Türban kavgası için “sözleşme”ye bakın

30 Ağustos 2010

Elbette referandumda ve seçimde türban konusu sık sık kullanılacak, çünkü dindar insanların oyunu kapmak için en kolay, en simgesel malzeme durumunda... Ve kullanılıyor da...AKP sürekli olarak “Siz türbanı istememiştiniz”... “Bir gazete ‘411 el kaosa kalktı’ yazmıştı” vs diye suçlamaya kalkınca CHP de “Türbanı biz çözeriz” diye çıkıyor.Sanki türban veya bir başka dini kıyafetin devlet alanlarında kullanımı ya da ibadetlere devlet alanlarında izin verilmesi Anayasa ile ilgili bir mesele değil de kendilerine ait bir kararmış gibi paylaşamıyorlar.“Türban için ‘şöyle bağla, böyle bağla’ deniyor mu? Diğer kıyafetler için streç, askılı, askısız giyin deniyor mu? Özgürlüklerin bu şekilde sınırlandırılmasının kimseye bir hak getirdiğini söyleyemezsiniz. Onun özgürlük alanını serbest bırakın. Bu bir inanç özgürlüğü. ‘Ben inancımdan ötürü örtünüyorum’ diyorlar” açıklaması yapmış.Artık türbanın altına da streç pantolon, kısa kol bluz giyen kadınların sayısı az değil, bu bir yana... Laik devlet yapısında, devlet alanlarında dini simge ve kıyafet dışında normal uzun elbise, uzun kol kıyafet, her tür kıyafet zaten serbest.Bu kıyafetler hiç kimsenin inancını, görüşünü belli etme veya çoğunluk haline geldiğinde diğer vatandaşlar üzerinde baskı unsuru oluşturma durumu yaratmadığı için serbest...Laik, yani ‘her dine, inanca eşit mesafede duran’ devlete ‘belli bir dine ayrıcalık tanıyormuş’ görüntüsü vermediği için serbest...İNANCINDAN DOLAYI ÖRTÜNMEBaşbakan türbanlı kadınların “Ben inancımdan dolayı örtünüyorum” dediğini hatırlatmış.“İnancından dolayı” yapılmış bir tercih özel kurumlarda sorun yaratmayabilir ama laik devletin kurumları her vatandaşa eşit özgürlükler tanımak, bazılarının baskı altında kalmasını önlemekle yükümlüdür.Tesettür giyiminin de kısa sürede nasıl baskıya dönüşebileceğini anlamak için şu anda Anadolu illerinde ve büyük kentlerin bir çok semtinde oruç, namaz, içki, türban-tesettür gibi konularda baskının ne boyutlara geldiğine bakmak gerekir.Aynı inanç özgürlüğünün “inancı için çarşaf giydiğini söyleyen” kadınların da hakkı olacağını düşünmek gerekir. (Mısır şu anda bu sorunu yaşamakta)Türban üzerinden iktidar kavgaları yaparken bu yasakların nedenini ve laikliğin olmadığı, Malezya gibi bazılarında ortadan kaldırıldığı diğer Müslüman ülkelerde baskıların ne halde olduğunu hatırlamak gerekir.BATIDA DA BÖYLE...Slogan konuşmaları dinlerken bu konuları iyi düşünüp doğru değerlendirmek zorundasınız.Şimdi Kılıçdaroğlu da, “Özgürlükleri sınırlandıramazsınız” diyen Başbakan Erdoğan da hemen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesini açıp okusunlar lütfen. “Batı’da da böyle” örneklerini sadece işimize geldiği zaman veremeyiz.Orada “özellikle nüfusunun çoğunluğu aynı dine mensup ülkelerde, diğer öğrenciler üzerinde bir baskı oluşmaması için üniversiteler kendi alanları içinde din ve ibadet özgürlüklerine kısıtlama getirebilir” diyor.Yalnız Türkiye için değil, Batı ülkeleri için de geçerli bir kural olduğuna göre Türkiye’de “Bir parti tarafından oluşturulmuş” havası yaratmak son derece haksız ve yanlış değil mi?Din sömürüsü yapan bir iktidara alternatif arıyorduk, bundan sonra din sömürüsü yapan bir muhafete de mi alternatif arayacağız?AKP de, CHP de referanduma onbeş gün kala din, inanç istismarı üzerinden siyaseti bırakıp millete neye oy vereceklerini anlatsınlar. Oylanacak olan Anayasa mı, AKP, CHP, MHP mi anlayamadık gitti!

Devamını Oku

‘Daha demokratik Türkiye için’ mi?

28 Ağustos 2010

Tüm gazetelerin arka sayfaları, tüm sokaklar, caddeler, duvarlar ‘Evet’ reklâmlarıyla, afişleriyle donatılmış durumda...Kadınlar, gaziler, çocuklar, engelliler, işçiler, memurlar... Bu tüm görme alanlarını kaplayan reklâmlarda hiçbir kesimin kullanılması unutulmamış.“Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru”, kesinlikle doğru olmamasına rağmen “AB standartlarında Anayasa Mahkemesi’ne Evet” unutulmamış.Geçenlerde bir gazetenin manşetinde “12 Eylül işkencecilerine Evet’i basacağım” diyordu.Bazı vatandaşlarımızın “Daha demokratik bir ülke için, hatta istikrarın bozulmaması için” dediklerini de duyuyoruz.Duyunca da “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” demek geliyor insanın içinden.Arkadaşlar, bu “daha demokratik” hangi maddeler nedeniyle olacak acaba?Eğer değişiklik paketi Meclis’e geldiğinde Deniz Baykal’ın AKP’ye “yüksek yargı ile ilgili 2 sakıncalı maddeyi ayırın, referanduma onları gönderin. Diğer olumlu değişiklikleri biz de destekleyelim Meclis’ten geçsin” dediği maddeler ise onların zaten referanduma gitmesine gerek yoktu. “Millet iradesi”ni dilden düşürmeyen hükümet o iradeye gerçekten güvenseydi kadınlar, gaziler, çocuklar, işçiler ve diğerleriyle ilgili maddeler şimdiye kadar çoktan kabul edilmişti. (Zaten bu maddelerin Anayasa’da yer alması da gerekmiyor. Yargıyla ilgili 2 maddeyi kabul ettirebilmek için vitrin süsü işlevi sağlıyorlar).Asıl tehlikeli olan yüksek mahkemelerin üyelerinin iktidar partisi ve cumhurbaşkanı tarafından seçilmesini sağlayacak maddeler.Bunlar referandumdan geçmezse, referandum ertesinde diğer olumlu maddeleri hemen tekrar Meclis’e getirerek kabulünün sağlanası son derece kolaydır. Bunu muhalefet partileri de getirebilir.Ve o iki maddenin kabulü asla daha demokratik bir Türkiye değil, tam aksine siyasi gücün her istediği yasayı veya Anayasa değişikliğini “Anayasa Mahkemesi denetimi de olmadan” yapmasını sağlayacak daha otok-ratik bir Türkiye ortaya çıkaracaktır.Asıl o zaman, bugün yapılan örneğin “Anayasanın değiştirilemez maddeleri değişirse sorun çözülür” yorumları gerçekleştiği zaman, olası hukuksuz gelişmeleri durduracak mahkemeler kalmadığı zaman istikrar tümüyle kaybolur. Bugünleri mumla ararız.DARBE, 12 EYLÜLBu Anayasa değişikliği ne darbe önleyici bir madde içermektedir, ne de kabul edildiğinde 12 Eylül darbesini yapanların ceza görmesini sağlayacaktır.Ben “bütün ailesi 12 Eylül’ün mağduriyetini yaşamış” biriyim. Eğer bu doğru olsaydı önce ben isterdim.Ama darbelere, çetelere karşı olduğunu tekrarlayan iktidar partisi bugüne kadar 12 Eylülcülerin de 27 Nisancıların da cezalandırılmasını ağzına almamışken, en deneyimli hukukçular 12 Eylül’ü yapanların cezalandırılmasının imkânsız olduğunu söylerken bunun zaten yapılmayacağını biliyorum.“Daha demokratik bir ülke için Evet diyeceğini” söyleyenler, bu değişiklik paketine “yüzde 10 barajının, milletvekilini lider yerine milletin seçmesini sağlayacak maddelerin, dokunulmazlık konusunun” neden alınmadığını hiç mi merak etmezler? Ve neden sormaz, sorgulamazlar?Bu onların vatandaşlık görevi değil midir? Her şey, en önemli adımlar bile sloganlara mı indirgenmelidir?Şimdi Başbakan “2011 seçiminden sonra yeni Anayasa yapılacak ve yine referanduma gidilecek” diyor.Acaba demokrasinin olmazsa olmazı; milletvekili özgürlüğü, dokunulmazlık ve yüzde 10 barajını mı kastediyor dersiniz?Hiç sanmıyorum. İktidarın işine yarayan maddelere yine dokunulmayacak, eğer bu referandumda “Evet” çıkmışsa Anayasa Mahkemesi denetimi tümüyle kalkmış olacağından keyfi birçok değişiklik (değiştirilemez maddeler dahil) yapılabilecektir.O noktadan sonra kimsenin itiraz edebileceği bir merci kalmayacağından ya her şey hazmettire hazmettire olup bitecek ve susulacak ya da ülke kaosa sürülenecektir.“AB’de böyle” masallarına da inanmadan iyi düşünün. Bu tren tek yön zira, dönüş bileti yok!

Devamını Oku

Türban ve af kavgası!

27 Ağustos 2010

Meydanlardan, TV’lerden referandum kavgası öyle “vur vur inlesin, çaresiz halk dinlesin” şeklinde gidiyor ki, anlayana aşk olsun.Örneğin “geçmişte ve gelecekte türban” veya “teröristlere genel af” söylemleri...Malûm, Türkiye’de konuşmalarda tutarlılık olması da gerekmiyor, aklına ne gelirse söyle... Nasreddin Hoca’nın “göle maya çalması” gibi bir şey... Hiç olmayacak bir şey de söyleseniz, ya tutarsa?Mesela halâ “Hukuk artık arka bahçe değil, milletin ön bahçesi olacak” diyor Başbakan.Neye dayanarak söylüyor, neyi, hangi olayı, kararı kastediyor, kimse sormadığı için devamlı tekrar var.Aslında bununla yüksek yargı kararlarını, özellikle Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ni kastediyor. HSYK’nın “hakim, savcı değiştirme yetkisini, Yargıtay’a, Danıştay’a üye seçme hakkını kastediyor.İyi ama bu kurum ve mahkemeler de-mokratik sistemi korumak üzere oradalar. Üyelerinin seçimi “halkı yanıltmak için söylenen gerçek dışı bilgilere rağmen” AB’nin önerdiği gibi yapılmakta.KAPATMA KARARI ÇIKMADIEğer Anayasa Mahkemesi birilerinin arka bahçesi olsaydı, 1’e karşı 10 oyla “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğuna karar verilen AKP için kolayca kapatma kararı vermeleri çok mu imkânsızdı?Hakkında böyle bir karar çıkan partinin halâ ülke yönetme, hatta ülkenin anayasasını tek başına değiştirme imkânına sahip olması diğer laik demokratik ülkelerde mümkün müdür?Eğer arka bahçe olsaydı, uzlaşma aranmadan, toplumun hiçbir kesiminin katkısı istenmeden (CHP’nin parlamentoda oy kabinine girmemesinin nedeni de buydu) hukuk devleti ilkesini ortadan kaldıracak değişiklikler yapılmasına izin verir, bu kaos ortamının sebebi olur muydu?NASIL AF ÇIKACAK Kİ? Diğer tarafta CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Teröristlere genel af”tan söz ediyor, Başbakan ise “Bu olamaz, önce ben izin vermem” diye karşı çıkıyor.Bir kere Kılıçdaroğlu veya bir başka lider “teröriste genel af” gibi bir söylemi ağzına alırken bunu nasıl yapacağını da açıklamalıdır.Yani “önce terör örgütü silâh bırakacak, uzun süre hiçbir saldırı olmayacak. Örgütün siyasi uzantısı ve kendisi terörü kullanan şantajlardan vazgeçecek” gibi... Ki bunların hiçbiri söz konusu bile değil.PKK lideri de BDP de tehditlerini arttırarak devlete özerklik dayatması içinde.İsteklerinin “Anayasa’nın ilk üç maddesinin ve vatandaşlık tanımının değişmesi” olduğu açık açık söyleniyor, onları destekleyen köşe yazarları tarafından yazılıyor.Bu durumda kim, nasıl “genel af”tan söz edebilir?“Bu olamaz, ben izin vermem” diyen Başbakan’a ise “Habur’dan gelen PKK’lıların affına nasıl izin verdiniz ve daha çokları gelecek, hiçbir hukuki sorun çıkmayacak dediniz” sorusunu sormak gerekiyor.Kısacası bir tuhaf tartışma...YA AİHM NE OLACAK?“Türbanı ben çözerim, sen çözersin” tartışması da öyle... Üniversitede türbana izin verecek Anayasa değişikliği daha önce gündeme geldiğinde henüz bu konuşulurken AKP milletvekilleri ve belediye başkanları “Arkasından hemen okullar ve devlet dairelerinin geleceğini” söylemişlerdi. Ki, üniversiteden mezun olacak türbanlı gençlerin devlet dairelerinde çalışamaması, şu anda hiç biri değinmese de aynı sorunu yaratacaktır.Ayrıca şu anda Mısır’da olduğu gibi çarşaflı genç kızların da üniversiteye ve sonra devlet dairelerine girme hakkına ne diyecekler?.. (Çarşaf giyen kadınların sayısı da artık az değil, onların çocuklarına aynı hak tanınmayacak mı?)Laik devlet yapısında “dini kıyafetlerin devlet alanlarında giyilmemesi” mahkeme kararları ile kesinleşmiş değil midir?Haydi diyelim ki niyet “Danıştay’ı da, AYM’yi de değiştiririz, yeni kararlar çıkarırız” şeklindedir. Peki AİHM kararlarını ne yapacaklar?Yoksa AB’ye “AİHM üyelerini de biz seçelim” mi diyecekler?

Devamını Oku

Ömer’in ölümü bile post kavgasını durdurmadı

26 Ağustos 2010

Ağrı’lı yoksul bir ailenin oğlu olan ve okuyup bu yoksulluğu yenme kararında olan Muğla Üniversitesi öğrencisi Ömer Çetin’in ölümü bile vicdanları sızlatmaya yetmedi.Çocukluğundan 20 yaşına kadar ailesine yardımcı olmak için uğraşmış, üniversite kayıt parası için de ağır işlerde çalışmış, yaz tatilinde de kazanayım diye günde 30 lira yevmiyeyle bir inşaata amele olarak girmiş.Sonra gazete manşetlerinden onun, çalışırken 4. kattan dengesini kaybederek düşüp hayatını kaybettiğini okuduk. Canım Ömerciğin düştüğü yerde kanlar içinde yatarken fotoğrafı da vardı haberlerin yanında...Ve aynı gün... Ve bir gün sonra hiçbir lider Ömer’in ve yoksul, okul harçlığı bile bulamayan diğer gençlerin durumunu ağızlarına bile almadan halâ “oy kabinine niye girmediniz, türbanı sen çözemezsin ben çözerim, mahkemeler kimin arka bahçesi, Büyükanıt’ı ben cezalandırırım, demokratik hak, özerklik vs” kavgalarını aynen sürdürdüler. Oysa Ömer’in ölümü normal bir ülkede, normal siyasetçiler için her şeyden önce anılacak kadar önemli bir olaydı. İnsan bir iki gün için bile Türkiye’nin dışına çıkınca bu güzel ülkeyi sokak kavgalarıyla, sevgisizlik ve hatta nefret tohumları saçarak yaşanmaz hale getirdiklerini öyle güzel görüyor ki... Diğer ülkelerde insanlar huzur içinde yaşıyor, dolaşıyor, en basitinden huzurlu nefes alıyor.Çünkü o ülkeleri yönetenler “medyasından sivil toplum örgütlerine, yargısından üniversitesine kadar her kurumu ele geçireyim de padişah gibi tek başına sonsuza kadar yöneteyim. İstediğim yasayı çıkarıp evrensel hukuk kurallarını bile ters yüz edeyim. İstemediğim, sevmediğim herkes cezaevinde olsun. Anayasa ile, değiştirilemez maddelerle canımın istediği gibi oynayayım, Anayasa Mahkemesi denetimi de olmasın” demiyor.İFLASIN SİMGESİOnlar sadece kendilerini ve çevrelerini değil gençleri, vatandaşları “talihsiz Ömer’in ve ailesinin durumuna düşmesin, çaresizlik içinde kıvranırken hayatını kaybetmesin” diye tüm vatandaşlarının geleceğini düşünüyor.Hiçbir önemli sorunu çözülmemiş bir ülkede çaresizlikten, yoksulluktan kurtulmaya çalışırken ölen Ömer aslında Türkiye’deki yozlaşmış siyasetin, medyanın, sistemin kurbanıdır ve sistemin iflâsının simgesi olmalıdır.Geride kalanlara biraz ders, biraz utanma duygusu aşılamalıdır. Hiç değilse onun durumundaki on binlerce genci kurtarmaya çalışsınlar.*** Müftü için açıklama bekliyoruz!Toplum kesimlerini din-inanç üzerinden bölüp düşmanlaştırma, kışkırtma gibi öyle önemli bir eylem söz konusu ki millet hezeyan halinde.İstanbul Müftüsü’nün “Bugünkü sitelerde cami yok” dedikten sonra söylediklerine tepki yağıyor.Bunlardan sadece ikisini alacağım:Yakup Karakaş “Müftünün demek istediği anlaşılmamış. Bütün camilerin altında dinci marketler açılıyor. Lüks semtlerde de bunu istiyor olmalı. Acaba hangi marketin hakkını savunuyor? Cami bahane...” diyor.Hüseyin Önal ise:“Müftülüğe sormak lâzım. Ben İstanbul Zeytinburnu’nda oturuyorum. Bulunduğumuz yerde Gökalp Camii, 200 metre mesafede Emine İnanç Vakfı Camii, tam aralarında dinci tarikatın mescit adı altında apartman tepesine koyduğu hoparlör var. Aşırı gürültüyle insanları dinden soğutuyorlar” diye yazmış.Adım başı cami var, dininde inancında kimsenin camiden, ezandan şikâyet ettiği düşünülemez ama aşırı yüksek volümlü hoparlörlerin çok sık olmasından şikâyet edenlerin sayısı az değil.Burada asıl mesele İstanbul veya diğer şehirlerde ihtiyacı karşılayacak sayıda, hatta çok daha fazla cami varken Müftü’nün belli semtlerde ya da sitelerde yaşayan vatandaşlar veya o siteleri kuranlar için “camiye harcanacak paraları suya atılmış sayıyorlar” benzeri cümleler kullanmasıdır. Kafasından bu şekilde yorumlar uydurma hakkı yoktur.Diyanet’ten onunla ilgili açıklamayı bekliyoruz.Bu arada Diyanet-Sen Başkanı’nın açıklamasından sonra camilerde cemaate siyaset yapan (örneğin referandum, seçim propagandası) imamlara nasıl bir yaptırım uygulanacağını da açıklarsa iyi olur.*** Camide oy kullanılacaksa...Remzi Gülbardak isimli oıkurumuz Sultanahmet Camii önünde, içeri girecek olanlara kıyafet denetimi yapıldığını yazmış. Doğaldır, olabilir ama Remzi Bey “Referandumda camilere de sandık konacağı söylendi. Mevsim yaz, oy kullanacak olanların ona göre giyinip (uzun kollu bir kıyafet, başörtüsü) gelmeleri lâzım, yoksa son anda oy kullanamayabilirler” gibi bir uyarı yapıyor. Ben de okurlarımıza iletiyorum.

Devamını Oku

İstanbul Müftüsü hedef gösteriyor!

25 Ağustos 2010

Artık din-inanç istismarı öyle bir noktaya getirildi ki işin içine Diyanet mensupları bile fütursuzca girmeye başladı. İstismar yapmakla da kalmıyor, vatandaşları semt semt, site site ayırarak inançlarını sorguluyor, iftira atıyor, onları bölerek düşmanlık yaratıyor. Hatta bir kesimi diğerine hedef gösteriyor. (Diyanet-Sen’in “imamların referandumdaki oyunu” açıklaması yetmemiş olmalı.)İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı’nın söyledikleri önce müftülüğün internet sitesinde çıkmış. Dün de HaberTürk gazetesinde yer alan açıklamasının başlığı “İstanbul’da mabetsiz kentler kuruluyor” idi.Müftü burada İstanbul’da kurulan büyük sitelerden (tabii diğer illerdekileri de kastediyor), uydu kentlerden söz ediyor, isimlerini tek tek veriyor ve “Halkalı’dan Ataköy Konakları’na, Beykoz Konakları’ndan Acarkent’e kadar” bu sitelerin içinde kilometrelerce gidilse bile cami görülmediğini, Allahüekber sesi duyulmadığını söylüyor; “bu semtlerde yetişen yeni nesiller artık dini ve kültürel anlamda bize yabancı” diyordu.“Bu uydu kentlerde alışveriş merkezi dahil her türlü sosyal alan ayrılmasına rağmen bir tek caminin olmadığını söyleyerek Acarkent, Ataköy Konakları gibi sitelerin adını tekrarlıyordu ama cümlenin finalindeki yorumu daha da beter bir provokasyon, inanca saygısızlık ve hatta açık bir iftira idi. (Diyanet bunları görmüyor mu Allah aşkına?)“SUYA ATMAK”MIŞ!Cümleye bakın: “Her bir konak orada belki birkaç milyon dolardır. Şimdi böyle bir yerde bir cami yerinin ayrılması, şu kadar milyon doların suya atılması gibi algılanıyor. Demek ki bir zihniyet böyle düşünüyor...”Düşünün, aynı dinden insanları bile “sitede cami yok” diye neredeyse dinsiz ilân edecek. Sitede cami yok diye düşünce okuyor, “camiye para ayırmayı, parayı sokağa atmak olarak görüyorlar” diyor sıkılmadan.Bu müftü her cübbe-takke giyenin “gerçek din adamı” olamadığının kanıtı gibi adeta...‘Allahüekber’ sesi duyulmuyor, genç nesiller dini anlamda kendisine (!) yabancı oluyormuş. Peki ya o gençlerin, oralarda yaşayan insanların veya bu siteleri yapanların içinde en makbul Müslümanlar bulunuyorsa?Allah bunları ayırma, sınıflandırma, düşüncelerini okuma gö-revini İstanbul Müftüsü’ne mi vermiştir?Allah Kur’an’da “Camiye gitmeyenlerin Müslümanlığı eksik olur” veya “Müftüler ne derse doğru odur” mu demiştir?Ayrıca nereden biliyor o sitelerde cami bulunmama nedeninin böyle bir düşünce olduğunu?İSTANBUL’DA ÜÇ BİN CAMİ VARDün müftülüğe sordum, İstanbul’da üç bine yakın cami var. Boğaz’ın bir yakasında oturan, öbür yakadaki ezan seslerini rahatlıkla duyar. Onlarca kilometre ötedeki camilerin ezan sesi, geniş çevrelerde yankılanır.Camiler birbirine yakın olduğu için, her semtte yürüme mesafesinde bir cami vardır. Eğer biraz uzaksa isteyenin 3-5 lira verip arabayla gitmesi de mümkündür. Söz ettiği sitelerin hepsinin yakınında da cami vardır.Peki o zaman bu müftü ne istiyor?Daha ben bugüne kadar hiç kimseden “Cami çok uzak, sesini duymuyoruz” veya “gidemiyoruz” benzeri bir şikâyet duymadım. Müftü Florya’da evinin bitişiğine cami yapılan bir hacı vatandaş için de aynı hedef gösterme işini yapmış.Toplumun din üzerinden bölünmesi yetti. Bir de din adamlarının bunu yapmasına susulamaz!Ne olmasını bekliyor acaba?Bu kışkırtan sözlerinden sonra bir olay çıksa memnun mu olacak?Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu’ndan İstanbul Müftüsü’nün bu sorumsuz ve tehlikeli konuşması ile ilgili bir açıklama bekliyoruz.

Devamını Oku

En büyük yalan; Anayasa-asker-darbe ilişkisi

24 Ağustos 2010

Bu Anayasa değişikliği ile kazanılmak istenenin “kadınlara, çocuklara, memura, işçiye özel hak” değil, devletin tüm kurumlarını siyasi iktidarın emrine sokacak, demokratik sistemi tümüyle korunmasız bırakacak ‘son adım’ olduğunu artık aklı başında olup da anlamayan kalmamış olmalıÖ Ama maalesef hala durumun ülke geleceği için yaratacağı tehlikeyi düşünmeden, sanki parti seçimi yapılıyormuş gibi sloganlara, süslü söylemlere inanan kitleleri bilenler referandumu kazanmaya yüklenmede sınır tanımıyorlar.Darbe iddiaları öyle çok tekrarlandı, iktidar partisi ve medyadaki sözcüleri tarafından sanki kurum olarak ordunun böyle bir faaliyeti olmuş gibi, neredeyse 27 Mayıs ya da 12 Eylül benzeri bir girişimde bulunulmuş gibi darbeler, suikast iddiaları vs dilden düşürülmedi ki kitleler buna inandırıldı. Tutuklanan, yakalanma kararı çıkartılan, sanık durumuna sokulan yüzlerce sivil-asker vatandaş vicdanları rahatsız ediyor diye her geçen gün yeni darbe planı iddiaları, bin çeşit olmayacak ilişki, olay eskilerine eklendi.Bir yandan orduya “darbeci” derken bir yandan orduyla oturup komutanları seçtiler.Ordunun darbeciliği yetmedi, sıra yüksek yargı denetimini ortadan kaldırmaya gelince yüksek yargıyı da darbeci yaptılar. Bu da yetmedi muhalefet partilerine, kendi kontrollerine alamadıkları gazetecilere, hukukçulara (örneğin YARSAV) aynı etiketi yapıştırdılar.Ama ihtiras öyle büyük ki ve bu anayasa değişikliğinin sonunda hükümetin elde edeceği yetki öyle sınırsız ki hiçbir şey yeterli gelmiyor.Şimdi tabii “ya Evet çıkmazsa, bugüne kadar yapılan hukuksuzlukların yasal hesabı sorulur mu” endişesi de olduğu için her kesime uygun yalanlar piyasaya sürülüyor. Gazete köşelerinde; bu paket geçmez ve yargı böyle kalırsa “Ergenekon kontratak yapacak” deniyor mesela. “Faili meçhuller araştırılmayacak” , “Kürtler hesap soramayacak” deniyor. Bir daha darbe olmaması için bu anayasaya Evet demek gerektiği yazılıyor. İnsan gözlerine inanamıyor yazılanları okurken.Bunların hiçbirinin gerçekle ilgisi yoktur arkadaşlar. Yıllardır faili meçhuller neden araştırılmıyor? Kim engelledi? İstihbarat teşkilatı, Emniyet tümüyle iktidarın emrinde değil midir?Bu paketle, yüksek yargı üyelerini iktidarın seçmesi ile Ergenekon ’un ne alakası var? Olsaydı, yıllardır Ergenekoncu yaftasıyla hukuka aykırı şekilde tutuklu halde duruşma bekletilen gazetecilere, bilim adamlarına en azından “hukukun uygulanması” sağlanmaz mıydı? “Kürtler hesap soramayacak” sözünü yazan arkadaşlar aynı zamanda “BDP’nin istekleri doğrultusunda Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin de yakında değişeceğini” yazan arkadaşlardır. Bu sözle asıl kastedilen de o değişikliktir zaten. Herkes iyi bilsin ki bu paketin geçmesi, geçmemesi Erdoğan’a, Kılıçdaroğlu’na, Bahçeli’ye oy vermek olarak asla algılanmamalıdır. Liderler kim olursa olsun, bu paket geçtiği takdirde iktidarı elinde tutan lider yüksek mahkemelerin sahibi olacak ve iktidarı süresince hukuk dışı gelişmeler, Anayasa’da yapılacak her tür keyfi değişiklikler, planlar olursa bunları önleyecek veya hesabını soracak hiçbir kurum kalmayacaktır.Bu nedenle orduyla, darbeyle Anayasa değişikliği arasında ilişki kuranlara inanmayın. “Evet”i kapabilmek için yalanın sınırı yok artık!

Devamını Oku

Hanefi Avcı’nın Haliç örneği!

23 Ağustos 2010

Emniyet’te çeşitli önemli görevler yapmış olan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabında Türkiye’deki sistemin nasıl çürüdüğünü, her tür hukuksuzluğa, yolsuzluğa açık hale geldiğini, çağdaş bir ülkede güvenilmesi gereken kurumların ne kadar güvenilmez hale geldiğini ve vatandaşın bunlar karşısında düştüğü durumu anlatan çok bilgi var. Akıl almaz, inanılmaz öyle olaylar öğreniyorsunuz ki donup kalıyor “meğer biz ne safmışız, dünyadan haberimiz yokmuş” diyorsunuz. İstihbarat Dairesi’nde Gülen Cemaati’ne ait dinleme cihazları olduğunu, Emniyet’ten tüm kurumlara kadar ülkeyi artık bu cemaatin yönettiğini, Ergenekon olayından Baykal’ın kasetine kadar en önemli konuların onlar tarafından yönetildiğini anlatan bu kitabı okuduğunuzda “peki bu ülke nasıl kurtulacak” endişesini yaşıyorsunuz.Ama daha kitabı elime alır almaz beni ilk etkileyen bölüm “Haliç’te yaşayanlar” oldu. İstanbul’da görev yaptığı yıllarda evine giderken her gün Haliç’ten geçmek zorunda kaldığını, o günlerde Haliç çok kötü koktuğundan buna dayanamadığını anlatan Hanefi Avcı “Haliç’te yaşayan insanların bundan hiç rahatsız olmadığını” farketmiş.“Onlar parklarda geziyor, yemek yiyor, hatta bir kısmı piknik yapıyordu. Bu durum bana çok tuhaf gelmişti. Demek ki kötü bir ortamda bulunan insanlar bir müddet sonra oraya uyum sağlayıp alışıyorlar ve bu ortamın çirkinliğini göremiyorlardı (...) Bir an için düşündüm acaba bu uyum sadece fiziki ortamla mı ilgiliydi, yoksa düşünceler, sosyal davranışlar, etik kurallar gibi toplumsal hayatı etkileyen unsurlar için de geçerli miydi?” dedikten sonra şöyle devam etmiş:“İnsanlar uzun süre kaldıkları ortamda yanlışlıklara, hatalara ve bütün anormalliklere alışıyor, uyum sağlıyor. Türkiye için de aynı şey söz konusu. Hürriyetlerin kısıtlandığı, baskının hakim olduğu, yanlış ve mantığa uygun olmayan bir Türk idari sistemi, Türk toplum yapısı ve özellikle kirli, yozlaşmış bir kamu sistemi içerisinde uzun süre kalan ve bu atmosferi teneffüs eden insanlar, bizler hepimiz, bu ortamın kötülüğünü, pisliğini artık algılayamıyoruz. Haliç’teki pis kokuya rağmen piknik havası içinde yiyip içip oynayanlar gibi biz de bu pis ortama en ufak tepki koyamıyoruz; halbuki dışardan bakıldığında bu durum dayanılacak ve kabul edilecek gibi değil.”Ve daha sonra hileli ihaleler, tapu, trafik, gümrük gibi kurumların rüşvet batağında olması, yolsuzluk ve usulsüzlükler gibi konulara geçiyor.Okudukça gerçekten de bir başka ülkede her birine skandal denecek, toplumun ayağa kalkmasına neden olacak olayların hepsini Türkiye’de artık doğal kabul edip susmaya alıştırıldığımızı daha iyi gördüm.“Görevden de alınabilirim, bunu biliyorum ama ülkeme karşı görevimi yapmak için her ihtimali göze aldım” diyen Hanefi Avcı’nın “2 günde 20 bin sattığı” yazılan kitabı okunmaya değer...Size de bu kitabı okumanızı öneririm, olayları daha iyi anlamak istiyorsanız tabii. Ama dikkat edin de moraliniz tümüyle kaybolmasın.***KPSS rezaleti açıklansınBu skandal olaylar oluyor, haksızlıklar yapılıyor ama üstü örtülerek unutturuluyor. KPSS’de bugüne kadar çok kişiye haksızlık yapıldı ama bu kez yüzbinlerce kişiye aynı anda yapıldı.Gazeteler bütün soruları bilen karı kocaları, akrabaları bulup röportaj yapıyor, ülkede kıyamet kopuyor, atamaların ertelenmesi isteniyor. Ama neymiş efendim; “Bakan karşı”ymış. Yüzbinlerce insanın geleceği Bakan’ın keyfine mi kalmıştır? Öğretmen adayları “Artık sabrımız tükendi. 30 yaşına geldik, hala bize ailelerimiz bakıyor” diye ağlıyorlar.Mektup yağıyor, herkes 800 bin kişinin girdiği KPSS sınav sorularının çalındığına emin, kanıtlarıyla anlatıyor. Bazı bilgiler şöyle;- KPSS tarihinde eğitim bilimlerinden 120’de 120 yapan (çelişkili, net cevabı bulunmayan bazı sorular nedeniyle de) olmamış, en fazla yapan KPSS birincileri ancak 105 yapabilmiş ama bu yıl çok sayıda var.- 6 yıldır KPSS’den hep düşük puan alan Vedat Şahin isimli aday bu yıl her nasılsa 120 soruyu da cevaplamış ve 467. sırada. (Demek ki en az 467 kişi 120 yaptı.)- Her nasılsa son iki seneye göre sıralamada ilk 10 binde 1000 kişilik artış var.Şimdi eğer bugüne kadar KPSS birincileri bile 104-105’in üzerine çıkamamış ve bu yıl 467 kişi 120 soruyu da eksiksiz cevaplamış ise kadro bekleyen 800 bin öğretmenin bunun hesabını sorma hakkı vardır.Bu gençler yıllarca üniversitede dirsek çürüttükten sonra yine yıllarca KPSS ızdırabı çekiyor, üniversite sınavına çalışır gibi aralıksız çalışıyorlar. Her yıl umutla bekleşiyorlar ve büyük çoğunluğu gözyaşları içinde hayal kırıklığı yaşıyor.ÖSYM’nin “tabii ki soruları bilecekler, o sorular ‘çözülsün’ diye hazırlandı” benzeri kurnaz açıklamalardan vazgeçip bu iddiaları cevaplaması gerekiyor. Onlar da bunu çözmek için oradalar!

Devamını Oku

Konunun ‘Kürdistan’ olduğunu biliyorlardı!

23 Ağustos 2010

BDP ve Öcalan’ın “Güneydoğu’da özerk Kürt bölgesi” dayatması yeni bir olay gibi algılandı ama hiç de öyle değil tabii... Yıllardır “Kürt sorunu halledilmeli” diyenlerin, “Kürt siyasal hareketi” diyenlerin hepsi bunlarla “Kürdistan devletinin kurulmasının” kastedildiğini biliyordu. Ama ağızlarında “eşitlik, demokratik haklar, Kürtçe yayın” gibi sözler dolandırıp duruyorlardı. Daha sonra Kürt açılımı sürecinde pazarlıklar başlayınca Öcalan hemen İmralı’dan “yol haritaları”nı ortaya sürdü ve bugün söylediklerinin tıpatıp aynısını (özel ordu isteği dahil) o günlerde anlattı.Bu arada tabii “Birleşik Krallık” içinde bulunan İrlanda’daki İrlanda Kurtuluş Örgütü IRA ile zaten “17 özerk bölge”den oluşmuş İspanya’daki Katalanlar sık sık öne çıkarıldı. Bu ülkelerdeki yapının, toplulukların, örgütlerin, anayasaların benzemezliği, karşılaştırılamazlığı bir yana bırakılarak “orada olmuş, burada da olsun” baskısına yoğunlaşıldı.Kısacası “ön alıştırma” tamamlandı, olgunlaştığına ve ortamın açılımla müsait hale geldiğine inanıldığında dayatma başladı. (Üstelik muhtemelen BDP ve PKK bu taleplerinin yapılan Anayasa değişikliğine gireceğine inanıyorlardı ki girmediğini görünce tehditler ve saldırılar arttırıldı, hatırlayın.)Katalanlar şu anda İspanya’nın büyük problemi durumundalar, özerklik adımının arkasından bekleneceği gibi “ulus olarak tanınmak ve bağımsızlık” talebi geldi, İspanya karıştı. Türkiye’de bu örneğin verilmesi de aynı sonuca gelineceğini anlatıyor.ŞİMDİ DİKKAT!Adım adım Anayasa’nın “değiştirilemez” maddelerine yürüyüş başladı, bundan sonra “üniter devlet”ten vazgeçilmesi ve diğer değişiklik talepleriyle önce “4. madde”nin değişmesine, sonra “ilk 3 madde”ye sıra gelecek. Bu referandumda Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini iktidar partisi ile Cumhurbaşkanı’na seçtirme yetkisi verilirse bu karar da hükümete kalmış olacak.Nasıl, “Türkiye Sırat Köprüsü’nde” demekte haksız mıyım?***‘Masaya oturma’ meselesi!Aslına bakarsanız “PKK’nın Hükümet’le masaya oturduğunu” önce muhalefet partileri söylemedi, PKK’nın kendisi söyledi. Liderlerinden biri olan Karayılan... Ama daha önce Öcalan da benzer açıklamalar yapmış, devletin onu muhatap aldığını cümle aralarına sıkıştırmıştı. Zaten Habur olayı, bunun ertesinde Öcalan’ın yaptığı “pazarlık konuşmaları” da açıkça anlatıyordu. Bütün bu verilere rağmen Başbakan “PKK’nın Hükümet’le masaya oturduğunun” iftira olduğunu söylüyor.İyi ama BDP “Hayır demeyeceğiz, referandumu boykot edeceğiz” açıklamaları yaptığı halde BDP’yi ve hatta PKK’yı muhalefet partileriyle “ruh ikizi” yapmak iftira olmuyorsa açık delilleri olan bir durum nasıl oluyor? Ayrıca bırakın bunların hepsini bir tarafa hiçbir mahkûma tanınmayan hakların 30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir teröriste yıllardır tanınması, İmralı’dan parti yönetip devletle pazarlık yapması bile onu masanın karşısına oturtmak değil midir? (Diyarbakır’da BDP İl Örgütü’nün kapı kapı dolaşıp evet oyu istediği haberleri geliyor. Hani boykot ediyorlardı?*** Ergenekon sırası AYM’de mi?Gazetede “İkinci Ergenekon davasının dünkü duruşmasında mahkeme AK Parti hakkındaki kapatma davası dosyasının Anayasa Mahkemesi’nden istenmesini karar verdi” haberini okuyunca ‘Hayırdır İnşallah’ dedim, sıra Anayasa Mahkemesi’ni de ‘Ergenekoncu’ yapıp oy çokluğuyla alınan kararında (Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğuna karar verilmesine rağmen kapatma kararı çıkmamıştı) aslında “İktidarı indirmek için bir darbe planı” olduğu iddiası falan mı çıkacak? Ya da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile ilgili benzer bir iddia?Demokratik sistemi koruyacak her kurum Ergenekon’la bir şekilde (veya birkaç) ilişkilendirildi. Yüksek yargı kararlarına yargı darbesi filan dendi.Eh, kapatma kararı verilmemiş olmasına rağmen “yüksek yargının yapısının değiştirilmek istendiği referandum öncesinde” sıra buna gelmiş olabilir. Geldiyse kimsenin şaşıracağını da sanmam; Türkiye’de son yıllarda alıştıra alıştıra neler olmuyor ki?

Devamını Oku