Üskül “devletin kıyafete müdahale hakkı”nı açıklamalı!

Haberin Devamı

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül’ün “ilköğretim okulu öğrencilerinin türbanla okula gitmek istemesi”, daha doğrusu aileleri tarafından buna yönlendirilmeleri üzerine “Mevzuata karşı geliyorlarsa suç işliyorlar demektir, bunda israr edilirse idare önce veliyi ikna etmeye çalışır, ikna olmazlarsa ve öğrenim özgürlüğü engelleniyorsa çocuk aileden alınarak öğrenim görmesi sağlanır, yetkiler devletin elindedir” sözleri bazı çağrışımlar yaptı. Sözler ilk bakışta kulağa, göze mantıklı geliyor ama olaya genel baktığınızda yine ciddi çelişkiler ortaya çıkıyor, devlet din konusuna girince çelişki çıkmaması çok zordur. Mesela haklı olarak “laik devlette vatandaşların ‘sadece bir dinin, onun da bir mezhebinin öğretimine yoğunlaşmış din derslerine’ çocuğunun girmemesini isteyen veliye bu hak verilmeli” deniyor. Bu hesapça “yetişkin olmayan çocuğun adına ailenin karar vermesi kabul edildiğine göre, aile çocuğunun türban takıp takmayacağına da karar verebilir. Peki üniversite öğrencisinin türbanlı eğitim isteği “insan hakkı ve özgürlük olarak” kabul edilecekse, yine yetişkin anne-babanın çocuğu adına aynı talebi hangi nedenle reddedilecek?

Eğer bu konu AİHM’nin de “devlet alanlarında dini kıyafet ve ibadet uygulamalarına getirilen kısıtlamaları onaylaması ve bunu bir insan hakkı ihlali saymaması” ile görüldüğü gibi “gelecekte ortaya çıkacak farklı baskıları ve dinin siyasallaşmasını önlemek” için konmuş kurallar değil de sadece birilerinin “kılık kıyafete müdahalesi” ise, bir özgürlük meselesi ise lise, ortaokul öğrencisinin veya devlet dairesi çalışanının özgürlüğüne müdahale hakkı neden bu kadar doğal bir hak sayılacak? Görüldüğü gibi sonu yoktur bunun ve onun için genel bir “devlet alanları ve bilimsel eğitim verilen alanların dini uygulamaların etkisine girmesini önleme kuralı” konmuştur. Bu nedenle de “Bizim kılık kıyafetle işimiz yok, kimse bir başkasının kıyafetine karışamaz” benzeri kolay ve tribünlere oynayan yaklaşımlar anlamsızdır. Eğer konuya sadece “özgürlük, insan hakkı, kılık kıyafet” çerçevesinde bakılıyor ve demokrasilerde tüm detaylar düşünülmeden her şeye sınırsız özgürlük tanınıyor olsaydı, o zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda daha önceki kararları da vermez, AYM ve Danıştay kararlarının “insan haklarına, inanç özgürlüğüne aykırı olduğunu” söylerdi.

BU YASAĞIN GEREKÇESİ NE?

Tribünlere oynayan yazar ve siyasetçiler bu konuya hiç değinmiyor, değinecek olurlarsa “ama AİHM yasak koymadı, sadece mahkeme kararını onayladı” gibi anlamsız laflar ediyorlar. Şimdi Zafer Üskül’den “TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak ‘ortaokul, lise ve devlet dairelerinde yasaklama’ya nasıl bir neden gösterdiklerini” açıklamasını rica ediyorum. Bizi aydınlatsınlar çünkü aksi takdirde oralarda “özgürlüğe, insan haklarına yanlış şekilde devlet müdahalesi yapıldığı” sonucu ortaya çıkacak. Bu mesele “şimdi oy almak için üniversite yeter, gelecek seçimde de diğerlerini kullanırız” veya “nasılsa seçime kadar yeni anayasayı açıklamaktan kaçıyor, oyalıyoruz. Muhalefet de fark etmiyor, hele seçimi alalım geçen referandumdaki ‘baskın basanındır’ tablosunu tekrarlar hepsini bir çırpıda hallederiz” planlarıyla olmaz. Koskoca Meclis Komisyonu madem ki bu açıklamayı yapmıştır, o konuda milletin kafasındaki soruları, ortaya çıkacak ayırımcığı da açığa kavuşturması gerekir.

İKNA ODASI MI, GAZ ODASI MI?

Bir de “ikna odaları” meselesi var, İstanbul Üniversitesi’nde bir dönem bunların kurulduğu söylenirken daha provokatif olsun diye öyle ifadeler kullanılıyor ki (hep kullanıldı hala sürüyor, hatta Başbakan’da tekrarlamakta) insanın aklına Nazilerin gaz odaları geliyor Maazallah... Oysa işte Zafer Üskül “veliyi ikna etmekten, ikna olmazlarsa çocuğu devletin almasından” söz ediyor ki ciddi bir tehdit var orada ve tabii bu ikna ve gerekirse tehdit işi birtakım odalarda yapılacak. Burada da merak edilen şey ‘bir üniversite, öğrencilerine türbanı çıkararak derse girmesi gerektiğini, mevzuatın böyle olduğunu, yasalara ve mahkeme kararlarına uymayanların derse giremeyeceğini ama girmezlerse yazık olacağını’ filan bir odada anlatırsa o odanın adı aynen “gaz odası” tonlamalarıyla “ikna odası” oluyorsa Zafer Üskül’ün anlattığı ikna eyleminin gerçekleşeceği odalar neden aynı sınıflamada değil? ‘Devlet yapınca her şey mubah, üniversite mevzuatı korumaya ve öğrencilerini de kazanmaya çalışınca suç’ diye bir anlayış olur mu? Bir açıklama da bu soruya bekliyorum.

***


“Avrupa’nın Çin’i”nde işsizler ordusu!

ABD ve AB medyalarında bir “Türkiye’yi parlatma faaliyeti” sürdürülüyor ki gözlerin yaşarmaması mümkün değil, dersiniz Türkiye refah düzeyinde, 72 milyon vatandaşın tek tek payına düşen milli gelirde hepsini sollayıp geçmiş, ne “çatısı teneke kaplı gecekondularda” yaşayıp asker oğlunun 3 kuruş maaşına muhtaç analar kalmış, ne şehit oğlunun cenazesine giyecek kıyafeti olmadığı için geceyarısı mağaza açtırılarak elbise alınan aileler kalmış, ne pazar yerlerinde artık sebze meyve toplayan yoksullar... Ne kitap alacak parası olmadığı ama okumayı sevdiği için “lütfen bana kitap gönderin” diye sızlanan gençler kalmış, ne de bir çatı altına girecek imkanı olmadığı için üniversite bahçesinde banklarda uyuyan gençler... Veya “ne olur bir iş imkanı sağlayın, ailem zaten zor geçiniyor, onların ekmeğini paylaşmak istemiyorum” diye ağlaşanlar. Hepsi bitmiş, Türkiye uçuyor, para sokaklardan akıyor gibi bir tablo...

Öyle yazıyorlar ki arka arkaya, dersiniz tek bir açı, işsizi, evsizi olmayan ülkelerden bile üstünüz... Son olarak The Economist “imalat ve inşaat sektörü güçlü, TV ve DVD oynatıcıları üretiliyor, enflasyon düşük,büyüyen ekonomi vs, yani Avrupa’nın Çin’i denebilir” diye yazmıştı. Tamam Derviş’in ekonomik planına uyularak krize girilmedi, makro ekonomi bozulmadı, bu güzel de gerisi fazla abartı ve yağlama değil mi? TV, DVD üretimi tabii nüfus üretimi de ve o arada nüfus üretimi Çin’e benzeyebilir ama halka yansıyan ne? Bu laflar belli bir sanayici kesimini etkilemek ve “aman ne güzel, bizim işler bozulmasın” dedirtmek dışında millete ne yarar sağlıyor, söyler misiniz? Bütün bu yoksulluğu hiç umursamadan aylarca “yüksek yargıyla boğuşmalar, seçim propagandasına şimdiden başlayıp din-inanç bölünmeleri yaratmalar” kimin karnını doyuruyor?

BULGUR, NOHUT DAĞITARAK...

Bu gün hala “bulgur,nohut dağıtarak” aç, yoksul halka yiyecekle oy istismarı yapılabiliyors o ülkeyi yönetenlerin şişinip övünecek yerde mahcup olması gerekir, “evet krize girmemeyi başardık ama halkımızı da doyuracağız, yoksulluğu bitireceğiz, gençlere iş imkanı yaratmak için mücadele vereceğiz” demesi gerekir. Bu ABD ile AB’nin şimdi Güneydoğu ile ilgili meseleye katkı sunmaları (!) Türkiye’yi tufaya getirmeleri gereken bir süreç... Ayrıca o medyalar ve siyasetçileri devamlı bilgilendiren(!) PR gruplarının, bazı gazetecilerin etkili olduğu da biliniyor. Kısacası artık Türkiye ile ilgili hiçbir gelişme nedensiz değil, doğal değil, bu nedenle fazla bir kıymeti de yok. Onlardan gelen yağlamaları da bunları düşünerek değerlendirmek, uçmamak lazım!

DİĞER YENİ YAZILAR