PKK dün sabah Taksim’de 32 kişinin yaralandığı canlı bomba saldırısını üstlenmedi, bir sözcüleri “bizim haberimiz yok” dedi ama görünen köy kılavuz istemez tabii. Öcalan daha Eylül başında “Size referandumdan sonra 7-8 gün zaman veririm, taleplerimiz yapılmadığı takdirde olacaklara karışmam” diye tehdidini savurmuştu.
O günlerde en önemli şey “yüksek yargının ele geçmesi” olduğu için kulak asılmadı. Kısa süre önce
Öcalan “ay sonuna kadar size zaman” tehdidini tekrarladı, iktidar bu kez de “Çankaya’da türban” tartışmalarıyla meşguldü yine umursanmadı. PKK’nın “tek taraflı ateşkes” dediği süre de dün bitti, bu durumda ne eylemin, ne de “kimin yaptığı”nın tartışılacak hali kalmış mıdır?
Bunu “Provokasyon” diye veya “kalkınmış modern Türkiye’nin engellenmesi, barajların engellenmesi” diye değerlendirebilir misiniz, tabii ki bu gerçeği saptırmak olur, yanıltmak olur. İstenen şey açıkça anlatılmıştır; “Türkçenin ‘ikinci dil’ olacağı özerk Kürdistan” talebi, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinde yapılması istenen “Türklük tanımı, kurucu unsur olma” gibi değişiklikler detaylarıyla hükümete bildirilmiştir (biz bile kaç kez duyduk) ve şimdi “artık bu işi savsaklamayın, yoksa terörü büyük şehirlere taşırız” denmektedir. Yani hükümetin “Yeni anayasa seçimden sonra hazırlanacak, tartışılacak” açıklamasına millet yine sussa ve bir seçime daha belirsizliklerle gitmeyi kabullense bile terör örgütünün susmayacağı ve daha aylarca beklemeyeceği ortadadır. Zaten BDP de “yeni anayasanın seçim öncesinde bitirilip açıklanmasını” referandum ertesinde istemişti.
Demek ki ne olacak; iktidar partisi bu süreyi kendi hesaplarına göre uzatma gayretinden hiç değilse “ülkenin vatandaşlarının canını korumak için” vazgeçmek, başlattığı “Kürt açılımı”nın arkasını getirmek, yeni anayasada neleri kabul edeceklerini açıklamak durumunda kalacak... Bir terör örgütünün baskılarıyla ve kanlı saldırılarını önlemek için onunla pazarlığa girişmek son derece acı, hele de Türkiye gibi “Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip” bir ülke için korkunç bir durum ama maalesef gelinen noktada bu yapılacak gibi görünüyor. Terör eylemlerinin gölgesinde, PKK’nın “önce silah bırakmasını, terörü bitirmesini” şart koşmadan, terör uzmanlarına bile danışmadan başlatılan açılım tartışmaları ve Öcalan tarafından açıklanan “pazarlıklar” sırasında; yapılanın yanlış olduğunu söyleyen, “bugünkü duruma gelineceği” uyarısı yapanlara, itiraz eden muhalefet partilerine “anaların ağlamasını istiyorlar, terör sürsün istiyorlar” diyenlerin şimdi başlatılan süreçte neler söyleyeceği merak konusudur. Devlet adamlığı ile “politikacılığın” farklılığı bu gibi olaylarda nasıl da ortaya çıkıyor!
Oktay Ekşi “gerekeni yaptı” ama...
Yılların deneyimine sahip, ülkenin en önemli yazarlarından biri, bir başyazar olarak maalesef ciddi bir hataydı Oktay Ekşi’nin yazdıkları... Ve bir özür yazısıyla telafi edilmesi de mümkün değildi, hangi hükümet olsa değildi çünkü gazeteciler de “sınırlarını bilmekle, o sınırları aşmamakla” yükümlüdürler. Basın etiğine, kurallarına bağlı kalmakla yükümlüdürler. Her ne kadar bazı gazete ve gazeteciler kural, etik takmadan bugüne kadar istedikleri kişi ve kurumlara ağızlarına geleni söylemiş, akıllarına geleni yazmışlarsa da, onlara ne dava açılmış ne işlerinden olmuş değillerse de basına kuralları ve etiği hatırlatan “Basın Konseyi”nin başkanı ve en büyük gazetenin başyazarı olan Oktay Ekşi’nin aynı hatalara düşmesi ve ağır bir hakareti kullanması büyük bir talihsizliktir. Evet, Türkiye’de hatanın, boşboğazlığın sınırı yoktur ve çoğu bırakın cezalandırmayı; ödüllendiriliyor ama bu durum maalesef ‘telafisi imkansız’ durumlardan biri ve evrensel basın kurallarını bilen, uzun meslek yaşamında bunlara bağlı kalmaya özen gösteren Oktay Ekşi de bunu hiç şüphesiz herkesten çok takdir ediyordur. Ona saygı duyan bir meslektaşı olarak “yıllarca çalıştığı gazetesinden böyle talihsiz bir olayla ayrılmış olması”nın beni üzdüğünü belirtmek isterim.
Dün baktım bazı meslektaşları “biz çirkinliği yapan herkese tepki gösteririz, ona da gösteriyoruz” diyor, aksi takdirde yapılandan çalıştığı gazete ve diğer yazarların da zarar göreceğini, aynı hatayla özdeşleştirileceklerini anlatıyorlardı. Çok doğru, bu genellemeler yapılıyor ve kişilerin hataları koca kurumların aleyhine kullanılıyor.
Bu etkileşme okuyucu için de geçerli, kişisel hatalardan yararlanarak kurumları yıpratmak isteyenler için de... Ama yukarda değindiğim gibi yine burada da ortaya çıkan bir çifte standart var; Bugüne kadar bazı bilindik gazete ve gazeteciler, bazı siyasetçiler istedikleri kişilere, devletin TSK gibi, Anayasa Mahkemesi gibi en önemli kurumlarına, rektörlere, Türkan Saylan gibi “sivil toplum abidesi” olmuş bir bilim kadınına ağızlarına geleni söylediklerinde (ki hayatını sağlığı pahasına bu ülke insanının gelişmesine adamış bu örnek insan için bazı internet sitelerinde en iğrenç yalanlar devam etmekte ve kimse sesini çıkarmamakta bu rezilliği durdurmamaktadır), manşetlerden ağız dolusu hakaretler savurduklarında, gazetecilere her tür hakaret, aşağılama reva görüldüğünde kimseden bir tepki duyulmuyor. Örneğin Tokat’taki PKK saldırısını örgüt üstlenene kadar geçen zamanda bunu TSK’ya yükleyen, ordunun “kendi askerlerini en alçak saldırıyla katlettiği” gibi görülmemiş bir suçlamayı ona yakıştıranlar daha hafif bir hakaret mi yapmışlardır? “Askerini satan, hatta arkadan vuran ordu” daha hafif bir hakaret midir?
Oktay Ekşi “doğru yol”u gösterdi ama hiç değilse bundan sonra herkesin aynı yoldan gitmesi, kişilere- kurumlara hakaret edenlerin hangi işi yapıyor olursa olsun istifa etmesi gerekir. Bazılarına sınırsız koruma sağlamak, görmezden gelmek kabul edilemez.
Taksim’de ‘yeni anayasa’ için terör!
Haberin Devamı

