurumumuz her dönemde ‘başörtüsü örtülmeli’ dedi, başörtüsünün din ile irtibatını görmemek için kör, sağır olmak lazım, dini bir vecibedir” gibi cümleleri yanlıştır. Başörtüsünün emir değil tavsiye niteliğinde Kur’an’da yer aldığını, o yıllarda zaten örtü kullanılmakta olduğu için Nur Suresi 31. Ayet’te aslında “yakaları” yani göğsü örtmekten söz edildiğini dünyada çok sayıda din bilimci söylemektedir, yani ortada kesin, herkesin açık şekilde anladığı bir emir yoktur.“İNANCI İÇİN ÖRTÜNMEYEN” KADINLARMadem ki konu “yorumlama” ile ilgilidir, o zaman “inancı için örtünmenin şart olmadığına inanan” kadınlar, “inancı için örtündüğünü” söyleyen kadınlarla aynı derecede Müslüman’dır ve Diyanet İşleri Başkanı satır aralarına gizleyerek bunu “bir din emri gibi” sunamaz, kadınları başörtüsü emrine uymuyorlarmış gibi gösteremez. İyi ama kim önleyecek bunu yapmasını ve toplumu bir de onun bölmesini? Umalım da kendisi “Peygambere dahi verilmeyen hakka sahip olmadığını”, bu hataları bir gazeteci ya da siyasetçi gibi yapamayacağını ve “siyasallaşmaması gerektiğini” hatırlasın, yoksa bu gidişle seçim propagandalarında bile izleyebiliriz onu! Ve tabii daha şimdiden ilköğretim okullarında ortaya çıkarak “Ben de türbanla okuyacağım” diyen kızların (örnekleri medyada yer almaya başladı) anaokullarına da indiğini görebiliriz!

Devamını Oku

“Kuşkuyu giderin” diyorlar, haydi giderin bakalım!

19 Ekim 2010

Bence en komik laflardan biri “Gelecekte baskı ortaya çıkar korkusuyla iktidarın atacağı adımlara karşı çıkamayız, baskı ortaya çıkacak olursa o zaman karşısında bizi bulur” sözü ve benzerleridir ve tabii bu komedi “görünen köy kılavuz istemez” durumları için birebir geçerlidir. Örneğin bir hükümet eğer evrensel, o güne kadar dünya ülkelerindeki gelişmelerden edinilen deneyimlerle hazırlanmış sözleşmelere, “aralarına girmek için çırpındığı” sorunsuz Batı medeniyetlerinin aldığı kararlara, kendi ülkelerinde yaptıkları uygulamalara sırtını döner ve “Ben bildiğimi okuyacağım, kimseyi takmam, hiçbir farklı görüşü dinlemem” derse, yapmak istediği eylemlerin sonucu da tabak gibi ortadaysa hala “durun bakalım neler olacak, peşin peşin itiraz etmeyelim” israrında olmak komiktir.YALNIZ YARSAV’IN İDDİASI DEĞİL! Dün Milliyet’in manşetinden verilen yazısında, yine Anayasa değişiklikleri sırasında “bu değişikliklerin yargıyı tümüyle iktidara bağımlı kılacağını, ağır baskıların ortaya çıkacağını” söyleyenlere şiddetle karşı çıkan ve demokratikleşme sağlanacağını iddia eden isimlerden biri olan Taha Akyol ise nedense Demokrat Yargı eşbaşkanı Orhangazi Ertekin’in açık ve net “baskı suçlamalarına” hiç değinmeyerek ve sanki Adalet Bakanlığı’nın kendi listesini eksiksiz seçtirmek için uyguladığı yöntemleri sadece YARSAV dile getirmiş gibi “YARSAV’ın öne sürdüğü; yürütme organının doğrudan seçimlere müdahalesi iddiası, ‘Bakanlık listesi kazandı’ havası kaygı vericidir, bu kaygı ve güvensizlik giderilmelidir” diyordu. Aslında bunların olacağı elbette referandum öncesinden belliydi ama Taha Akyol ilk kez, artık olay açıkça ortaya çıktığında yürütmenin baskısına eleştiri getirdiği için şaşırtıcı bulunmuş ve talebi haklı olarak manşette yer almış. Seçim sürecini yakından izleyen YARSAV ve Demokrat Yargı mensuplarının somut şekilde olayı anlatmaları bile (Osman Can haricinde, o İstanbul Üniversitesi’ne geçmesi sağlandıktan sonra şimdi de “kim seçilirse seçilsin fark etmez” diyor, ne hoş değil mi, referandum öncesinde çarşaf çarşaf röportajlarda neden “çok fark ediyor”du acaba) Taha Akyol’a yeterince somut gelmemiş o da başka mesele. Herhalde Adalet Bakanlığı’nın kendi HSYK’sı “yüksek mahkeme üyelerinin her birini aynı oy sayısı ile seçtiğinde” onlar için yeterince somut bir gösterge sayılacaktır. Ve zaten yüksek yargı da bağımlı hale geldikten sonra, soyut ya da somut göstergenin, eleştirinin, tepkinin de bir anlamı kalmamıştır, konuşanların hepsi bunu bilmektedir. Şimdi bekleyelim bakalım daha neler duyacağız.***Haşim Bey’deki müthiş değişiklik!Artık “Nasılsa tüm kaleler fethedildi, sırtım yere gelmez” diye midir, yoksa Anayasa Mahkemesi’nin yeni üyelerinin yemin töreninde AKP hükümetinin yönetici kadrosu ile Cumhurbaşkanı Gül’ün önünde onları çok memnun edecek bir konuşma yapma isteğinden midir bilinmez, Haşim Kılıç bir döktürmüş, bir döktürmüş. “Değişime karşı çıkan statükonun kibirli mensupları” demiş, “halkı ikna edemiyorlar” demiş, “devletin kendini koruma anlayışının arkasına saklanarak bireylerin hak ve özgürlükleri yok edilemez” demiş. Demiş de demiş, çoğuyla da türbanı kastediyor ve yine bu konudaki kuralları sanki CHP keşfetmiş gibi aslında bir tarafa yaranmak için diğerini suçluyor. Anayasa Mahkemesi için ise “Anayasa yargısı hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Bu yargı, gücü elinde bulunduranlara ölçülü ve makul olmayı öğretir” demiş, yani iktidarların “arkamızda parlamento çoğunluğu var, bu da halk her yaptığımızı onaylıyor demektir, istediğimiz yasayı çıkarır, anayasayı da en keyfi şekilde değiştirebiliriz” benzeri düşüncelere kapılması halinde onlara ölçülü olmayı, meclis çoğunluğuna sahip olmanın demokrasilerde “her şeyi yapma özgürlüğü” demek olmadığını öğretir diyor. Nitekim referandum öncesi, Anayasa değişiklikleri sırasında “Reforma ihtiyaç var ama tam uzlaşma gerekir, ben yaptım oldu demekle olmaz” sözleriyle doğru bir uyarı yaparak “açıkça taraflı” olduğuna inananları şaşırtmıştı ama şartlara göre yine dönüverdi... Her neyse, Anayasa Mahkemesi’nin “iktidarların bir dikta anlayışına geçmesine set çekmek üzere var olduğunu” söylemiş yine de...Peki acaba bir soru sormamız mümkün mü kendisine? Bu Anayasa Mahkemesi üyelerinin hemen tamamı iktidar tarafından seçiliyorsa o zaman “ölçülü olmayı” hangi cüretle öğretecekler? Her ne kadar hukukçu değilse de bu kadarını düşünmüş olmalı, cevabı alabilirsek öğrenmiş oluruz hiç değilse!! ***“Taslak dayatması olmayacak”mış!İktidar partisinde konuşmasına izin verilen isimlerden biri olan Hüseyin Çelik türban konusunda AKP’nin muhalefet partileri ile görüşeceğinden söz ederken; “Bir taslak dayatmamız olmayacak. Bizim kendi mutfağımızda ürettiğimiz çözümü götürüp siyasi partilere sunma şeklinde bir temas olmayacak” dedi ki gerçekten çok önemli bir açıklama bu. Türbanla ilgili olarak “taslak dayatmasının, kendilerinin tek başlarına üretmesinin” sakıncalı olduğunun farkındalar da neden aynı farkındalığı ülkenin geleceğini, yönünü değiştirecek kadar önemli bir Anayasa değişikliğinde göstermediler ve inatla tek başlarına yapmakta israr ettiler? Aynı şeyi neden “emrivaki halinde ortaya çıkardıkları” açılımda yaptılar? Nereye baksanız bir başka çelişki, biz saymaktan yorulduk, siyasetçiler hiç yorulmuyor. Ama sanıyorum muhalefet partilerinin türban konusunda da adımlarını tüm ihtimal hesaplarını iyi yaparak, sınırların net şekilde belirlenmesini isteyerek atmaları gerekiyor. Ne de olsa sonuçları bilinmeyen bir karar olacak bu!

Devamını Oku