Ortada son derece önemli ama üstü başarıyla örtülüveren böylece de halkın dikkatinden kaçırılan bir durum var. Öylesine önemli ki Türkiye’nin çok yakın geleceğinde olacak büyük bir değişikliğin taşlarını döşüyor... Kısaca bakalım tabloya; BDP ve PKK’nın başı Öcalan defalarca “istekleri yerine getirilmediği takdirde terörün devam edeceğini” söylediler. BDP bazen “silahların susması için barışın hükümet barışın önünü açmalı” gibi sözlerle daha örtülü bazen de “ülkeyi cehenneme çeviririz” diyerek açıkça terörle tehdidi sürdürdü. Öcalan’ın referandum öncesi ve sonrasında “talepler konusunda ilerleme olmazsa Ekim sonunda terör yeniden başlar, ben de karışmam” anlamındaki açıklamaları aynı şekilde gayet açık ve netti, nitekim Ekim’in son günü Taksim’de terör saldırısı oldu.
Şimdi bu saldırıdan sadece iki gün sonra birdenbire “PKK’nın eylemsizlik kararının genel seçimlere kadar süreceğini, Öcalan’ın birden fikir değiştirerek ‘olumlu adımlar beklenmektedir, eylemsizliği uzatın’ dediğini” duyuyoruz. Eski DTP eş başkanı Aysel Tuğluk o arada “Devlet yetkilileriyle bir kez daha görüşme gerçekleştirildiğini, görüşmenin çok önemli olduğunu, niteliksel ve ciddi bir görüşme olduğunu” açıklıyor. BDP “İmralı’daki Parti Merkezi”nden önceden defalarca haberi verilmiş olan terör saldırısına da “provokasyon” diyerek geçiştiriyor, sanki o saldırı hiç olmamış gibi mutlu, mesut konuşmalar yapılıyor ve olay kapatılıyor. Peki bu kadar önemli görüşmelerde neler söylendiğine neden hiç değinen yok, ortaya çıkan dehşet verici tabloyu kim açıklayacak?
KRAL ÇIPLAK
Herkes pek ılımlı, pek olumlu havada konuşmalar yaparken kim “kral çıplak” diyebilecek? Ama kral çıplak, hem çok çıplak, hem de birçok nedenle çıplak... Bir kere Aysel Tuğluk’un sözleri de, Başbakan’ın sözleri de “devletin terör örgütüyle temas”ı uzun süredir yürüttüğünü gösteriyor. Bu arada örgütün kanlı katliamları sürdüğüne göre devlet o uzun süreçteki temaslarda başarısız olmuş demektir. Peki şimdi iki gün içinde hangi söz verildi ki Öcalan ve BDP aniden ağız değiştirdiler ve saldırının hemen arkasından Ahmet Türk’ün “silahların susmasını isterken barışın önünü kapatırsak mesafe alınmaz” sözlerindeki barışın önü açıldı, asla beklemeyeceğini bildirmekte olan Öcalan ağız değiştiriverdi? Taksim saldırısının ertesi günü yazımın başlığı ‘Taksim’de yeni anayasa terörü’ idi ki olay aynen budur, Taksim terörü yeni anayasa nedeniyle yapılmıştır. Öcalan ile BDP’nin “Güneydoğu’da özerk Kürdistan”dan başlayan ve hepsi önce “Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin değiştirilmesini” gerektiren talepleri açıkça belliydi, Taksim’deki eylem “Öcalan’ın tehditlerinin gerçekleşeceğini, örgüt üzerindeki gücünü” anlatmak üzere yapıldı. Aynen Habur’dan onun çağrısıyla gelen PKK’lılar gibi... Ama eğer PKK “Öcalan’ın daha önce dediği gibi hükümetin oyalamayıp bunları hemen gerçekleştirmesi için” terör saldırılarını sürdürseydi iktidar partisi Anayasa’da “nelerin verileceğini” açıklamak zorunda kalacak, bunun sonucunda şüphesiz kendi tabanının bile tepkisiyle karşılaşacak, oyları ciddi şekilde düşecekti. Oysa “PKK’nın taleplerinin seçimden sonra karşılanacağı” söylenirse terör örgütü kesin bir söz karşılığında birkaç ay daha bekler değil mi efendim? Zaten kış da geliyor, teröristin saklanma mevsimi, bir taşla kaç kuş!
ABD SALDIRIYI BİLİYORDU!
Dün Cumhuriyet gazetesinin manşetinde “ABD Büyükelçiliği’nin kendi vatandaşlarını Cumartesi gecesi Taksim’de yapılacak ‘Cadılar Bayramı partisi’ne katılmamaları için uyardığı, böylece bir anda ABD’lilere ait bütün rezervasyonların iptal edildiği” haberi vardı. Haber, partinin organizatörü Özcan Işık tarafından verilmişti ve Işık “ertesi sabah saldırıyı duyduklarında şok olduklarını, ABD’lilerin bunu önceden bildiğini” söylüyordu. Bu ne alçakça bir tezgahtır düşünebiliyor musunuz; ABD’si de AB’si de “Güneydoğu’yu içine alan Kürdistan”ı kendi çıkarları açısından (hem ABD’nin Kuzey Irak’ta çıkacak sorunları bu şekilde Türkiye’ye yüklemesi hem de bölünmüş bir ülkeyle başa çıkmanın kolaylığı) destekliyorlar, büyük ihtimalle bu söz çok önceden PKK’ya verildi ve her zamanki gibi onların çıkarları için terör, ölüm ve her şey geçerli... Öte yanda Türk Hükümeti de “seçimden sonra bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini” millete açıklamıyor.
MİLLİ İRADE GERÇEĞİ ÖĞRENSİN
Hükümet önce; terörü bildiği halde neden sustuğunun hesabını ABD’ye sormak, sonra da dış destekli terör eylemlerinin durması karşılığında “PKK’ya hangi sözün verildiğini, ne karşılığında eylemsizliğin uzatıldığını, kısacası yeni anayasada neler olacağını” halka mutlaka açıklamak zorundadır. Bu nasıl bir demokratik rejim ki ülkeyi yönetenler en önemli adımları emrivaki olarak atıyor ve toplumu oldu-bittiye getiriyorlar, şimdi de devamlı her konu “2011 seçimlerinden sonra”ya bağlanıyor. Oysa seçim bir kader kısmet oyunu değildir, millet “bölünme” konusunda da, “dini kıyafetlerin tüm alanlarda serbest bırakılması” konusunda da yapılacakları seçim öncesinde öğrenme hakkına sahiptir. Bu yazıda “yeni anayasanın neden gizlendiğini” kendi düşünceme göre açıkladım, bu konuda açık ve net bilgi verilmediği takdirde “iddiamın doğrulandığını” kabul edebiliriz.
Sağlık Bakanı “kadınla tokalaşmıyor” mu?
Birçok konuda hükümet üyelerinin “çok yadırgadık” açıklamaları duyuluyor ya aslında yadırgamadan söz etmeye başlayınca hiç sonu gelmez. Hepimiz neleri neleri fena halde yadırgıyor ve ‘gulp’ diye yutmak zorunda kalıyoruz. Mesela bu; Köşk’te orada buradaki resepsiyonlara, yemeklere, toplantılara, yurt dışı gezilere davet edilen gazetecilerin (genel yayın yönetmenleri dışında) hep aynı isimler, hep iktidarın istediklerini yazıp söyleyen isimler olmasını, eleştiri yapan tek bir kişiye 8 yıldır tek bir davet yapılmamasını yadırgıyoruz, zira artık iyice netleşen bir durum var. Bence son olarak en yadırganacak olay Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Köşk’teki 29 Ekim resepsiyonunda Hayrünnisa Hanım’ın elini sıkmamasıydı. Bakanlıktan yapılan açıklamada bunun nedeni için “protokol akışından kaynaklanmış anlık bir durum” deniyor ama özellikle de ‘istenen her konuda uygun bir açıklamanın mutlaka bulunduğu’ bir dönemde hiç mi hiç inandırıcı değil. Dün bu nedenle gazetelerde yayımlanan fotoğraflarda Bakan’ın önü ve arkası bomboş, insanlar kapıda durdurulmuş, onun geçmesini bekliyorlar, yani bir acele, sıkışıklık filan söz konusu değil. O zaman “el sıkmayı önleyen” bu protokol akışı neyin nesidir? Aslına bakarsanız resepsiyona hiç gitmemekten çok daha garip, anlaşılmaz olan bu davranışa Cumhurbaşkanı Gül ve eşi de “yadırgayan bir bakış” bile fırlatmadıklarına göre durumun biliniyor olabileceği geliyor akla; acaba Sağlık Bakanı kadın eli sıkmıyor mu?
“İnanışım gereği kadın eli sıkmıyorum” diyenler de var ama bir bakan, üstelik bir doktor bu anlayışta olabilir mi? Olabiliyorsa kadın hastalarına nasıl baktı? Doğrusu cevabını birçok kişi gibi ben de merak ediyorum, Bakanlık Basın Müşavirliği son günlerde çekilmiş bir ‘kadınla tokalaşma’ fotoğrafı yayınlatırsa bu konu anlaşılır. Önemsiz değil, tam aksine çok önemli çünkü!

