Korku filmi bitiyor mu?

Haberin Devamı

Biliyorsunuz tüm olaylar bir noktadan; ABD’deki Haham’ın anlattığı darbe öyküleri ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinden başlatılarak TSK içinde darbe planlaması yapan bir örgütün olduğu, bu örgütün bazı sivillerin de işbirliği ile mevcut hükümeti darbeyle indirmek üzere bir hareket planladığı iddia edilmiş, tam da o sıralarda ortaya çıkıveren imzasız ihbar mektupları da her nasılsa “mutlak gerçek” kabul edilerek gözaltılar, evleri hallaç pamuğu gibi aramalar, tutuklamalar başlatılmıştı. En tanınmış rektörler, Mehmet Haberal gibi uluslar arası tıp otorileri, Türkan Saylan gibi hayatını ülkesinin kalkınmasına adamış bilim kadınları ve önemli sivil toplum kuruluşu mensupları, tanınmış gazeteciler, hayatı boyunca “PKK terörü” ile canını tehlikeye atarak mücadele etmiş hatta Öcalan’ı Türkiye’ye getirmiş onurlu askerler, SAT komandoları, TSK’nın en önemli komutanları dahil yüzlerce kişi en hafifi aylardır, diğerleri yıllardır tutuklu vaziyette,ailelerine mahrum, onurları ayaklar altında duruşma bekliyorlar.

GAZETECİ LİSTELERİ HAZIRLANDI!

Duruşmasına kavuşanlar(!) arasında “suç delili gösterilen CD’lerin” sahte olduğu anlaşılarak beraat eden isimler oldu. Bu sahte ihbar ve iddialarla “siyasetçilere suikast hazırlandığı” söylenerek TSK’ya ait en gizli bilgilerin bulunduğu kozmik odalar didik didik edilerek günlerce arandı, hiçbir şey bulunamayınca konu kapatılıverdi ama o arada iktidar partisinin önde gelen isimleri birileri tarafından indirilmek veya öldürülmek istendiklerini günlerce haftalarca tekrarladılar. “Aldo Moro suikasti ile benzerlik kuran” açıklamalar yaptılar, Tokat’taki PKK saldırısı bile ‘eğer terör örgütü hemen üstlenmeseydi’ ordunun üzerine yıkılacaktı... İktidara yakın gazeteler ve yazarları Haham’ın anlattıkları, uydurma CD’ler, imzasız mektuplar ve bu “Özden Örnek darbe günlükleri”nden yola çıkarak sivil-asker yüzlerce kişiye “darbeci, terör örgütü üyesi” etiketi yapıştırmakla kalmadılar, ülkenin ordusuna açıkça manşetlerden en ağır hakaretleri yaptılar. Bunlar arasında utanmazlıkta ölçü tanımayarak kendi meslektaşları için “işte bunlar da Ergenekon’un basında yararlanacağı isimler” diyerek uzun listeler hazırlayabilen veya “Bu iddialara inanmıyorsanız ben de size darbeci derim” diye TV’lerden gazetecilere saldıranlar, “Ergenekoncu” derse inandıramayacağını düşünerek en azından “Ergenekon sempatizanı” diyeyim gayretine girenler oldu. (İşin komik tarafı bunu yapanlar arasında 12 Eylül gibi somut darbeleri, 27 Nisan gibi somut muhtıraları pek seven ve cezalandırılmasını da asla ağzına almayanlar, 12 Eylül Paşası ile sevgi-saygı alışverişinde bulunanlar olmasıydı. Bu isimler mutlaka tarihe not düşülmelidir.)

YARGI BAĞIMSIZLIĞI, ANAYASA GÜVENCESİ VS...

Kısacası Özden Örnek’in günlüklerinden başlatılan saldırı kampanyasının mağduru kurum ve şahıslar açıkça şiddete uğradılar, bu başlangıç noktalarından neler neler üretildi, kimlerin başı yakıldı, siyasi getirisinden inanılmaz şekilde yararlanıldı ve hala da sürüyor bu... Toplumda “en güvenilir kurum” olarak çıkan ve yıllardır demokrasiye saygılı olduğunu ifade eden TSK, Büyükanıt’ın muhtırasından sonra darbe ilişkisinin de yeniden kurulmasının yardımıyla en acımasız şekilde, PKK’ya bile reva görülmeyen yöntemlerle yıpratıldı, sonunda bir “fuhuş çetesi” ilişkisi kalmıştı eksik, o da tamamlandı. Şimdi ise İstanbul Başsavcılığı, darbe iddialarına en iyi kanıtlardan biri olarak sunulan, tüm planların da o yıllarda başladığı iddiasının en esaslı delili olarak gösterilen “Özden Örnek darbe günlükleri için yetkisizlik kararı vermiş, iddiaların geçtiği 2002-2004 yılları arasında Ergenekon’la bir bağlantı kurulamadığını söylemiş. Bu karar Mahkeme’nin işin içinden çıkamadığını, iddialar arasında bir bağlantı bulamadığını gösteriyor. Bundan sonra gideceği mahkemede ne olur bilinmez, zira her ne kadar siyasetçilerin mahkeme kararlarına müdahale ettiği ortaya çıktığı anda “Anayasa tarafından güvence altına alınmış yargı bağımsızlığı”ndan, “kuvvetler ayrılığına olan saygı”dan söz eden açıklamalar yapılıyorsa da artık Anayasa’nın yargı bağımsızlığı ile ilgili bölümü de, kuvvetler ayrılığı da sadece süslü söylemler olarak kalmıştır, kendileri mevcut değildir. Onun için ne olacağı da belli değildir...

Ama görünüşe göre durum şu ki; Özden Örnek bu işin içinden çıkacak, onun, Aytaç Yalman’ın ve İbrahim Fırtına’nın Ergenekon’la filan bağlantısı yok. Bu iyi de onların “TSK’da böyle iddialar varsa en iyi biz biliriz” demelerine rağmen haberleri, ilişkileri olmayan bir örgütle Mehmet Haberal’ın, rektör ve gazetecilerin ilişkisi nasıl olabiliyor? Tabii ki TSK içinde darbe düşünen bazı kişilerin olup olmadığına biz karar veremeyiz ama galiba artık ülke gündemini yıllarca gece gündüz kaplayan, korku filminden farksız Ergenekon misyonunu tamamladı, cezalandırılması istenenler bu yolla cezalandırıldı, ekarte edilecekler edildi, korku salınması gereken kişi ve kurumlar bu korkuyu iliklerinde duydular ve olaylar çözülmeye başladı, bakalım “insan haklarına pek değer veren” müthiş demokrasimizde bundan sonrası nasıl tamamlanacak!

Provokasyon değil galiba??

Üniversitede türban sorununun çözülmesi tartışmaları sürerken ilköğretim okullarında da türbanla eğitim görmek için okul yönetimlerine baskı yapan öğrenciler çıkınca bunun da provokasyon olduğu söylenmişti. Oysa bu öğrencilerin bazılarının babalarının kayıtlı olduğu açıklanan “Mustazaf Der” isimli derneğin Başkanı dün “Başörtüsü ilköğretim okullarında serbest bırakılmalı” açıklaması yapmış. Aslında “devletin tarafsızlığını korumak üzere tüm dini simge ve uygulamalara devlet alanında kısıtlama getirilmesi” şeklindeki genel kuralı bırakıp olaya sadece “insan hakları ve özgürlük” olarak baktığınızda (ki son zamanlarda yapılan budur) söylediğinde gayet haklı. Bu çerçeve içinde tüm okullar, hatta ana okulları ve devlet dairesi çalışanları ve tabii tüm inançlara ait kıyafetlere aynı özgürlük sağlanmalıdır. “Dinsel açıdan bakıyoruz” diyenlerin dün yazdığım nedenlerle çarşafa da aynı özgürlüğün tanınmasını savunmaları gerekir. Laiklik açısından baktığınızda da sadece bir dine ve bir mezhebe (çoğunluktaki din olsa da) ayrıcalık sağlamanın oluru yoktur. Bu nedenle Mustazaf Der’in talebine de yanlış demek imkansız olacaktır.

Bence zaten bu nedenlerle, hepsinin toptan serbest bırakılması düşünüldüğü için CHP’nin gayet haklı ve makul şartları daha ilk anda “yan çizme” olarak değerlendirilip ana muhalefet partisi ile köprüler atıldı, çözümden kaçınıldı. Yeni anayasanın seçimden sonraya bırakılmasının bir nedeni “türban konusunun seçim propagandası olarak yine çok işe yarayacağı” onun için de bu kozun şimdiden kaybedilmemesi ise diğer nedeni de seçim sonrasında tüm alanlarda dini kıyafetlerin serbest bırakılacak olmasıdır. Bekleyip seçim sonucuna göre neler olacağını göreceğiz. Tabii Güneydoğu’da neler olacağını da!

DİĞER YENİ YAZILAR