Önce hoşlanmadıkları gazeteciler “darbeci” diye içeri tıkıldı, yıllar geçti hala bunu kanıtlayacak deliller ortaya konamadı. Sonra ülkenin en değerli bilim adamları, hukukçuları, sivil toplum önderleri, Cumhuriyetçi rektörleri darbeci ilan edildi. Kimi tutuklandı, kiminin evi hallaç pamuğu gibi atılıp üstüne “darbeci, Ergenekoncu” etiketi yapıştırıldı. Hoşlanmadıkları TV programları bile kaldırıldı.
Aman biz de en hafifinden “etiketlenmeyelim”, “daha da ileri gidip içeri atılmayalım” diye üniversitesinden sivil toplumcusuna kimsenin sesi çıkmaz oldu.
Konuşana kızdılar, tarafsız kalana kızdılar... “Karşımıza geldiğinizde biz de size ona göre davranırız” dediler. “Bertaraf olursunuz” dediler... Bir yanda bunlar olurken, öte yanda “demokrasiden, daha çok demokratikleşmeden, insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden, Batı’daki çağdaş ülkelere benzemekten” söz etmeyi sürdürdüler. Olup bitenlerin hiçbiri akıl alır şeyler değildi.
Şimdi referandum öncesinde “Hayır” diyecek milyonlarca vatandaşın toptan darbeci ilan edildiğini duyanlar kulaklarına, gözlerine inanamadı. Başbakan Erdoğan’ın “Hayır diyenlerin darbeci zihniyeti savunduklarını düşünüyorum. Darbeye karşı olanlar nasıl olur da darbe zihniyetinin ortaya koyduğu bir Anayasa’yı destekler” sözü aslına bakarsanız oy vermeye 2 gün kala “Neden ‘Hayır’ demek lazım” sorusunun cevabı gibi...
Demokrasiye, düşünce ve ifade özgürlüğüne inanan hiç kimse, hele de bir başbakan topluma böyle bir baskı yapmaz. Daha önce “Hayır diyenlerin aklından zoru olduğunu” söyleyen parti mensupları da çıkmıştı ki bunların hiçbirinin benzerine ne bir başka ülkede, ne de bugüne kadar Türkiye’de rastlanmış değildir.
Başbakan’ın “darbeye karşı olduğunu söyleyenler nasıl olur da darbe zihniyetinin ortaya koyduğu bir anayasayı destekler” cümlesine bir bakalım.
12 Eylül Anayasası bugüne kadar 17 kez (80’in üstünde madde) Meclis’te uzlaşma ile değiştirildi. Yani birçok maddesi daha demokratik hale getirildi. İçine “kadınlar, çocuklar, engelliler, şehit aileleri, gaziler” dahil olmak üzere pozitif ayrımcılık maddeleri eklendi (Burhan Kuzu da TV’de bunu kabul etti. “O maddeler bu pakette olmamalıydı” dedi).
Ayrıca bu anayasa 82 sonrasında referandumda yüzde 90’ın üstünde oyla kabul edildi. Bu nedenle o Anayasa’ya ‘darbeci’ demek milli iradeyi hiçe saymaktır.
12 Eylül’e dokunulmadı
Değişmesi gereken daha çok şey vardır ama bunlar bu Anayasa paketinde yazılanlar değildir. “Darbe anayasasını değiştiriyoruz” diyebilmek için oraya demokratikleşmeyi sağlayacak seçim sistemi (lider yerine milletin kendi milletvekilini seçmesi), yüzde 10 barajı, dokunulmazlıklar konmalı, 12 Eylül Anayasası ile gelen YÖK’ün kaldırılması, 12 Eylül Anayasası ile gelen “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşarın kaldırılması” sağlanmalıydı.
Oysa binlerce kez söylenmesine, medya, hukukçular, muhalefet partileri devamlı tekrarlamasına rağmen bunların hiçbiri yapılmadı.
İktidar partisi, kendisine avantaj sağladığı için 12 Eylül Anayasası’nın en büyük zararlarını orada tuttu, korudu.
27 Nisan’a değinmeyenler!
“Hayır” oyu verecek milyonlarca vatandaşı “darbeci” ilan edebilmek için 12 Eylül Anayasası’nda hangi önemli değişikliği yapmışlar ki? Bu vatandaşlar hangi nedenle “darbeci” ilan edilebiliyor ki? Gerçekten, söyleyip çekilmek yerine bunları millete açıklayarak konuşmaları gerekir.
Ve son soru; ‘Hayır’ oyu verecekler darbeci oluyorsa, 27 Nisan muhtırasını veren şahsı koruyup kollayanlar, bütün tepkilere rağmen asla ağızlarına “27 Nisan’ın sorgulaması yapılacak” lafını almayanlar ne oluyorlar acaba? Darbeci, muhtıracı zihniyeti desteklemek bu değilse nedir?
YSK kasten mi susuyor?
DSP ile CHP “referandum sonunda oyların bilgisayarla toplanma sürecini izlemek istediklerini” açıklayarak bu talebi günler önce Yüksek Seçim Kurulu’na ilettiler.
Bu süreçte hile iddiaları özellikle belediye seçimleri sonrasında sıkça dile getirilmiş, seçmenlerin ve partilerin kafasında soru işareti oluşmuştu... Bu soru işaretleri şimdi referandum için de aynen duruyor.
Peki, DSP ve CHP’nin “bilgisayarla toplamaları izleme” taleplerinin cevabı neden hala verilmedi? Uzun uzun, haftalarca düşünmeyi gerektiren bir soru mu bu? Milletin bu cevabı alma hakkı vardır ve bu bir devlet kurumu olan YSK için tercih değil, zorunluluktur.
Referandumdan önceki gün cevabı vermedikleri takdirde YSK’nın güvenilirliği de bir başka soru işareti taşıyacaktır.
“Bir kasette duman...”
Deniz Baykal’ın “istifa etmesi gerektiğini” medyada ilk söyleyen kişi benim. O anda programıma katılan hukukçulardan da, yüzlerce CHP’liden de tepki almıştım, bunun “gizli kamera olayına prim vermek olacağını” söylemişlerdi ama bence yapması gereken buydu ve Baykal iki gün sonra istifa etti.
Uzun ve dürüst bir siyaset hayatından sonra böyle bir ayrılış elbette üzücüydü. Bununla birlikte bir partinin, hele de iktidar alternatifi durumundaki ana muhalefet partisinin genel başkanı öyle bir durumda o makamda kalmamalıydı.
Değerler açısından da kalmamalıydı, siyasi olarak mutlaka parti aleyhinde kullanılacağı için de kalmamalıydı. Nitekim Hüsamettin Cindoruk gibi deneyimli siyasetçiler de aynı noktaları açıkladılar. Ve aylar sonra Baykal’ın konuşmasına kızan Başbakan Bursa mitinginde ona “Bir kasette duman oldun gittin” lafını söyleyiverdi. Eğer Baykal hala genel başkan durumunda olsaydı çok daha fazlası söylenecekti.
Bilmem şimdi neden “istifa etmeli” dediğim anlaşılabiliyor mu?
Zülfü Livaneli efsanesi!
U2’nun solisti Bono, birlikte sahneye çıkmaya ikna ettiği Zülfü Livaneli’ye gösterilen sevgi ve ilgiye, binlerce kişinin onun şarkılarını ezbere bilmesine şaşırmış. “Titredim” demiş.
Bence Zülfü Livaneli’yi daha iyi tanısa şaşırmazdı. Onun Türkiye’nin efsane sanatçılarından biri olduğunu, müziğe bir ömür verdiğini, şarkılarının halk ezgisi haline geldiğini bilirdi. “Dünyanın en ünlüsü”nün yanında bile o Türk toplumu için “daha büyük star”dır. Başarılarıyla gurur duyuyoruz!

