Mahalle baskısı yalnız öğrenciye mi?

Haberin Devamı

Okurlarımızın çoğu “yeter artık, başka konu yok mu, sadece türbandan söz ediliyor” demekteler ve haklılar da ama konu önemli ve YÖK Başkanı’nın müdahaleleri, açıklamaları tartışılmayacak gibi değil. Ayrıca tartışmaya daha şimdiden ilköğretim okullarının ve devlet dairelerinde çalışanların da dahil edilmesi ayrı bir önemli tartışma konusudur.
Bazı okurlar “türban işi kaç yıllık konu? 50 hatta 20-30 yıl önce bu tarz bir türban mı vardı, o zamanki kadınlar Müslüman değil miydi” diye soruyorlar ki o da ayrı bir tartışma konusudur, bu tarz bir baş bağlamanın yıllar önce Refah Partisi döneminde özel olarak birileri tarafından öğretildiği ve kadınlara, genç kızlara empoze edildiği o birileri tarafından yazılmış, anlatılmıştır. Ama unutuluyor ve madem ki bugün “inancım için türban takıyorum, okumak istiyorum” diyen öğrencilere çözüm aranmaktadır, tartışmak kaçınılmazdır. Ama bu tartışmanın popülizmden, tribünlere oynamaktan uzak şekilde, tüm boyutları ve olayları ortaya koyarak yapılması gerekir.

Örneğin ortaya çıkıp “laik rejim gereği herkes tüm özgürlüklere sahip olmalı” diye görünüşte çok özgürlükçü ama temelde yanlış laflar edeceğinize “Türkiye’ye özgü bir laiklik tarifi yapılsın, gerekiyorsa laik devletten vazgeçilsin” demeniz gerekir çünkü laikliğin; devletin din ve inançlara eşit yaklaşımının anlamı bu değildir; “inancı gereği türban takan” kadınlara üniversitede özgürlük tanınıyorsa, “inancı gereği farklı dinsel giysiler, örneğin çarşaf giyenlere” de (rozet takılıyorsa izin neden verilmiyor), tüm din ve inanışların dini simge ve giysilerine de aynı özgürlüğün tanınması demektir her şeyden önce... Ama nedense (!) konuşan siyaset bilimci ve hukukçular bunu hep es geçiyor. Aynı şekilde laiklik “azınlıkta olmaları durumunda bile diğer inanışlar üzerinde, aynı dinden olup da o dini simge ve kıyafetleri kullanmayan vatandaşlar üzerinde en ufak bir baskının olmamasını devleti sağlaması” demektir.

YÖK BAŞKANI DEVLET Mİ?

Ki tam bu noktada devlet olarak ortaya YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın çıktığını görüyoruz. Onun, tam iki parti bunun tartışmasını yaparken ortaya fırlayıp ‘insiyatifi iktidar ve muhalefet partilerinden alması’ ve diğer kurumların yöneticilerine ‘ağzını açar açmaz dört koldan haddi bildirilirken’ onun bu kadar fütursuz davranmasına susulması akla soru işaretleri getirir. Örneğin; acaba CHP’nin her seçim öncesinde propaganda olarak kullanılan, siyasi istismar malzemesi yapılan bu konuya artık ortak bir çözüm aranması için yaptığı teklifin önünü kesmek, “bakın onlara bırakmadık, biz çözdük bile” demek midir anlamak zor. Ama bir nedeni olduğu kesin, aksi takdirde AYM ve Danıştay kararlarını yok sayarak ve ayrıca Meclis’ten önce öne atılmasına tepki gelirdi.

AVRUPA’NIN EKSİKLİĞİ (!)

Şimdi YÖK Başkanı ‘üniversitelerde baskıların ortaya çıkmamasının garantisi’ olarak da kendisini ve YÖK’ü gösteriyor, “Garanti ediyorum, başörtüsüz öğrenciler bizim güvencemiz altında” diyor. Demek ki bu kuralları sözleşmelere, yasalara koyan Avrupa ülkelerinde bir Yusuf Ziya Özcan olmadığı için onlar bu kadar kolay çözememişler, yaşanan örnekleri inceleyerek, tüm ihtimalleri düşünerek uzun çalışmalar yapmak, bilimsel belgeler hazırlamak gereği duymuşlar... Türkiye’de daha önce serbest bırakıldığı zaman da ihtimaldir ki yine bu nedenle sorun çıkmış ve tekrar kısıtlama getirilmişti, Özcan’ın garantisi ve her dem destekçi köşe yazarlarının popülist görüşleri o zaman olsa (!) gerek kalmazdı herhalde...

Bu noktada bazı gazeteci ve bilimcilerin “Baskı ortaya çıkarsa o zaman da başı açıkların hakkını savunuruz” sözleri de oldukça iyimser. Bunları söylemeden önce; bugün halihazırda ‘medyadan sivil toplum kuruluşlarına, yargıdan üniversitelere ve herhangi bir konuda karşı görüş açıklayan herkese yapılan baskıların durdurulamamasına, toplumun korkudan konuşamaz hale gelişine bir çözüm savunmayı deneseler daha iyi olmaz mı?

Öyle bir durumda kendilerinin dinleneceğine dair bir güvenceleri var mı? Tabii ‘YÖK Başkanı dışında’ demek lazım.
Umalım da gelişmeler onları haklı çıkarsınÖVelakin türban daha önce serbest bırakıldığında tek baskı öğrencilere yapılmamış, inanç ve ibadetleri temel alan; iftar ve namaz vakti ders olmasın, kız ve erkeklere ayrı sınıflar açılsın, kız öğrencilere erkek hocalar ders vermesin türü istekler, din temelli çatışmalar çıkmış, bunlar TV’de de öğretim üyeleri tarafından anlatıldı. Acaba YÖK Başkanı benzer olayların çıkmamasını nasıl sağlayacak, üniversitede benzer taleplere ve bunların şiddet olaylarıyla desteklenmesine nasıl bir çözüm bulacak? Bunlara da “siyasi partilerden önce” el atar ve açıklarsa öğretim üyeleri mutlu olacaktır sanıyorum.

*****

Fatmagül’deki durum yok artık, tecavüzcü cezalandırılacak!

Siyasi kavgalardan, olaylardan fırsat bulmak mümkün değil ama toplumun kanayan yarası olan “kadın ve çocuk tecavüzleri” ile “bunların suçlularına hak ettikleri cezaların verilmemesi” artık bir gün bile zaman kaybetmeyecek kadar önem taşıyor. Ayrıca tecavüz konusunda “Fatmagül’ün Suçu ne?” dizisindeki yanıltıcı durumun potansiyel suçlulara cesaret verebileceği gibi çok ciddi bir ihtimal de var ortada.

***

2003 yılında gazetelerde bu konu ile ilgili olarak çıkan tüm haberlerin küpürleri var elimde, onları inceliyorum. Yasaları hazırlayan iki hukukçu profesörün bana açtığı, o günün parasıyla 150 milyarlık davaları (ki bugüne kadar bir gazeteciye açılmış en yüksek tazminat ve ceza davalarıydı) anlatan haberler bunlar...

Davalar çok daha önce, 2002 öncesinde “Medeni Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nda yapılacak değişiklikler tartışılırken” yazdığım yazılar nedeniyle açılmış,aralarında eski Bakan Önay Alpago, o sırada KADER Başkanı olan Hülya Gülbahar, Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci, Mor Çatı Kadın Sığınağı’nın kurucusu Avukat Canan Arın’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda avukatın gönüllü olarak beni savunması sonucunda hemen hepsi kazanılmıştı. Duruşmalar sırasında halkın adliye koridorlarını doldurarak verdiği destek de gazete manşetlerinden verilen fotoğraflarla belgelenmiştir. (O yıllardaki toplum duyarlılığı ve tepkileri , STK’ların özgürce görüş açıklaması, onlara verilen önem bugün var mı?)
Davaların kazanılması,zafer aslında kadın haklarının, kadın davasının zaferiydi. O hukukçular (ve bizler, bir avuç kadın gazeteci) yıllar boyu bu haklar için mücadele vermiş ve çağdışı yasa maddelerinin getirilmesine engel olmuşlardı. Bu mücadelenin en önemli nedenleri arasında; Medeni Kanun’da; “boşanma sırasında kadın ve erkeğin edinilmiş malları eşit paylaşımı”nın sağlanması, TCK’da ise; “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası olup olmadığına bakılması” ile “toplu tecavüz olaylarında, tecavüzcülerden birinin mağdurla evlenmesi durumunda hepsinin cezadan kurtulması” maddelerinin önlenmesi vardı.

Ve sonuçta bu insanlık dışı maddeler ceza kanunları arasına giremedi. Bugün “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisindeki toplu tecavüz olayında “tecavüz mağduru tecavüzcülerden biriyle evlenince diğerleri serbest kalır” durumu artık Türk yasalarında yoktur. Tecavüz suçu artık “şikayete bağlı bir suç” değildir, mağdur şikayetten vazgeçse de yasa suçluların cezalandırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Çocuk tecavüzlerinde ise “çocuğun rızasını arama” şeklindeki skandal mazeret ortadan kalkmıştır. Bu maddeler TCK’yla birlikte 2004’te kabul edilip 2005’te uygulanmaya konmuştur.

Peki o halde Mardin’de 13 yaşındaki kız çocuğa tecavüz eden 28 kişi nasıl cezasız kurtulabildi? Bu karara neden olan savcı ve hakimler suç mu işledi? Yarın Türk Kadınlar Birliği Başkanı, avukat Sema Kendirci’nin bu konudaki açıklamasını yazacağım.

DİĞER YENİ YAZILAR