Konuştuğum her yaştan, her kesimden vatandaş, bize yazan okurların hemen hepsi CHP’deki değişimden büyük mutluluk duyduğunu mutlaka bir şekilde ifade ediyor ve “Bundan sonra CHP’nin diğer partilere çok daha ciddi bir rakip haline geleceğini umduklarını” söylüyorlar. Daha önce oyunu CHP’ye verdiğini söyleyenlerden gelen mektupların çoğunda ise “son yıllarda Baykal ve Sav faktörlerine rağmen, birçok şeyi onaylamamalarına rağmen kendilerini mecbur hissettikleri için oy verdikleri, bundan sonra zorlanmadan oy kullanacak olmaktan mutluluk duydukları” mesajları var. CHP’nin bunları iyi değerlendirmesi, hiçbir zaman rehavete düşmeden ve artık iç tartışmalarla tek gün kaybetmeden işine yoğunlaşması gerekiyor. Bundan sonra “ulaşamadığımız kesimlere de, varoşlara da ulaşacağız” söylemini de bırakarak, uygulamaya geçmeleri, sadece varoşlara değil herkese ulaşmaları ve onlar tarafından ulaşılabilir olmaları, medyayla da iyi ilişkiler kurmaları, programlarını, projelerini paylaşmaları gerekiyor.
KAZANÇ DEĞİL, BİTİŞ!
CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’un; “seçimli kurultay düşünmediklerini, tüzük kurultayı için ise genel seçim sonrasının öngörüldüğünü” açıklaması iyi olmuş, çünkü partiyi sürekli olarak kurultay havasında tutarak istikrarsız bir ortam yaratmaya uğraşan, böylece değişimin yarattığı rüzgarı önlemeye çalışanlar hep aynı konuyu kurcalayıp duruyorlar. Bunda eski genel başkan Deniz Baykal’ın hala bugüne kadar “sanki kendisi bir ara mutlaka geri dönecekmiş gibi” yapılmış yorumlara, yazılmış haberlere kesin bir cevap vermemiş olmasının da büyük rolü var. Mesela şöyle haberler çıkıyor (ki bu iki gün önce çıktı); “Seçime kadar Kemal... CHP eski lideri Baykal, genel başkan adaylığı konusunda 2011 seçimleri sonrasını işaret etti”... Şimdi o “ne yapayım, ben yazmadım ya” filan diyebilir ama eğer kendisinin tavrı bu tür “partisine zarar, bileğinin gücüyle seçilmiş genel başkana da ‘geçici başkan’ havası verecek” haberleri önleyecek şekilde olsaydı bu haberler çıkamazdı. Her ne kadar “seçilmiş başkan görev başında” benzeri sözler etse de gelecekte bir gün için umut kapısını kapatmadığını, fırsat bulursa çıkacağını da hissettiriyor. Bu kendisine yapılsa hoşuna gider miydi, ayrıca doğru mudur, dürüst bir tarz mıdır düşünmesi lazım.
Partiye kötülük yapmakta olup olmadığını da düşünmesi lazım. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Fuat Keyman dün VATAN’da Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajda; “CHP’de yaşanan değişimden olumlu sonuçlar çıkmasını, değişimin devamının gelmesini beklediğini” söylerken “CHP bugün Kılıçdaroğlu’nun ‘ana aktör’, Baykal’ın ‘kilit aktör’ olduğu bir dönemden geçiyorÖSav ancak Baykal ile anlaşarak, Baykal’ın dönüşü temelinde kazanabilir, ama bu bir kazanç değil bitiştir de” diyordu. İşte Baykal bu sözleri iyi düşünmeli... Yaşadığı olaylardan sonra Genel Başkanlığa geri dönmesinin partisine ve sonuçta ülkeye vereceği zararı aklından çıkarmayarak bundan sonra “partinin akil adamı” olmakla, deneyimleriyle yarar sağlamakla yetinmeli.
Biliyoruz, bu koltuk aşkı bir kez tadıldı mı sonu gelmiyor ama Baykal en kısa zamanda “Bir daha genel başkanlığa aday olmayacağını” açıklayarak bu konudaki istismarlara son vermeli... Bunu yapıp yapmaması parti sevgisinin gerçekliğinin de testi olacak!
Hayrünnisa Hanım “ortaokul için” ne düşünüyor?
Türkiye’de birçok olay iç içe olduğu için gelişmeleri de o gözle izlemek gerekiyor. Örneğin AKP hükümetinin, ana muhalefet partisi tarafından yapılan “üniversitede türban sorununu birlikte çözelim ama ‘bunun arkasından ilk-orta öğretim ve devlet dairelerinin gelmeyeceğinin’ garantisini verin” teklifini elinin tersiyle itmesi ve aynı sırada “8 yıllık eğitim”in de “3+3+2” haline çevrilmek istenmesi düşünülmelidir. Acaba ilk ve orta öğretimle ilgili ne gibi planlar var ki birdenbire 8 yıllık eğitim yine rahatsız etmeye başladı? Kime ne zararı dokunuyor ki kafayı bir kez daha buna taktılar? Bunların uzun uzun tartışılması, gözlerden kaçırılarak yine ‘oldu bitti’ye, emrivakiye getirilmemesi gerekiyor.
Zira sıra “okullarda türban” tartışmasına geldiği gibi “laik rejimlerin çoğunda, farklı inanıştaki vatandaşların baskıdan korunması, devletin de tüm din ve inanışlara eşit mesafede durması gereği olarak devlet alanlarında dini kıyafet kısıtlaması” öyle bir hale getirildi ki adeta sadece Türkiye’ye ve sadece türbana özgü bir karar... Oysa tek bir dinin, tek bir mezhebine ait kıyafete ayrıcalık tanınması tümüyle eşitliğe ve laikliğe aykırıdır ama bunları hukukçuların ve siyaset bilimcilerin anlatmasına fırsat verilmeyince biz anlatmak zorunda kalıyoruz. Her neyse, “devlet özür dileyecek” tarzı açıklamalar yapan Muş Alpaslan Üniversitesi’nin Prof olan rektörüne de anlatmak gerekiyor, bugüne kadarki uygulama kafadan yapılmış olsaydı AİHM davaları kabul ederdi. Hiç mi duymamış, yoksa ikbal uğruna mı yanlış konuşuyor?
CUMHURA KISITLAMA
Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım da İngiltere’de konuşmuş ve “ilköğretimde türban isteyen öğrencilerle ilgili” bir soruya “ilkokul öğrencisi kendi isteği ile başörtüsü takmaz, zamanı gelince kararını verir” demiş.
Şimdi demokrasiyi “kuralsızlıklar, yasaksızlıklar rejimi” zannedenleri de benzer açıklamaları “türbansız bir kadın” yaptığında hemen türban üzerinden onun inancını sorgulamaya başlayan ukalaları da kızdıracak bu sözler... Ayrıca Başbakan CHP’nin birlikte çözme teklifini reddettikten sonra “cumhura hiçbir yerde kısıtlama olamaz” demişti, o da kızacak. Ama madem ki söylendi o zaman Cumhurbaşkanı’nın eşine bende iki soru sormak isterim ki İngiliz gazeteciler bilse mutlaka sorardı; Hayrünnisa Hanım çok genç yaşta evlenirken türbana geçmeye kendisi mi karar vermişti yoksa bir baskı olmuş muydu? İlköğretimde kendi isteğiyle başörtüsü takamayacak olan kızlar ortaöğretimde yeterli olgunluğa erişmiş sayılır mı?
Bence Hayrünnisa Hanım’ın sözlerine rağmen yakında bu tartışma nasıl olsa yapılacak.
Baykal’a düşen görev!
Haberin Devamı

