Vekilini seçemeyen cumhur!

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan’ın Kızılcahamam’da yaptığı “bol cumhurlu” konuşmayı dinlerken de aklıma çelişkiler, sorular takıldı durdu. Soru sormaya programlanmış beyin de böyle çalışıyor işte ne yapacaksınız... Soru sormanız “cebren ve hileyle” engellense de soru üretimi bitmiyor. Başbakan Erdoğan yine sanki “devlet alanlarında dini simge ve ibadetlerin kısıtlanması” Türkiye’de keşfedilmiş gibi, demokrasi sınırsız özgürlük anlamına geliyormuş gibi bu kurallar Avrupa ülkelerinde ve ABD’de yokmuş gibi “cumhura ait hiçbir yer cumhura yasaklanamaz” diyor örneğin... O zaman niye her sıkıştığımızda AB’yi örnek gösteriyoruz? AİHM kararları neyi anlatıyor mesela?

“Milletin hakkına, hukukuna sahip çıkmak”tan söz edince bu kez; sözü edilen “millet” her yapılanı, her söyleneni onaylayan uyumlu(!) kullar demek herhalde diye düşünüyorum, zira sorgulayan, tartışan, tartıştıran, eleştiri getirenlerin millet değil illet olarak görüldüğü ve tasfiye edildiği ortada. O zaman, yine kafa karışıklığını önlemek için “yeni bir laiklik tarifi” gibi “yeni bir cumhur tarifi” de gerekiyor. Ve tabii bir de her hakkının düşünüldüğü söylenen cumhurun “kendi vekilini seçmesine izin verilmemesi” meselesi var. Bir numaralı demokratikleşme şartı olan “kendi milletvekilini seçme hakkı” bir türlü liderden alınıp halka verilmiyor. Herşeyi bilen, yüksek mahkemelere kimin üye seçmesine karar verecek kadar teknik hukuk bilgisine sahip olan cumhurun vekilini seçemeyeceğine, liderin daha doğru karar vereceğine(!) inanılıyor. Her nedense? Cumhurun bunu soracağı gün gelecektir herhalde.

İşte böyle arkadaşlar, bir “cumhur” lafı çok şey hatırlatıyor icabında!

*****

Özal konusu ve düzmece CD’ler!

İktidarın istediği şekilde konuşan ve davrananların kazançlı çıktığı, davranmayanların ise ‘alnının teriyle yaptığı işini bile kaybedebildiği’ ve türlü çeşitli sıkıntılarla karşılaştığı biliniyor. En iyi örneklerden biri referandum öncesinde “yüksek mahkeme üyelerinin Meclis çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek olmasının” bağımsızlık ve tarafsızlık sağlayacağını her fırsatta empoze ederek “beklenen hizmeti” fazlasıyla veren ve kendisine YÖK tarafından İstanbul Üniversitesinde özel kadro açtırılan “eski AYM raportörü” dür sanıyorum.Bu durum malum olduğuna göre yıllardır siyasette veya bir başka alanda önemli bir kazanç elde edememiş olan Ahmet Özal’ın iktidara yanaşmasının bir nedeni anlaşılabilir, nitekim “Barzani’yle iş görüşmeleri” filan yazılıp çiziliyor. Peki acaba son günlerde annesiyle birlikte “Özal’ın ölüm nedeni”ne kilitlenmelerinin arkasında ne var, bunu yapmaları kime ne kazanç sağlayabilir?

Tahminimin ‘bu olayın sonunda gelip orduya veya açıkça ordu denmese bile Ergenekon isimli pek esrarengiz, kimde ve nerede başlayıp nerede bittiği asla çözülemeyen örgüte fatura edileceği’ olduğunu daha önce yazmıştım. Son günlerde Ergenekon iddiasıyla içeri tıkılan ve aylar, yıllardır duruşma bekletilen askerlerle(özellikle denizciler) ilgili iddiaların düzmece olduğu, CD’lere özel olarak yerleştirildiği “bilirkişi ve TÜBİTAK raporlarıyla” ortaya çıkıyor (Emekli Dz Binbaşı Levent Pektaş ve teğmen Tarık Ayabakan davaları gibi.) Eğer böyle giderse aylardır mahkum hayatı yaşatılan ve onurlarıyla oynanan askerlere yapılan haksızlık toplum vicdanını fena halde rahatsız edecektir ki bu sorgulama işinin artık uzun sürelerle oyalanması da giderek zorlaşmaktadır. İşte tam bu sırada “Özal’ın ölümü ile ordu arasında bir ilişki” kurulması bugüne kadarki tutuklamaları, baskıları,haksızlıkları mazur gösterme açısından gayet yararlı olabilir. İnsanların “bakın sebepsiz değil bu yapılanlar, Özal’ın ölümünün arkasından da ordu çıktı” veya “Ergenekon çıktı” demesi az şey midir?
Ahmet Özal’ın, babasından bahsederken aniden Eşref Bitlis’in ve Uğur Mumcu’nun adına geçmesi, Güldal Mumcu’ya yaptığı “bunları araştırın” çağrısı hep aynı noktaya doğru ilerlediğini gösteriyor.Bu kadar boğuşacağına hala neden saç analizini yaptırmadığını bilen var mı?

DİĞER YENİ YAZILAR