Hangi 'yargı reformu' Sayın Kılıç?

Haberin Devamı

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç (artık o noktaya doğru hızla ilerlendiği için olmalı); “Anayasa’nın ilk üç maddesini dondurmanın evrensel hukuka uygun olmadığını” da söylemiş. Oysa laik devlet konusunda da, Güneydoğu’da özerk bölge ve vatandaşlık tanımının değiştirilmesi konularında da çok yakında iş ilk üç maddeye gelip dayanacak, çok önceden belliydi bu. (Dayanmadığı takdirde PKK’nın eylemsizlik kararının ne olacağı da görülecektir.)

Anayasa Mahkemesi’nin çok sayıdaki yeni üyeleri referandum sonucuna göre yakında seçilip göreve başladığında, oylarını bu yönde kullanırlarsa (ki büyük ihtimalle yürütmenin tüm kararlarını onaylayacaklardır), Sayın Kılıç’ın şimdi “evrensel hukuka uygun değil” vurgusunu yapmasının ne etkisi olacak?

Bu yine geç kalmış vurguyu hiç kimse umursamayabilir.
Haşim Kılıç “Yargı reformunda tüm taraflar hemfikirdi. Onun için Anayasa Mahkemesi yapılan değişikliği akladı, onayladı” diyor. AYM’nin bir aklama yaptığına şüphe yok ama “hemfikir olma”ya gelince... “Tüm tarafların hemfikir olduğu reform” yüksek mahkemelerin üyelerini Meclis çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı’nın birlikte seçmesi değildi.

12 Eylül Anayasası ile getirilmiş olan “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşar”ın kaldırılması, bu önemli kurumun demokratikleşmesinin sağlanmasıydı. Hakim ve savcıların soruşturma iznini Adalet Bakanı’nın vermemesiydi.

Bunları açıklamak gerekir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın ilk 3 maddesi içinde olan ‘hukuk devleti’ ilkesinin bu değişiklikle kaybolacağını, yüksek mahkemelerin siyasallaşacağını görmesine rağmen o aklamayı yaptı, onayı verdi. Gelecekte bu mahkemelerin etkisiz kalması durumunda en büyük sorumluluk bugünkü üyelere ait olacaktır.

Tarihin de yer vereceği bu gerçeği yadsıyamazlar.

Gül ve Kılıç kime kızıyorlar?

Tüm önemli konular kolay manevralarla öyle bir kavram kargaşası içine sokuldu ki, yapılan açıklamalardaki tepkilerin kime verildiğini anlamak bile ayrı bir hüner istiyor artık...

Cumhurbaşkanı Gül, Meclis açılışında yaptığı konuşmada; “Adaletin tecellisinin gecikmesinin, tutukluluğu fiili bir mahkûmiyet durumuna dönüştürmemesi gerektiğini, bu sorunların cesaretle çözülmesi yerine siyaseten kullanılmasının ilerde daha büyük bir soruna dönüşeceğini” belirtmiş.

Aynı sıralarda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da yaptığı konuşmada;

“Tutukluluk süresinin cezalandırmaya dönüşmesinin insan onuruna vurulan en büyük darbe olduğunu” söylemiş.

Cumhurbaşkanı Gül’ün sözlerindeki “tutukluluğun mahkûmiyete dönüştürülmesinin siyaseten kullanılması” ifadesi yargının siyasallaştığını, siyasallaşan yargının da devlet gücünü elinde bulunduran iktidar tarafından kullanıldığını, kısacası sorunun buradan kaynaklandığını yeteri kadar açık şekilde anlatmaktadır. Ayrıca Gül’ün ve Kılıç’ın aynı anda yaptıkları benzer açıklama ya ikisinin bu ciddi sorunu gündeme getirerek “artık en kısa zamanda çözülmesinin sağlanmasına” karar verdiklerini veya toplum vicdanında oluşan rahatsızlığı giderme sorumluluğunu aynı şekilde paylaştıklarını gösteriyor.

Peki, ama her ikisi de bu sözleri kime duyurmak amacıyla söylemekteler?

Tutukluluk sürelerinin uzamasının ya da son olarak Hanefi Avcı’ya yapıldığı gibi “tutuklanması istenen kişilerin hepsine” uygun birer etiket, birer suç yapıştırılarak cezaevine tıkılıvermesinin toplumun, medyanın büyük kesimlerini, muhalefet partilerinin hepsini rahatsız ettiği ortada. Uyarılar çok uzun bir süredir arka arkaya yapılıyor.

Öte yanda, benzer bir rahatsızlığı bazı bakanlar da zaman zaman vurguluyor olsa da son sözleri hep “yargının işi, kararı yargıya bırakalım” oluyor.

Bu durumda, iktidar dışında herkesin rahatsız olduğu siyasallaşmış bir yargı bu işi nasıl ve ne zaman halledecek, gereken kararlar ne zaman verilecek? Yargıyı siyasi baskı altında tutan siyasetçiler ya da dışarıdan kolayca müdahale ettiği artık sıkça dile getirilen cemaat örgütleri “eh, bu kadar yeter” dediği zaman mı?

Başkan Kılıç’ın “insan onuruna vurulan en büyük darbe” dediği darbe tutuklanmış birçok insana yıllardır vuruluyor, 3 yıldır duruşma ve karar bekleyenler var. Onlara (bir türlü kanıtlanamayan iddialarla) ailelerinden, çocuklarından ayrı mahkûm hayatı yaşatılıyor. Bu mahkûmiyetlerin maddi-manevi ağır yükü masum ailelerine, çocuklarına yükleniyor. Gerçekten de bundan daha büyük bir ‘insan hakları ihlali’ olamaz... Ne zamana kadar?
Cumhurbaşkanı Gül keşke “siyaseten kullanma” konusunu referanduma giden süreçte açıklasaydı ‘Yüksek yargı’ da siyasallaştığında bu sorunların katmerleneceğini halkın anlamasına büyük katkı sağlardı. Belki kendisi bile “referandum sonucundan ‘Hayır’ diyenler de memnun” gibi bir açıklama yapmazdı... Maalesef geç kalmış bir uyarıdır bu.

Bakalım yüksek yargı da siyasallaştığında “siyaseten kullanma” konusunda neler duyacağız.

DİĞER YENİ YAZILAR