“Türbanın üniversitelerde serbest bırakılması” ile ilgili TV tartışmalarında, köşe yazılarında ve siyasetçilerin açıklamalarında hep “başörtüsünün (ya da türbanın) serbest bırakılmasından yanayım, bu dini inanç özgürlüğüdür, türbanlı öğrencilerin eğitim hakkı verilsin” veya “CHP türban değişikliğine karşı çıkmasaydı bugüne kadar çözülürdü” benzeri ifadeler kullanılıyor.Dün bir köşe yazısında “yasak taraftarı rektörler... Yasak taraftarı Danıştay” gibi suçlamalar vardı. Sanki bu yasak Türkiye’de icat edilmiş ve üstelik sırf yasakçılık adına birileri, bir parti ya da yüksek mahkemeler tarafından yaratılmış gibi... Aslında yeni bir durum da değil, bugüne kadar siyasi nedenlerle halka her zaman böyle empoze edildi, bu süreçte de giderek artan şekilde ediliyor...Oysa laik bir devletin, laik üniversitelerin uyması gereken kurallar, bizi almakta geç kaldıkları için meydan okuduğumuz AB’nin “İnsan Hakları Sözleşmesi”nde de yer alıyor (Prof. Dr. Safa Reisoğlu’nun ‘Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları’ kitabında net açıklamaları var. Sayfa 62-63). “Laik bir üniversitede öğrenim görmek isteyen öğrenci üniversitenin kurallarına uymayı kabul etmiştir. Üniversite, öğrencilerin din ve inançlarını açıklama özgürlüğüne yer ve şekil olmaksızın sınırlama getirebilir ve bu sınırlamalar din- inanç özgürlüğüne aykırı sayılmaz” dedikten sonra uzun uzun açıklıyor ve özellikle de “halkının büyük çoğunluğu aynı dinden olan ülkelerde ortaya çıkacak baskılar”ı vurguluyor.Kısacası bu “belli bir partinin veya mahkemelerin, yasağı kendileri yazmış gibi suçlanması” tamamen popülizm ve kolaycılığa giriyor. Bunu söyleyenlerin; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde aynı konuya neden yer verilme gereği duyulduğunu, acaba bunun ülkelerde yaşanmış olan gelişmelerin deneyimiyle alınmış bir karar olup olmadığını, Danıştay veya Anayasa Mahkemesi’ne “yasakçı” derken AİHM’nin aynı yöndeki kararlarına ve gerekçelerine neden hiç değinmediklerini de bilmeleri, açıklamaları gerekir.CHP’nin de geçmişteki farklı yaklaşımının bu nedenden kaynaklandığını açıklaması gerekirdi, bunu yapmaması, atlaması önemli bir hatadır bence. Ortada keyfe bağlı veya siyasi olarak kullanılacak değil, hukuki açıdan, bilimsel olarak ve tüm boyutları, sonuçları düşünülerek tartışılıp karar verilmesi gereken bir mesele var ama hala bu yapılamıyor.AYM NEDEN DAHA ÖNCE İPTAL ETTİ?Türban Türkiye’de ilk kez üniversitede serbest bırakılacakmış gibi bir hava yaratılıyor ki çok yanlış. 89’da serbest bırakıldığında başı açık öğrencilere karşı eylemsel baskıların ortaya çıktığı bu olayları yaşayan öğretim üyeleri tarafından açıklanmıştı, umarız bu kez benzer sorunlar yaşanmaz.TARAFSIZLIK VE EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRIAsıl önemli konu ise; yeni yasayla veya başka şekilde, bu değişikliğin sadece “türbana özgü” olarak çıkarılmasının da hukuken, ‘inanç eşitliğine aykırı’ olması nedeniyle yanlışlığı. Hukukçular “laik devletin tanımının; bütün din ve inançlara eşit mesafede olması ve aynı hakları tanıması olduğunu, yalnızca türbana tanınacak hakkın, devletin tarafsızlık ilkesine aykırı olduğunu” söylüyorlar.Anayasa Mahkemesi’nin daha önce AKP ile MHP’nin anlaşarak yaptığı Anayasa değişikliğini iptal etmesinin nedeni de bu zaten. Değişiklik metninde “türban” geçmese de kanun gerekçesinde “türbanlı kızların üniversiteye alınmaması”nın belirtilmesi... Belli bir dinin, belli bir mezhebine ait olan bir kıyafetin söz konusu olması, tek bir dinin referans alınması. Yani eğer bir devlet laikliği benimsemişse halkın çoğunluğunun aynı dinden olması kuralı değiştirmiyor.Yine aynı nedenle “türban izni” değil, “tüm dini simgelere izin”in tartışılması gerekiyor. Bu da eğer bir başka öğrenci “inancı gereği peçeye, çarşafa da, bir başka dinin kıyafetine de izin” istiyorsa bunun da çözülmesini, objektif bir düzenleme yapılmasını zorunlu kılıyor.Bu bilgiler ışığında, acaba hukuki bir tartışma süreci mi izlenecek yoksa popülist kavgalara devam mı edilecek ve sonuçta yine hukuk umursanmayarak başka bir çözüm mü bulunacak, bekleyip göreceğiz.
Otuz bin kişinin ölümünden sorumlu azılı terör örgütü PKK’nın onursal elebaşısı Öcalan devletten yeni taleplerde bulunmuş... Ama talep ki ne talep... Bu ülkeye senelerce hizmet vermiş, canını tehlikeye atarak terörle mücadele etmiş ve sonunda ödüllendirilecek yerde “terörist” diye cezaevine tıkılmış, aylardır ailesinden çocuklarından ayrı mahkum hayatı yaşatılan onurlu askerler, dünya çapında ün kazanmış ama tutuklu olarak çile dolduran bilim adamları, gazeteciler ağzına alsa bir de üstüne hakaret yer.Efendim Öcalan Kandil dağındaki örgüt yöneticileriyle görüşebilmek için “koğuşuna özel telefon hattı” çekilmesini istiyormuş. Hepsi bu kadar da değil, şartı var; “Bu özel telefon dinlenmeyecek” ! Yani bu ülkenin ‘kendi halinde yaşayan, hiçbir suça karışmamış” 72 milyon vatandaşı, gazetecisi, hakimi,öğretmeni, rektörü dinlenecek, fişlenecek ve itiraz bile edemeyecek ama Öcalan’ın terör örgütüne vereceği stratejiler dinlenmeyecek.Mahkum olmaması gerektiği halde aylar, bazıları yıllardır mahkum olarak tutulan yüzlerce insan aileleriyle bile haftada bir telefonla konuşabilir, görüşebilirken onun sınırsız hakları olacak.TERÖRÜ HANGİ ŞARTLA BİTİRECEK? Sözcülük görevi yapan avukatları hava muhalefetinden dolayı bu hafta İmralı’ya gidememişler ve son görüşmelerinde Öcalan’ın kendilerine “terörü bitirmek için girişimde bulunacağını söylediğini, bunun için Kandil’deki örgüt yöneticileriyle görüşmek üzere telefon istediğini” açıklamışlar. Şimdi bunu ‘son derece makul ve gerekli bir talep’ olarak empoze etmek üzere başka gönüllü sözcüler ekranları saracak ve tepki gösteren parti veya vatandaşlara “yoksa siz terörün bitmesini istemiyor musunuz” teranesine başlayacaklardır hiç kuşkusuz.Onlara söylenecek şey şu; haydi son zamanlarda Öcalan ile BDP’lilerin sık sık aynı sözü tekrarlamış olduklarını da bir yana bırakalım, Aysel Tuğluk daha geçen hafta Öcalan’la görüştükten sonra “PKK’nın eylemsizlik kararı uzayabilir. Hükümetin atacağı adımlar beklenecek. Çözüm Türkiye’nin bütünlüğü içinde olacak” demedi mi? Bu sözler PKK’nın saldırılarını durdurma şartını açıkça anlatmıyor mu?Hükümetin atacağı adımlar gecikirse (ki bu adımlar ‘özerklik, af, o da yetmez siyaset hakkı, Anayasa’daki Türklük tanımının kalkması’ gibi taleplerin cevabı olarak beklendiğine göre gecikeceği aşikardır) veya beğenilmez, yeterli bulunmazsa ne olacak? Öyle ya, devamlı İspanya-ETA örneğini veriyorlar, ETA özerklik istediği ve İspanyol hükümeti buna yanaşmadığı için şu anda büyük ve çözülemeyen bir sorunla uğraşmaktalar. Kaldı ki İspanya halihazırda 17 özerk bölgeden oluşmuş olmasına rağmen bir şekilde “ülke bütünlüğü”nden sözedilebiliyor hala... Yani “Türkiye bütünlüğü içinde olacak” dedikleri bütünlük belli değil.Yeni anayasanın asla seçimden önce yetişmeyeceğinin ısrarla söylenmesinin de en önemli nedeni bu, seçime kadar (zaman içinde tekrarlana tekrarlana herşeye alıştırılan) toplumun bu değişikliklere alışması, konunun yaratacağı tartışmaların bitmesi kısa sürede olacak şeyler değil. Ayrıca değişiklik kesin şekilde açıklandığında halkın tepkileri seçim sonucunu herhalde etkileyecektir. (Ama işte tam da bu nedenle “dürüstlük gereği” seçmenin yeni anayasayı seçimden önce bilmeye hakkı var.) Dönelim “hükümetin atacağı adımların gecikmesine veya beğenilmemesine”... Aysel Tuğluk’un ilettiği sözlere göre “ateşkes”in durumu o zaman ne olacak? Daha önce “Hükümetin kararını referandumdan sonra on gün beklerim, sonra olacaklara karışmam” diyen Öcalan acaba dinlenmeyen özel telefonunu hangi amaçla kullanacak..? Dikkat ettiyseniz sadece BDP ile Öcalan’ın ne söylemekte olduklarının açılımını yaptım.Ama bence de Öcalan isteklerini genişletmekte haklı... Teröre boyun eğip terör şantajı altında tavizler verilmeye, devlet ‘terör örgütünün muhatabı’ konumuna getirilmeye bir kez başlandı mı iş bu noktaya varır, böyle isteklerin bile direkt Cumhurbaşkanı’na iletilmesi cesareti ortaya çıkar. Bir sonraki talep özel helikopter ve makam odası olursa kimse şaşırmasın yani... Ordusuna hakaret edilirken terör örgütünün yüceltildiği bir yerde her şey mümkündür.*****Öğrencileri tartaklayan cezalandırılsın! Dün yazmıştım ama tekrar yazacağım, hatta bu çağdışı olayın açıklaması yapılana kadar her gün, tüm basın yazmalı. Üniversite öğrencileri pankart açtı, slogan attı veya protesto gösterisi yaptı diye (o da en demokratik haklardan biridir, her dönemde olmuştur, her demokratik ülkede de beterleri görülmüştür) saçından sürüklenerek götürülen üniversiteli kız öğrenciye şiddet uygulayan polisin ve gözaltına almanın hesabı verilene kadar yazmalıdır.Mardin’de 13 yaşındaki çocuğa defalarca tecavüz eden 28 sapığın, Tophane’de yerli yabancı demeden sanatseverlere saldıran ve hastanelik eden saldırganların, kadın katillerinin ve her çeşit ağır ve kasıtlı suç işleyenin serbest bırakıldığı ülkede üniversite öğrencilerinin ne hakla şiddete uğratılıp gözaltına alındığının açıklamasından kaçılamaz. Bunu ağzına almayarak sadece bir tek konuda hak ve özgürlüğü, üniversite öğrencisinin mağduriyetini dilinden düşürmeyen siyasetçi de, bilim adamı da, gazeteci de bundan sonra tüm inandırıcılığını yitirecektir bence.Emniyet Müdürü ve İçişleri Bakanı’ndan açıklama bekliyoruz!
Hiçbir medeni ülkede görülmeyen tüm saçmalıklar, tüm çağdışı olaylar bizde mutlaka görülecek ya, neler izleniyor neler...Örneğin bir tarafta “Beyaz Türkler” saçmalığını anlamaya çalışırken diğer tarafta “cahil dediler, bidon kafalı dediler, göbeğini kaşıyan dediler” teranesinin arkası kesilmiyor.Referandum öncesinde gayet haklı olarak, anayasa hukukçularının bile birbiriyle hiç alakası olmayan açıklamalar, yorumlar yaptığı anayasa değişikliklerinin halkın önüne sürülmesi eleştirildi. Ancak yüksek düzeyde eğitimi olan vatandaşların “bu değişiklik sonunda neler olacağını anlayabileceği”, geriye kalanlar özellikle de hiç eğitimi olmayan kesim anlamayacağı gibi, din ve etnik köken üzerine söylemler ve başka yöntemlerle yanıltılabileceği söylendi.Siyasi etiğin ortadan kalktığı, halkın da her tür kural dışı şarta alıştırılıp, kayıtsızlaştırıldığı durumlarda görülebilen bir tablo bu, ki değişikliklerin asıl sorun yaratacak kısmı yerine “israrla aynı pakete konan ve kafa karıştırmayı sağlayan olumlu maddeler”in gündemde tutulduğunu, her tür baskının da yapıldığını” kimse yadsıyamaz.Durum ortadayken hala bu “cahil dediler” vurgusu kasıtlı olarak sık sık yapılıyor. Salı akşamı TV’de bir açık oturumda, bir doçent (üstelik doçent) büyük bir keyifle ve bir gerçeği ifşa ediyormuş gibi “Referandumda yüzde 42, yüzde 58’e cahil dedi” cümlesini tekrar tekrar söyledi. Diğer konuşmacıların hiçbiri de “Hayır bu doğru değil, sadece tablo yorumlanırken ‘daha eğitimli ve ekonomik olarak da daha rahat olan’ sahil kesimlerinin değişikliğe hayır oyu kullandığı söylendi, ikisi aynı şey değil, siz bu haksız ve yanlış yorumunuzla halkı bölüyorsunuz” demedi.Oysa kendine göre kimbilir hangi nedenle buna benzer bölme, kışkırtma yapanların somut açıklamalarını da (varsa tabii) birlikte yapması gerekir. Öyle ‘at ortaya bir laf, havada asılı kalsın, bakarsın işe(!) yarar’ olmaz, hele de bir doçent bunu yapmaz.KENDİNE YAKIŞTIRIYORSAN...Bir de “Siz bu ülkenin sahibisiniz, biz bidon kafalıyız, göbeğini kaşıyanlarız değil mi”ciler var hiç bıkıp usanmayan. Mektuplar gelir, köşelerde tribüne oynamak isteyenler yazılarına tıkıştırır.Neden kendilerinin de öfkelendikleri kişiler kadar “bu ülkenin sahibi” olduklarına inanmadıkları bilinmez. Kendilerine “bidon kafalı” veya “göbeğini kaşıyan” olmayı hangi nedenle yakıştırdıkları bilinmez. Bazı gazetelerin bazı yazarları hangi niyetle bu çirkin kışkırtmayı yapar durur, asla bilinmez.Örneğin Salı günü bana buna benzer bir mektup gönderen Yahya Sinan isimli okura (ve hiç kimseye) ben bunları söylemediğime, söylemeyeceğime göre demek ki kendisi uygun bulmuş... Büyük ihtimalle uzun zaman önce bir meslektaşımızın yazısından yola çıkılarak ve siyasi istismara uygun bulunarak bugünlere ulaştırılan kelimeler bunlar. Ama sıktı yani... Toplumda kimse kimseyi aşağılamadığına, bir diğerine böyle hitap etmediğine göre bu provokasyonun, bu kompleksin sakız gibi sünüp durması sıktı. İşiniz mi yok yahu? Bundan sonra benzer lafları kullanıp duygu sömürüsü yapanlara; “Sen kendine yakıştırıyorsan bidon kafalı olmayı, buyur kullan” demek gerekiyor herhalde!*****Öğrencinin 'demokratik hakkı'na inanmak!Ben de moda köşe yazısı tarzına geleyim bugün... Siyasi kazançların işe karışmayıp samimi olarak ‘üniversite öğrencilerinin demmokratik hakkının savunulmakta olduğuna’ ne zaman inanırım? Bu savunma sadece türban konusuylasınırlı kalıp diğer hakların ağza bile alınmamasınason verildiği zaman.Sık ama çok sık görülüyor, siyasetçiler bir yerde konuşma yaptığında ‘fırsattan istifade’ isteklerini dile getiren veya protesto sloganı atan öğrencilere polis tarafından ciddi şiddet uygulanması. Yerlerde sürüklenerek götürülüyor ve gözaltına alınıyorlar.Cumhurbaşkanı Gül, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde akademik yılın açılış konuşmasını yaparken “Parasız eğitim istiyoruz” diye slogan atan kız öğrencilerin saçlarından sürüklendiğini gösteren fotoğraflarla verilen “gözaltına alındılar” haberi de gerçekten demokratik bir ülkede asla görülmeyecek, duyulmayacak bir haberdi. İnsanın içiniacıtan cinsten!Bu polisler yetkileri dışında ve assıl suçun kendisiolan bu eylemi hangi cesaretle ve yetkiyle yapabiliyorlarve “öğrenci hakkı” diye bas bas bağrılırken buna neden susuluyor, açıklama rica edebilir miyiz?
Aslında seçim sisteminin değişmesi, milletvekillerinin özgürce karar verebilmeleri için lider tarafından değil, millet tarafından seçilmelerine izin verilmesi, yapılan Anayasa değişikliği içinde mutlaka yer almalıydı.Bunu kabul ettirmek mümkün olmadı. AKP ile CHP arasında “türban konusunun çözümü için anlaşma” gündeme geldikten hemen sonra CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol bir açıklama yapmış ve “Başörtüsü konusunu tek madde olarak değil paket halinde konuşacağız. Dokunulmazlık, seçim barajı, YÖK konusu da tartışılacak” demişti ama bunların arasında “milletvekili seçimi” yoktu.CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da daha sonra birkaç kez “Dokunulmazlık, seçim barajı ve YÖK”ten söz etti, onun konuşmalarında da yine milletvekili seçim sistemi yok.Biliyorsunuz, AB’yi ve demokratikleşmeyi dilinden düşürmeyen liderlerin hemen hepsi “kendi sözünden çıkamayan, özgürce görüşünü açıklayamayan” milletvekillerinden memnun... Acaba Kılıçdaroğlu da böyle mi?CHP’den “yeni anayasada milletvekili seçimi yine yer alamayacak mı” sorusuna cevap vermelerini rica ediyorum.*** YSK keyfi karar verebilir mi?Bir seçimin ya da referandumun sonuçlarının güvenilir olabilmesi için mutlaka tek tek sandık sonuçlarının açıklanması, karşılaştırılması gerekir. Son yıllarda YSK bu konuda hep sorun çıkarıyor, il ve ilçe bazında oyları açıklıyor ama sandık sonuçlarını ya çok geç açıklıyor veya hiç açıklamıyor.Böylece partilerin sonuçları karşılaştırma imkanı da elinden alınmış oluyor.Birkaç gün önce CHP Konya milletvekili Atilla Kart Anayasa değişikliğine ilişkin halk oylamasının tek tek sandık sonuçlarının yayınlanması için 2 kez yaptığı başvuruyu reddeden YSK kararının iptali için Danıştay’da dava açacaklarını TBMM’de bir basın toplantısıyla duyurmuştu.Kart, YSK’nın “Anayasal sorumluluğunu yerine getirmediğini, kamu görevinin gereğini yapmadığını, seçimlere ilişkin kuşkuların giderilmesi için bunu yapmasının şart olduğunu” söylüyor.YSK ‘görevi sınırları içinde kalmak’ zorunda olduğuna göre yargı herhalde kurumdan bu görevi yapmasını isteyecektir.Sonucu merakla bekliyoruz. Ama gerçekten de, “ölülerin bile oy kullanmasının” önerildiği, böylesine önemli bir referandumda Yüksek Seçim Kurulu’nun sonuç açıklamaktan kaçınmasının mantığını anlayabilen var mı?***Kadınsız demokrasi!Ekranları hiç boş bırakmayan yüzlerce bilindik ismin konuşmalarına, gazete köşelerinde ve dahi karikatürlerde yazılıp çizilenlere bakınca Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir demokrasinin yeşermekte olduğunu, hatta fışkırmakta olduğunu düşünüyor insan...Sonra mesela Cumhurbaşkanı Gül ABD’de iken çekilmiş fotoğraflara bakıyorsunuz, yanındaki gazete temsilcilerinin, genel yayın yönetmenlerinin hepsi erkek, tek kadın yok...Başbakan’ın, bakanların toplantıları, TV röportajları aynı şekilde... Sadece bu dönemde yazılıyor değil bu satırlar, “Haydi kadınlar Meclis’e” diye işaret parmağını uzatarak poz verip propaganda yapan Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde de aynısını yazmıştım. (Hemen peşin peşin not düşelim kötü niyetliler için; ben yurtdışı siyasi seyahatlere gitmiyorum, yani sözüm meclisten dışarı...)Yazı konusu olan fotoğrafı bile gayet net hatırlıyorum, bindiği uçağın önüne dizilmiş bir erkekler ordusuyla çekilmişti. Ama en azından o dönemde “En büyük demokrasi biziz, başka büyük yok” denmiyor, hatta bu demokrasinin referandum sonrasında boyumuzu aştığı söylenmiyordu.Bizde kimse umursamıyorsa bile diğer ülkelere karşı “Türkiye’de nitelikli gazetecilerin hepsi erkektir” veya “Kadın gazeteci, yönetici yoktur” gibi bir tablo demokrasi sarhoşu bir ülkeye yakışıyor mu? Aslında soruyu fotoğraflardaki, TV’lerde hükümetin önde gelen isimlerine topluca soru soran gruplardaki erkekler cevaplasa daha iyi olur!
Öyle görünüyor ki türban konusunda da yeni anayasa konusunda da partiler arasında anlaşma sağlanıncaya kadar yine haftalar, aylar boyunca liderlerin atışmalarını izleyeceğiz.“Eleştiriye evet ama hakaret asla” denmişti son olarak, onun için belki hakaretsiz polemikler olacaktır fakat yine de olacak...Türbanın devlet üniversitelerinde serbest bırakılması daha önce denenmiş ve konunun türbanda kalmadığı, ibadetler için de baskıların ortaya çıktığı, üniversitelerde radikal dinci grupların olaylar çıkardığı görüldüğü için bu uygulamadan vazgeçilmişti.Şimdi ana muhalefet partisi de “tekrar uygulanmasını sağlayalım” diyor. Bunun bir nedeni türbanlı öğrencilerin eğitim hakkından yoksun bırakılmaması ise diğeri de sadece “üniversitede türban” sorunu nedeniyle toplumun din üzerinden bölünmesi ve bu konunun siyasi olarak kullanılmasının engellenmesidir.Her ne olursa olsun, bunca yıldır toplumun türban sorununa kilitlenmesi ve mağduriyetler önlenmiş olacak. Normal olarak bunca yıldır “siz engelliyorsunuz” diyenlerin kabul edip hemen çözüme geçmesi gerekir değil mi?Ama bu kez de Başbakan’dan “bunca yıldır karşı çıktınız, şimdi neden razı oluyorsunuz? Samimi olun, hayal kırıklığına uğradık” gibi tepkiler duyuluyor.BAĞCIYI DÖVMEKPeki nedir “türban”la ilgili samimiyet talebi?“Daha önce denendi, sorunlar çıktı, bu nedenle laik devlet alanlarında dini kıyafet ve ibadet yasağına uyulsun” demedikleri, gelecekteki her türlü sorunu, sorumluluğu göze aldıkları için mi suçlanıyorlar?Mesele üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek ve olayı çözümsüzlüğe sürükleyerek türban konusunu siyasi malzeme halinde korumak değilse bu suçlamanın anlamı ne olabilir?Öte yanda son Anayasa değişikliklerini iktidar partisi tek başına hazırlayıp Meclis’e götürdüğü, partiler arası uzlaşma komisyonu kurulmasını da istemediği için muhalefet partilerinin haklı olarak katılmadığı değişiklikler referandum yoluyla gerekleştirildi.Buna rağmen CHP inatlaşma yapmıyor, kırgınlık göstermiyor; “Haydi gelin yeni anayasayı en kısa zamanda birlikte hazırlayalım, seçimden önce bitirelim” diyor.UZLAŞMA İSTENİYORSABaşbakan bu konuda da “dürüst olalım, daha bir buçuk yıl varken ‘anayasa değiştirilemez’ diyen siz değil miydiniz? 2011 seçimlerine kadar hazırlanır, seçimden sonra çıkarılır” açıklaması yapmış.Türbanda samimi bulmuyor, anayasa konusunda dürüst bulmuyor. Bu şekilde devam edilirse iki partinin uzlaşması, anlaşması mümkün müdür? Yine kavga gürültü ile aylar kaybedilecek. Kutuplaşma da cabası...Oysa sorunlar pratik şekilde, uzlaşma gerçekten isteniyorsa uzlaşmaya çalışarak çözülür.Sadece CHP değil, BBP, SP dahil tüm partiler yeni anayasanın seçimden önce yapılmasını istiyorlar.Bunun en önemli nedenlerinden biri BDP ile PKK’nın taleplerinin yeni anayasada ne şekilde karşılanacağının görülmesidir ki, bunu seçimden önce görmek toplumun, seçmenin de hakkıdır.TÜRKİYE’YE BİÇİLEN BÜTÜNLÜKAysel Tuğluk, Öcalan’la görüştükten sonra “PKK eylemsizlik kararını uzatabilir. Hükümetin atacağı adımlar beklenecek. Çözüm Türkiye’nin bütünlüğü içinde olacak” demişti.Yani terör ve ateşkes, hükümetin atacağı adımlara karşılık (ki bu adımlar Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddesiyle ilgilidir) aslında halâ bir şantaj gibi kullanılıyor. Ayrıca Türkiye’ye biçilen “bütünlük” kavramının nasıl bir bütünlük olduğu da bilinmiyor.Bu konuya daha sonra değineceğim, İspanya-ETA örneği verildiğine göre çok problemli bir bütünlük olacak, hatta hiç bütünlük olmayacak da diyebiliriz.Kısacası seçimin “dürüstlüğü” açısından yeni anayasanın seçimden önce hazırlanması ve en azından halka açıklanması hayati önem taşıyor.
Aşağıda okuyacağınız ikinci yazıyı Ertuğrul Özkök ’ün “Beyaz Türklere şaşırtıcı bir teklif” başlıklı yazısından birkaç gün önce, tatilim bittiğinde yayımlamak üzere yazmıştım. Zira bazı iktidara yakın isimler bu “Beyaz Türkler” lafını “laik rejimin korunması konusunda duyarlı ve genelde eğitimli” kesimler için adeta bir hakaret olarak kullanmaktalar. Öyle tuhaf bir boyuta taşıdılar ki bu girişimi, neredeyse ‘kendine ve ülkesine yarar sağlamak için okumuş, yükselmiş insanlar’ yaptığından utanacak. Komedinin dik alası yani.Üstüne üstlük, bu “Beyaz Türkler”in halka olduğu gibi “dine de uzak” kesimler olduğu ima edilmekte. Radikal dinciliğe ve sonunda din eksenli diktatörlüklere dönüşen bütün ülkelerde kullanılan yöntemin hep ‘önce toplumu düşman kutuplara ayırmak’ olduğunu düşününce kayıtsız kalamıyor insanÖ Benzer bir ihtimalin Türkiye için söz konusu olmayacağını umsak da bu ‘mutlaka bir şekilde ayırma’ çabaları son derece rahatsız edici.Buna inandığım için, kasıtlı şekilde ortaya atılan bölücü tanımlara prim vermek yerine bu kötü huydan, alışkanlıktan vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum.Kısa süre önce Ahmet Hakan (Tophane saldırısının arkasından, sanki bu olay basit bir mahalle baskısıymış gibi) yıllar öncesinin “o mahalle, bu mahalle” karşılaştırmasına girmiş, laik mahallede;“oruçtutanları takmamak marifet sayılır”, “türban takan kıza laikçi teyze saldırısı vuku bulabilir”, “namaz kıldığın zaman etiketlenirsin” gibi şartların bulunduğunu yazmıştı.ETİKET MESELESİEğer bunu televizyonda tartışıyor olsaydık ondan bu iddialarına somut örnekler vermesini isterdim, zira toplumun hiçbir kesiminde oruç tutan veya namaz kılanları etiketlemek , takmamak gibi bir durumun mevcut olduğuna inanmıyorum ben.İftar saatlerinde tüm mahalleler in boşalması, sokaklarda tek kişinin kalmaması bunun net göstergesi değil midir? Türban takan kızlar her kentin her mahallesinde takmayanlarla bir arda dolaşmıyor, hatta Uludağ’da kayak yapmıyorlar mı?Ama aksi yönde bir baskının Anadolu’nun hemen her köşesinde olduğunu araştırmalar ,artık büyük kentlerde de semt semt uygulanacağını, şiddete bile dönüşebileceğini de olaylar gösteriyor. Buna çözüm aramak yerine karşı eylemler ya da mazeretler aramak ne derece doğrudur acaba?Örneğin Beyaz Türkler’in karşısında kimler vardır? Şimdi o yazımı okuyalım.“Beyaz Türk”ler ve bukalemunlar!Artık bazı köşe yazılarını okurken bir gülme alıyor beni üzerinize afiyetÖ Kişilik kaybının, “yağcılık yapacağım” diye acınacak laf ebeliklerinin tavan yapmasını izlemek ağlatmıyorsa güldürecek haliyle...“Objektif düşünce” den veya “halka yakın olmak” tan söze başlayıp bir partinin militanı gibi devam edenler mi dersiniz, kendileriyle farklı görüşteki gazeteci veya gazeteleri “halkı anlamamak” la suçlayarak ucuz yöntem popülizmle taraftar toplamaya çalışanlar mı? 50 yıl sonra birdenbire Demokrat Parti ve Menderes hayranı kesiliverenler miÖ ‘Kuzuların sessizliği’ne bürünmüş, tek ses korosu halinegelmiş medyaya yüzü kızarmadan “medya çeşitlendi, çok sesli oldu” diyen mi... Bunu “medyadaki olumlu değişim” olarak sunan mı? Neredeyse iki kişiden birinin olumlu (veya olumsuz) oy kullandığı referandum sonucunu büyük bir fark olarak gösterdikten sonra ‘kendi görüşünden olmayanları’ baskıyla susturmaya çalışan mı?Ne ararsanız var güldürecek. Ama beni yine de en çok (kendisi bu hesapça ‘bembeyaz’ olanların) ; her iktidar döneminde bir eli yağdan, öteki baldan çıkmamış, hepsiyle yakın ilişkiler kurmuş, soylu ailelerden geldiğini iddia eden, tuzu da pek kuru kişilerin birilerine “Beyaz Türk” demesi güldürüyor. Kimdir bu Beyaz Türkler? Nasıl ve hangi nedenle beyazlaşmışlardır?Beyaz olmayanlar örneğin sarı mıdır, eflatun mu?Türkiye’nin en zenginleri de, Ankara İstanbul çoğunluğu da “istikrar bozulur” korkusuyla “Beyaz olmadığı” ima edilen kesimle birlikte hareket ettiğine göre acaba Beyaz Türk ayırımıyla “sahiller” mi kastedilmektedir?Belli değilÖ Ama sonuçta, beyaz ya da bir başkası, ne renk olursa olsun en azından bir renge sahip olmak , bukalemun gibi işine geldikçe renkten renge girmekten çok daha makbuldür unutmasınlar!
Tam bir ‘problemli toplum’ görüntüsündeyiz. Bin tane çözülmemiş sorunu bir kenarda ‘sahipsiz’ beklerken kafayı dine takmış, sabit fikir gibi ondan başka bir konudan söz edemeyen toplum...Birileri başkalarına “dindarlık, ibadet” taşlaması yaparak aklınca okuruna ya da seçmenine “Biz dini daha iyi biliriz” mesajı vermekle... Birileri “o mahalle- bu mahalle” karşılaştırmaları yaparak veya Türkleri ‘renklere ayırarak’ yıllar öncesi yine siyasi nedenle başlatılan bölme, kutuplaştırma gayretlerinin devamını getirmekle meşgul. Ama sonuçta önemli olan; iki konuşmadan birinin din-iman ekseninde dönüp durması.Sanki Türkiye bugünlere kadar ‘dinini-inancını- ibadetini’ bilmiyordu da alfabesinden başlayarak kavgalarla, tartışmalarla yeni öğreniyor. Sanki bu toplumun Müslüman çoğunluğu inancın, ibadetin Allah’la kul arasında kalması gerektiğini, bunun şovunun yapılamayacağını, siyasete alet edilemeyeceğini, gerçek bir dindarın asla başkalarının ibadetine, inancına karışmayacağını bilmiyordu da şimdi siyasi konuşma veya köşe yazısı kisvesi altında yapılan baskıları izliyor ve susuyor.Organize, planlı bir şiddet eylemi olan Tophane saldırısı sanata- çağdaşlığa gösterilen tepkinin sonucu olduğu kadar “içki içmenin günah olduğu ve bunun cezalandırılacağı” dersini vermeye kalkan, “Burada sanat yapılamaz, sanatı gidip Şişli’de yapsınlar” sözlerinin manşetlere çıktığı bir olaydı. Açık şekilde “bir kesimi belli sınırlar, semtler içinde yaşamaya zorlama” amacı içeren...Ki o gün alkol servisi yapılmadığını, bir meyve kokteyli verildiğini, yerli- yabancı davetlilerin ellerinde bardaklarıyla sigara içmek üzere kapı önüne çıktığını orada bulunanlar anlattılar.DEVLET NEREDE?Ama bu bile onların coplarla, kırık şişelerle hastanelik edilmesine yetti... Devamlı “demokratik olduğundan” söz edilen Türkiye’de eğer gerçekten demokrasi ve insan haklarının kırıntısı varsa bu vahşi saldırının “mahalle baskısı” ile veya bir başka nedenle açıklanması, kabul edilmesi mümkün değildir. Ama olay bu çerçeveye sokuldu ve saldırganlar serbest bırakıldı. Bu serbest bırakmayı anlayabilen var mı, hesabını soran var mı? Bundan sonra benzer eylemler planlayanlara nasıl bir mesaj verilmiş oldu böylece? Aynı olayın tekrar yaşanmasını önleyecek ne gibi bir güvence var? Devlet vatandaşlarını nasıl koruyacak? Devletin görevi bunları halka açıklamak değil midir?NAMAZ KAVGASIHaydi organize gruplar toplumu din- ibadet üzerinden (artık taşlı sopalı saldırılarla) bölmeyi, kışkırtmayı yükseltme gayretindeler... Ya siyasetçilere ne demeli?Devlet Bakanı Egemen Bağış kendisine sorulan “MHP lideri Bahçeli ile bir grup MHP’linin Kars’taki Ani harabelerinde Cuma namazı kılması” ile ilgili soruya; “MHP yönetiminin namaz kılması, dua etmesi iyi bir başlangıç” cevabını vermiş. Bir de Maun Suresi’ni okumalarını önermiş. Oysa Kuran’da insanların dinini, ibadetini sadece Allah’ın değerlendireceği de yazıyor. Bu hak Hz. Peygamber’e bile verilmemiş, sadece dini tebliğ etmesi istenmiş (daha kaç kez yazılacak bakalım)... O zaman bu sözler ‘O’na şirk koşmak’ değil midir, bu da en büyük günah değil midir?Sayın Bağış başkalarının namaza, duaya yeni başladığını nasıl bilebilir ve söyleyebilir?Ve en önemlisi; o ‘rol model’ bir kişi olarak bunu yaparsa başkaları neler yapmaz?TÜRBAN TARTIŞMASIŞu sıralarda Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu arasında da “türban mı denecek başörtüsü mü” tartışması var. Kılıçdaroğlu “başörtüsü geleneksel bir örtüdür, saçın tek teli görünmeyecek diye bir kaygısı yoktur” demiş.Başbakan Erdoğan ise türban yerine ‘başörtüsü’ denmesini istiyor. Her ne kadar Kılıçdaroğlu’nun haklı olduğu, bu konuda yazılan kitaplarda bazı isimlerin ( hatta türban bağlamasını ilk ortaya çıkaran ismin) kadınlara özellikle türban şeklinde bağlamayı öğrettiği, bunu da ‘dini bir misyon’ olarak gördüğünün anlatılmış olmasıyla... Başörtüsü değil, türban bağlamasının İslami yönetime sahip ülkelerde “siyasi İslam’ın simgesi” yapılmasıyla açıkça görülse de...Madem ki “üniversitelerde türban” konusunda anlaşmaya karar vermişlerdir, bu tartışma da bitirilmelidir artık.(Sıra devlet dairelerinde türbana gelince tekrar başlarlar.)Din- ibadet tartışmalarıyla bölünen ve düşmanlaştırılan toplumlarda sonucun ne olduğunu görmek yetmiyor mu?Başka pembe gözlük var mı?Türkiye’de “hak ve özgürllükler” den, “demokratikdeğerler”den, hele de “evrensel değerlere ullaşanTürkiye”den söz edenler var. Bunları ağız dolusunca,ballandıra ballandıra anlatabildikleri için onları kutluyorum. Hala dünyaya pembe gözlüklerle bakmayı başarabilmek büyük bir yetenek ve optimizm gerektiriyor çünkü...Bu yetenek de herkeste yok. Artık bırakın telefonla konuşmayı, elektronik posta göndermeye, arkadaşlarıylakonuşmaya korkar hale gelmiş bir toplumla, “tek ses”dışında bir sesin duyulmadığı ve buna tepki bile gösterilemeyen ve hatta “sansür isteriz sansür” diyebilenlerin çıktığı bir medya ile, aynı durumdaki sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve iş dünyası ile, halk tepkilerinin hatta oylarının soruşturulduğu bir ortamda hak ve özgürlüklerden, demokratik değerlerden, evrensel değerlerden söz edebilmek bambaşka bir yetenek gerektirmiyorsa nedir yani?Bu nedenle kutlanmayı hak ediyorlar... Sahi,o gözlüklerdenbaşka var mı acaba?
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç (artık o noktaya doğru hızla ilerlendiği için olmalı); “Anayasa’nın ilk üç maddesini dondurmanın evrensel hukuka uygun olmadığını” da söylemiş. Oysa laik devlet konusunda da, Güneydoğu’da özerk bölge ve vatandaşlık tanımının değiştirilmesi konularında da çok yakında iş ilk üç maddeye gelip dayanacak, çok önceden belliydi bu. (Dayanmadığı takdirde PKK’nın eylemsizlik kararının ne olacağı da görülecektir.)Anayasa Mahkemesi’nin çok sayıdaki yeni üyeleri referandum sonucuna göre yakında seçilip göreve başladığında, oylarını bu yönde kullanırlarsa (ki büyük ihtimalle yürütmenin tüm kararlarını onaylayacaklardır), Sayın Kılıç’ın şimdi “evrensel hukuka uygun değil” vurgusunu yapmasının ne etkisi olacak?Bu yine geç kalmış vurguyu hiç kimse umursamayabilir.Haşim Kılıç “Yargı reformunda tüm taraflar hemfikirdi. Onun için Anayasa Mahkemesi yapılan değişikliği akladı, onayladı” diyor. AYM’nin bir aklama yaptığına şüphe yok ama “hemfikir olma”ya gelince... “Tüm tarafların hemfikir olduğu reform” yüksek mahkemelerin üyelerini Meclis çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı’nın birlikte seçmesi değildi.12 Eylül Anayasası ile getirilmiş olan “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşar”ın kaldırılması, bu önemli kurumun demokratikleşmesinin sağlanmasıydı. Hakim ve savcıların soruşturma iznini Adalet Bakanı’nın vermemesiydi.Bunları açıklamak gerekir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın ilk 3 maddesi içinde olan ‘hukuk devleti’ ilkesinin bu değişiklikle kaybolacağını, yüksek mahkemelerin siyasallaşacağını görmesine rağmen o aklamayı yaptı, onayı verdi. Gelecekte bu mahkemelerin etkisiz kalması durumunda en büyük sorumluluk bugünkü üyelere ait olacaktır.Tarihin de yer vereceği bu gerçeği yadsıyamazlar.Gül ve Kılıç kime kızıyorlar?Tüm önemli konular kolay manevralarla öyle bir kavram kargaşası içine sokuldu ki, yapılan açıklamalardaki tepkilerin kime verildiğini anlamak bile ayrı bir hüner istiyor artık...Cumhurbaşkanı Gül, Meclis açılışında yaptığı konuşmada; “Adaletin tecellisinin gecikmesinin, tutukluluğu fiili bir mahkûmiyet durumuna dönüştürmemesi gerektiğini, bu sorunların cesaretle çözülmesi yerine siyaseten kullanılmasının ilerde daha büyük bir soruna dönüşeceğini” belirtmiş.Aynı sıralarda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da yaptığı konuşmada;“Tutukluluk süresinin cezalandırmaya dönüşmesinin insan onuruna vurulan en büyük darbe olduğunu” söylemiş.Cumhurbaşkanı Gül’ün sözlerindeki “tutukluluğun mahkûmiyete dönüştürülmesinin siyaseten kullanılması” ifadesi yargının siyasallaştığını, siyasallaşan yargının da devlet gücünü elinde bulunduran iktidar tarafından kullanıldığını, kısacası sorunun buradan kaynaklandığını yeteri kadar açık şekilde anlatmaktadır. Ayrıca Gül’ün ve Kılıç’ın aynı anda yaptıkları benzer açıklama ya ikisinin bu ciddi sorunu gündeme getirerek “artık en kısa zamanda çözülmesinin sağlanmasına” karar verdiklerini veya toplum vicdanında oluşan rahatsızlığı giderme sorumluluğunu aynı şekilde paylaştıklarını gösteriyor.Peki, ama her ikisi de bu sözleri kime duyurmak amacıyla söylemekteler?Tutukluluk sürelerinin uzamasının ya da son olarak Hanefi Avcı’ya yapıldığı gibi “tutuklanması istenen kişilerin hepsine” uygun birer etiket, birer suç yapıştırılarak cezaevine tıkılıvermesinin toplumun, medyanın büyük kesimlerini, muhalefet partilerinin hepsini rahatsız ettiği ortada. Uyarılar çok uzun bir süredir arka arkaya yapılıyor.Öte yanda, benzer bir rahatsızlığı bazı bakanlar da zaman zaman vurguluyor olsa da son sözleri hep “yargının işi, kararı yargıya bırakalım” oluyor.Bu durumda, iktidar dışında herkesin rahatsız olduğu siyasallaşmış bir yargı bu işi nasıl ve ne zaman halledecek, gereken kararlar ne zaman verilecek? Yargıyı siyasi baskı altında tutan siyasetçiler ya da dışarıdan kolayca müdahale ettiği artık sıkça dile getirilen cemaat örgütleri “eh, bu kadar yeter” dediği zaman mı?Başkan Kılıç’ın “insan onuruna vurulan en büyük darbe” dediği darbe tutuklanmış birçok insana yıllardır vuruluyor, 3 yıldır duruşma ve karar bekleyenler var. Onlara (bir türlü kanıtlanamayan iddialarla) ailelerinden, çocuklarından ayrı mahkûm hayatı yaşatılıyor. Bu mahkûmiyetlerin maddi-manevi ağır yükü masum ailelerine, çocuklarına yükleniyor. Gerçekten de bundan daha büyük bir ‘insan hakları ihlali’ olamaz... Ne zamana kadar?Cumhurbaşkanı Gül keşke “siyaseten kullanma” konusunu referanduma giden süreçte açıklasaydı ‘Yüksek yargı’ da siyasallaştığında bu sorunların katmerleneceğini halkın anlamasına büyük katkı sağlardı. Belki kendisi bile “referandum sonucundan ‘Hayır’ diyenler de memnun” gibi bir açıklama yapmazdı... Maalesef geç kalmış bir uyarıdır bu.Bakalım yüksek yargı da siyasallaştığında “siyaseten kullanma” konusunda neler duyacağız.