Demirel’in anlattığı 12 Eylül’e ne diyeceksiniz?

Haberin Devamı

Bildiğiniz gibi ülkemizde darbe yapanlar, muhtıra verenler cezalandırılmıyor, mahkum edilmiyor ama yapmayanlar “gelecekte bir gün yapmak niyetindeydiniz” diye mahkum ediliyor. (Hatırlar mısınız bilmem, şüpheli diye sorgulanan bir kadına “Telefonda büyükhanım demişsiniz Büyükanıt’ı mı kastettiniz” diye sorulduğu, onun da “hayır kayınvalidemi” cevabını verdiği haber olmuştu.)
Sanki istendiği zaman şartları oluşturmak çok zormuş gibi, 12 Eylül darbesini “Ama efendim, 12 Eylül öncesinde şartlar çok kötüydü, kan akıyordu, sokağa çıkılamıyordu” mazeretiyle alkışlayanlar, övgüler dizenler, 27 Nisan muhtırasını ağzına almayanlar da nedense bu noktaları hatırlatanlara pek bozuluyorlar.

Kendileri henüz bir sonuç alınmamış soruşturma için “Eğer Ergenekon iddialarına inanmazsanız, ben de size Ergenekoncu derim” diye insanları TV’lerde şirretlikle etiketleme hakkını bulanlar, yazılmış hayali listelerin üstüne atlayarak meslektaşları için “İşte ordunun yararlanacağı isimler” diye karalama gayretinde bulunanlar 12 Eylül sonrasındaki hallerini, “darbe ve darbecisever”liklerini hiç de mahzurlu görmüyorlar.

Ne pişkinlik değil mi?

12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce Başbakan olan, buna rağmen darbenin ağır mağduriyeti kendisine yaşatılan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (Eko Enerji Dergisi’ne verdiği röportajda) dönen dolapları gayet net açıklayan bilgiler vermiş. Diyor ki; “Sıkıyönetim, Ecevit hükümetinin 78 senesi sonunda kurduğu bir olaydı. Türkiye sıkıyönetimlik hale gelmişti ve azınlık hükümeti Türkiye’yi bu batağın içinden çıkarmaya çalışıyordu. O zaman sıkıyönetim yöneticilerine ‘ne isterseniz verelim yeter ki akan kanı durdurun’ dedi ama yapmadılar. ‘11 Eylül gününe kadar akan kan 13 Eylül’de nasıl durdu’ diye sordum ‘yetkimiz yoktu’ dediler. ‘13 Eylül günü yetkiniz nereden çıktı’ dedim. Sıkıyönetimin bütün yetkileri vardı”...

Açıklamasının devamında; “Akan kanla darbeye meşru zemin yaratıldığını, askerin 12 Eylül öncesinde anarşiyi, terörü, soygunu önleme çağrılarına kulak tıkadığını yani tertibin organizatörü olduğunu” söylüyor.

ZARARSIZ (!) DARBE

“Kanlar akıyordu, çünkü Evren’in Çankaya’ya çıkması gerekiyordu. Bu kanların niye durmadığını biliyorlar ve bunun hesabını veremezler” sözleri, bugüne kadar 12 Eylül’ü “pek de zararsız hatta sevinçle karşılanan bir darbe” sayanları acaba hala hiç mi kendine getirmez, utandırmaz?

Darbe komuta heyetinin “12 Eylül darbesine 1 yıl önce karar verip, yeni yeni cinayetlerle olgunlaşmasını beklediği” itirafı da mı onları kendine getirmez?

Evren için ‘suç duyurusu’ yapıldı, “Mahkeme onu çağırıp hesap soracak” dendi ama arkası gelmedi. 27 Nisan’ın sorgulanacağı günün de asla gelmeyeceği gibi...

Şimdi, bu iki somut ‘darbe- muhtıra’ vakası ortada özgürce gezinir ve 3 maymunlar oynanırken ‘darbe yapılacaktı, şöyle böyle olacaktı’ diye yüzlerce insana duruşma beklettirmeye öfke duymak çok mudur? Ne acı, ne dayanılmaz bir çelişkidir bu, yazıklar olsun!

*****

Haydi değiştirin ifade özgürlüğünü!

Gerçekten de öyle, madem ki her şey yenileniyor, değişiyor, ifade özgürlüğünün günümüz Türkiye’sinde ne anlam ifade ettiğinin de iyice açıklanması şart oldu.
Bu ‘nasıl bir haktır, kimlerin kullanmasına izin vardır, kimlere yoktur, söylendiği gibi demokrasiyle ilgisi var mıdır, yoksa birileri bizimle dalga mı geçmektedir’ açıkça anlaşılmalı.

Zira örneğin Anayasa değişiklikleri Anayasa Mahkemesi’nde karar aşamasında iken neredeyse tüm hükümet üyelerinin hatta Mahkeme raportörünün “yargıyı etkileyecek” her türlü sözü, mesela birini alalım; “Anayasa Mahkemesi bunu onaylamazsa tarihi hata yapar, millet iradesine karşı gelmiş olur, ülke karışır” gibi telkinleri “ifade özgürlüğü”ne giriyor. (Ki bu baskılar kapatma davası sırasında da, Anayasa değişikliği sırasında da dava mahkemedeyken AB destekli olarak yapıldı. AB yöneticilerinin Mahkeme’ye hakaret ettiği bile görüldü ve ses çıkmadı.)

Bir yanda durum bu iken diğer tarafta CHP’lilerin Hanefi Avcı’yı Silivri’de ziyaret ettikten sonra “Emniyet artık devletin kontrolünde değil. Duyduklarımızdan dehşete düştük” gibi bir sözü “yargıyı etkilemek, kanuna aykırı davranmak” oluyor ve yasaklanıyorlar. Yüksek yargıya, orduya en ağır hakaretler ifade özgürlüğüne giriyor, Tophane saldırısı gibi bir dehşet olay “mahallelinin ifade özgürlüğü” sayılıyor ve suçlular serbest bırakılıyor ama üniversite öğrencilerinin gösteri yapması polis şiddeti, gözaltı ve yasal ceza ile karşılanan bir suç eylemi oluyor. Halka bir açıklama bile yapılmıyor.

Son olarak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner arasındaki “türban” polemiği ortada ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir problemin olduğunu gösteriyor. Arınç türbanın “insanın kendini ifade etmesi”, dolayısıyla bir ifade özgürlüğü olduğunu söyledi. Aynı konuşma içinde TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in “Türbanın sonunda kamuya gelmemesi mümkün değil” sözlerinin de ifade özgürlüğüne girdiğini göz ardı ederek; “İsmi Ümit ama ümitlerimi boşa çıkardı, sözlerini okuyunca tüylerim diken diken oldu. Özgürlükçü görünüyor ama arkadan korkularla, vehimlerle bendeki kredisini tamamen tüketmiş durumda” dedi... Oysa Ümit Hanım Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşlarından birinin temsilcisi ve sözleri bu kuruluşun görüşünün ifadesi...

Bülent Arınç’ın konuşmasına göre, acaba özgürlükçülüğün ve ifade özgürlüğünün gereği, ciddi adımların atılması sürecinde hiç endişe, korku belirtmemek midir? Öte yanda Başbakan Yardımcısının böyle bir açıklaması gerek bu kuruluş, gerekse diğer sivil toplum kuruluşları (ve herkes) üzerinde “Aman görüş bildirip de kredimizi tüketmeyelim, özgürlükçü görüntümüze de halel gelmesin. Ne olur ne olmaz, bak kredisi tükenenlere neler oluyor” tarzında bir baskı oluşturmayacak mı?

Bence gerçekten de ifade özgürlüğüne yeni bir tanım bulmanın zamanıdır, eskisiyle yürümeyeceği ortada çünkü!


DİĞER YENİ YAZILAR