Keşke Türkler alınlarında “saf” yazarak dünyaya gelselerdi, hiç değilse birileri onları aptal zannetmezdi, saf oldukları bilinirdi.Uzun süredir kurgulanmakta olan “orduyu ve yargıyı aynı anda siyasallaştırma” operasyonu, yapılan baskılar, oynanan oyunlar öyle bir noktaya geldi ki görmemek için gerçekten saf olmak gerekiyor. Aynen birilerinin “kendilerinden başka herkes için” düşündüğü gibi...Zaten TSK’nın üst düzey kadrosunu neredeyse tümüyle sanık durumuna getirip mahkemelerde ifadeye çağırarak, ellerindeki medyada “suçlu” ilan ederek yaratılan moral bozucu ortamda, Allah muhafaza bir savaş çıksa yönetecek komutan bırakmadılar.Tesadüfe bakın ki; tam terfilerin olacağı Yüksek AskerÓ Şura (YAŞ) toplantısından birkaç gün önce aralarında terfi edecek muvazzaf askerlerin bulunduğu 102 kişi için (Ceza Yargılaması yasasına aykırı olarak) Balyoz soruşturması kapsamında yakalama kararı çıkarıldı. Aynı anda iktidara ait medyada “Genç subayların Balyozcu’dan rahatsız” olduğu manşeti yer aldı. Arkasından AKP yöneticileri “yakalama emri çıkarılan isimler terfi ettirilemez. Gereken yapılmazsa Cumhurbaşkanı YAŞ’tan çıkan terfileri imzalamaz” benzeri açıklamalar yaptı. Hemen sonra Başbakan Erdoğan’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Org. Hasan Iğsız’ı istemediği, onun yerine Jandarma Genel Komutanı Org. Atila Işık’ı işaret ettiği haberi geldi. Ve yine muhteşem (!) bir tesadüfle aynı gün 1. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız imzasız bir ihbar mektubuyla gelen “Genelkurmay tarafından yürütülen hükümeti yıpratma amaçlı psikolojik harekat faaliyetleri için internet siteleri kurulduğu” iddiasıyla Zekeriya Öz tarafından ifadeye çağrıldı. HAKARET İÇİN ÖZEL MEDYAYani, orduyu yıpratmak, en ağır hakaretleri manşetten vermek, en yoğun psikolojik harekatı sürdürmek için özel olarak gazetelerin, televizyon kanallarının kurulduğu, bu hakaretlerin yıllardır yapıldığı ve yapanların ifadesinin hiç alınmadığı bir dönemde “hükümeti yıpratmak istediniz” diye ifadeye çağırmak, hele de tam Hasan Iğsız’ın “Kara Kuvvetleri Komutanı olmasının engellenmeye çalışıldığı sırada” çağırmak ne gaddar bir çelişkidir!Bu yasalar neden sivillere hiç işletilmezken (hay Allah, yine Deniz Feneri sanıkları, Erbakan ve daha bir dizi isim geldi aklıma) neden bugünlerde hep askerlere işlemektedir?NE MÜCADELE AMA!Biliyorsunuz aylar önce (ve birkaç gün önce tekrar) ‘terfi etmesi istenen bir Orgeneral’in önünü açmak ve bunu gizlemek için çok sayıda tutuklama yapıldığının TSK’nın içinde bilinip konuşulduğunu yazmış, ‘kim olduğu yakında çıkacaktır’ demiştim.Galiba yanılmamışım... Hükümet kendi istediği isimlerin terfisinde yoğun mücadele veriyor.27 Nisan muhtırasının seçimde nasıl işe yaradığı görülmüşken TSK’da yükselecek isimler üzerindeki israra şaşmamak lâzım.Yüksek yargı ve ordu ile ilgili siyasi ve cemaat destekli operasyon bundan önce hiç görülmemiş baskılarla adım adım yürüyor. Biz “saf”lar da öylece izliyoruz, daha ne olsun.*****Referandum hileleri Havaalanı’ndan mı başlıyor?Haberi dün Hürriyet’te görünce fazla şaşırmadım, çünkü böylesine önemli bir konuyu Meclis’te uyum komisyonu kurarak, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, ülkenin en iyi anayasa hukukçuları ile aylarca tartışarak çözmeleri gerekirken “seçimde partilere oy verir gibi” halkın önüne sürenlerin her türlü uyanıklığa da başvuracakları zaten bekleniyor.Ama... Ama beni şaşırtmamakla birlikte mesele uyanıklığa göz yumulmayacak kadar ciddi.Haber şöyle; “Yurt dışında yaşayan vatandaşların anayasa değişikliği referandumu için oy verme işlemleri gümrük kapılarında bugün başlıyor ve 12 Eylül’de oy kullanma bitiş saatine kadar devam edecek”...SANDIK KURMA HAKKI YOKŞimdi bunu daha önce seçimlerde uygulamış olabilirler. Aslına bakarsanız bu kadar çok hile söylentisi çıkan, hatta muhalefet partilerinin hile belgelerini gösterdiği, 5 milyon ekstra seçmenin gökten zembille inip sonradan buharlaştığı seçimlerde de uygulanmaması gerekirdi. Oyların korunması konusunda güvenin sıfır olduğu bir dönemde haftalar öncesinden başlayarak ve başında her partinin sandık görevlilerinin nöbet tutamayacağı, uzun saatler boyunca bekleyemeyeceği şartlar altında (ki gece gelecek yolcular da olacak, rötarlı uçaklardan saatler sonra inecekler olacak) hiç kimsenin referandum sandığı kurma hakkı olamaz.Devlet kurumlarının neredeyse tümünün “iktidara bağımlı” hale getirildiği bir ülkede bu güven sarsıcı kararın yetkisi bir kuruma da verilemez. Seçim sırasında sadece 1 gün için bile görevlilerin, gözcülerin sandık başından ayrılmamasını sağlayamayan muhalefet partileri bu karara itiraz etmek veya güvenli bir yöntem üretmek zorundalar.Aksi takdirde, ülkenin başına her derdi açabilecek bir sonuç çıkarsa bunun sorumluluğunu her fırsata onlara hatırlatmayı unutmayacağız.
Referandum ve seçim öncesinde, neredeyse tüm TV kanallarında ve gazetelerde tek ses haline gelen iktidar partisi -halka doğru ve tarafsız bilgi verdikleri için- istenmeyen isimleri de tek tek bertaraf etmeyi, gözden uzaklaştırmayı ihmal etmiyor.Bildiğiniz gibi kısa süre önce reyting ölçümlerine bile el attılar ve doğal olarak reklamveren firmaların yaptığı BAĞIMSIZ ölçümlerde RTÜK’ün de bulunması gerektiğini söylediler. Oysa tüm devlet kurumlarının siyasi baskı altında olduğu, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verilerinin bile yanlış (!) çıkabildiği bir dönemde “hatalı verilebilecek” reyting ölçümlerinin hem reklamveren, hem de izleyici açısından ne kadar yanıltıcı olacağını takdir edersiniz.Sonunda örneğin çok düşük reyting alan, izlenmeyen bir kanal veya program yüksek izlenirlikte gösterilebileceği gibi tam aksi de olabilir. Çok önemli sonuçlar yaratacak, yanıltacak kurnazca bir girişimdir bu.Şimdi bir başka olay; ekranlarda kan gövdeyi götüren şiddet dizilerini veya örneğin bu dizilerde “zenginlerin çantasından para çalmak hırsızlık değildir” benzeri incileri fark etmeyen RTÜK Ahmet Türk’e saldırı olayını 3 gün süreyle yayınlayan STAR’a kısa süre önce 250 bin TL ceza kesti.Haber “Yumruk atana 7 bin, yayınlayana 250 bin TL ceza” başlığıyla verildi bazı internet sitelerinde... Medya özgürlüğü öyle muhteşem noktada ki (!) aynı dizide, aynı sınırsız şiddet bin kez tekrarlanarak yıllar boyu gösterilebiliyor ama ‘haberler’i en çok izlenen kanala, o haftanın en önemli, en çok tartışılan olayını “sık gösterdiniz” diye ağır para cezası kesiliyor.Cezanın kendisi değildir önemli olan, bu ‘haberler’i hazırlayan gazetecilerle ilgili olarak verilen mesajdır.Referandum yaklaşırken o “haberler” ve o gazetecilere yapılan baskıdır.Ne kadar demokratikleşiyoruz giderek değil mi?Referandum sonucuna göre, hesap soracak tek yargı kurumu kalmazsa daha çok demokratikleşeceğiz (!), herkes bu referandumun hayati önem taşıdığını bilerek oy vermekten kaçmamak zorunda. “Hayır”lı oylar bunun için çok önemli*****Bodrum’da müzik ziyafeti!Türkiye’de güzel şeyler de oluyor ve bu güzel şeylerle moral bulmamız da gerekiyor.Kısa bir “yazılı tatil” için geldiğim Bodrum’da iki muhteşem konser izledim ki yazılmadan geçilecek gibi değil... Fazıl Say ve Zülfü Livaneli konserlerinden söz ediyorum. Daha önce gelebilsem dinlemeyi çok sevdiğim, bence pop müziğin tartışmasız lider isimlerinin başında gelen Serdar Ortaç konserini de kaçırmazdım ama ona yetişemedim. (Yıllar önce yaptığı ‘Yaz Günü’ isimli şarkısını müzik kanalları çaldıkça yakalıyorum, hâlâ yepyeni, hâlâ aynı tadı veriyor.)Fazıl Say konserini de anlatacağım ama önce 30 Temmuz gecesi Bodrum’daki müzikseverlere inanılmaz bir müzik ziyafeti veren Zülfü Livaneli’nin konserinden söz etmek istiyorum.Ona olan benzersiz sevgiye ve ilgiye bir kez daha şahit olduğum geceden... Uzun yıllar içinde, gazeteciliğinden romanlarına, milyonlarca kişinin ezberlediği şarkılarından, yazdığı klâsik müzik eserlerine kadar el attığı her işte kazandığı büyük başarıya, uluslararası takdir toplayan bir sanatçı olmasına, yazdığı şarkıların halk türküleri gibi milletle özdeşleşmesine rağmen tevazusundan, sempatisinden hiçbir şey yitirmeyen, hiç değişmeden kalan Zülfü Livaneli her zamanki doğallığı ve içtenliğiyle, benzersiz sanat gücüyle sıradan bir yaz gecesini, bir rüyaya çevirdi.Antik Tiyatro’yu dolduran 1500 hayran arasında kimler yoktu ki; önümde oturan ve şarkılara coşkuyla eşlik eden Hıncal Uluç, Nebil Özgentürk, İmren Aykut, Seynan ve Tamer Levent, Filiz Akın-Sönmez Köksal, Claudia Roth ve daha sayamayacağım kadar ünlü isim...O koca tiyatro saatler boyunca şarkıların estirdiği mutluluk rüzgârıyla, Livaneli’nin şarkı aralarında anlattığı müthiş fıkralarla, yaptığı esprilerle, kahkahalarla doldu taştı. Bu “milyonları gururlandıran” büyük sanatçının; aylardır terör, darbe, Anayasa, referandum tartışmalarından bunalmış olan insanlara nasıl müzik keyfi ve huzur dağıttığını bir daha yakından izledim...Genç sanatçılara verdiği içten desteğin, kendisini tekerlekli sandalyede izlemeye gelen hayranını fark ederek gösterdiği ilgiyi binlerce izleyici gibi takdir ettim.Kısacası Zülfü Livaneli’yle bir sanatçı, bir meslektaş, bir dost olarak yine tarifsiz gurur duydum.VE BİR BÜYÜK ORKESTRA ŞEFİLivaneli’nin arkasında kusursuz bir orkestra var, bu orkestranın şefi ise yine çok değerli bir müzisyen olan kardeşi Ferhat Livaneli...Stockholm Yüksek Müzik Akademisi mezunu olan ve koro şefliği, aranjörlük konusunda eğitim alan Ferhat Livaneli; Zülfü Livaneli dışında Teodorakis, Franduri, Arif Sağ ve daha birçok yerli/yabancı sanatçının albüm çalışmalarında aranjör ve yönetmenlik yapmış. Eserleri Berlin Flarmoni, İzmir Opera, Hacettepe, Stuttgart ve Berlin gençlik senfoni orkestralarında çalınmış. Birçok dizi, film, oyun müziği yapan Ferhat Livaneli 17 yıldır Kültür ve Turizm Bakanlığı Modern Folk Orkestrası’nda sanat yönetmeni olarak görev yapıyor, müzik okulu ve prodüksiyon stüdyosu dışında kendine ait 3 albüme sahip.Daha ne olsun, bir aileden çıkan bu 2 dev sanatçıya saygı duymaz mısınız? Ben duyuyorum ve onları ayakta alkışlıyorum. Bu güzel konserden son bir not daha; ‘Nerdesin’ isimli şarkıda güzel sesi ve başarılı yorumuyla genç sanatçı Özgür Kıyat’ı da takdirle izledim. Gelecekte adını sık sık duyacağımıza hiç şüphe yok!
BDP’nin Anayasa değişikliğine CHP ve MHP gibi “Yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracağı, diğer tüm kurumlardan sonra elde kalan son siyasi baskıdan bağımsız kurumlar olan yüksek mahkemelerin de hükümetin emrine alınacağı” için karşı çıkmadığını dün (ve daha önce) yazmıştım.Bu partinin ‘açılıma’ gelininceye kadar “Kürt sorunu, demokratik hakların verilmesi, eşitlik” gibi söylemlerin arkasına sığındığı, ama aslında “Türkiye’nin özerk bölgelere bölünmesini (aslında bunu bile Güneydoğu’da bağımsız Kürdistan kurulması için) istediği, bunun yanında PKK’ya ve tabii ki Öcalan’a af, siyaset yapma hakkı, Anayasa’daki ‘vatanın, milletin bölünmez bütünlüğü, vatandaş tanımı’ gibi değiştirilemez maddeler içindeki tanımların değişmesi” gibi bir dizi talebi olduğu açıkça ortadaydı.GÜZEL ŞEYLERBu istekler önce DTP, sonra BDP’liler tarafından defalarca (her ne kadar “Birleşik Krallık” veya “federatif devlet yapısı” olan ülkelerle Türkiye’nin yapısı, anayasası kıyaslanamaz ise de) İrlanda, İspanya örnekleriyle, zaman zaman açık ifadelerle, Öcalan’ın yol haritaları ile anlatıldı. ‘Özerk bölge’ diye tarif ettikleri yapıda “kendi eğitim ve sağlık sistemi, kendi meclisi hatta kendi güvenlik güçlerinin olacağı” söylendi.Ama aylarca TV’lerden, gazetelerden “Terör mücadele ile bitmez, pazarlıkla biter” telkinlerinin arkasından hükümetin yine tüm muhalefet partilerini, sivil toplum kuruluşlarını, üniversiteleri / bilim adamlarının görüşlerini, deneyimli dış politika uzmanlarını dışlayarak, tek başına ve “güzel şeyler olacak” diye giriştiği açılım sürecinde bunlar sanki hiç söylenmemiş, hiç bilinmiyormuş gibi davranıldı. PKK İLE ANLAŞMAYerleşim yerlerine Kürtçe isim verilmesi, TRT’de Kürtçe yayın yapan kanal gibi BDP ile PKK’nın aslında hiç de ilgilenmediği bazı yenilikler açıklanırken bir yandan da terör örgütü ve Öcalan ile anlaşma yapılarak Habur’dan bir grup terörist getirildi.Hükümet teröristlerin gelmeye devam edeceğini açıklarken Öcalan birdenbire “Artık gelmeyecekler, talepler yerine getirilmezse bundan sonra olacaklara karışmam” deyiverdi. Bunun arkasından, hemen BDP ve PKK’nın “ülkeyi cehenneme çeviririz, terörü kentlere taşırız, Anayasa’da istediğimiz değişiklikleri yapın” tehditleri başladı. Ve arkasından terör hızla arttı. AMANOS DAĞLARIİsteseler, terörle ciddi mücadele etseler, bugün “Amanos Dağları’nı temizleyin” diye verdikleri emirleri (ne oldu, temizleme başladı mı, yoksa o da gösteriş miydi) baştan verseler, Kuzey Irak’a karlı kış günlerinde başlatılmış operasyonu durdurmasalar, ABD ile daha kararlı anlaşmalar yapsalar, Barzani’yle Talabani’yle ‘abi, amca’ diye oyalanmasalar, iç politikayla ve kavgalarla yitirdikleri zamanda mücadeleyi düşünseler çok önceden terörü 2000’li yılların başında olduğu gibi ve belki de bir daha tekrarlanmayacak şekilde bitirebilirlerdi.Bunun yerine terör sürerken, örgüt silah bırakmadığı halde “terörle paralel açılım”, pazarlık yapmaya kalkınca pazarlık gele gele açıkça, “PKK’nın renklerinden oluşmuş bayrak ve Kürdistan” noktasına geldi.Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir bu talebi açıkça söylerken sadece Kürdistan’la kalmıyor, tüm ülkenin özerk bölgelere bölünmesini ‘olacak’ sözüyle dayatıyor. İMRALI’DAN SOSYOLOJİK AÇIKLAMA“Türk bayrağının, İstiklal Marşı’nın ve TBMM’nin kalacağını” söylüyor (şimdilik...) Yine İspanya gibi federatif yapıya sahip bir krallığı öne sürüyor.“Terör gölgesinde, tehditlerle açılım yapılmaz, yanlış adım atıyorsunuz” diyenlere “şehit kanından besleniyorlar, analar ağlasın istiyorlar” popülizmi yapanlar bakalım gelinen noktada ne yapacaklar? Özellikle de İmralı’dan “Diyarbakırlı gençler sokağa çıktıklarında aralarına gerilla karışırsa bir günlük bilanço 30 yıllık süreç gibi olur” şeklindeki son tehdidin arkasından. Teörist lideri ‘sosyolojik tespit’ yapıyormuş da!(Not: Amanos Dağları’nın arkası Suriye. Ve Suriye’ye ‘vizesiz geçiş’ hakkı verilmişti değil mi?)
Bu referandum önemli... Öyle önemli ki sonuçları ülkenin geleceğinde bir seçim sonucundan çok daha büyük değişikliğe neden olacak...Böylesine önemli bir sonuç doğuracağı içindir ki; Anayasa değişikliği yapanlar, 12 Eylül darbesinden sonra seçimle gelen demokratik meclislerin hiçbirinde yapılmadığı gibi diğer partileri yok sayarak sadece kendileri hazırladılar, Meclis’ten kendileri geçirdiler.Anayasa Mahkemesi’nin iktidara yakın Başkanı Haşim Kılıç’ın bile “Ben yaptım diyerek olmaz, uzlaşma gerekir” demesine, ülkenin en uzman (ve iktidarın emrine girmemiş) hukukçularının uyarılarına rağmen kimseyi dinlemediler... Anayasa Mahkemesi kapatma davası sırasında olduğu gibi içerden ve dışardan yapılan baskılara maalesef direnemedi ve -bağımsız kalabilen son kurum- yüksek yargıyı da tehlikeye attı.Şimdi referandum meydanlarında halk sanki seçim için oy vereceklermiş gibi parlak sözlerle aldatılıyor. Kendi hataları muhalefet partilerine fatura ediliyor.Sanki iktidar onlarmış, tüm yanlışları onlar yapmış ve ülkeyi bugünlere getirmiş gibi muhalefet partilerine suç listeleri hazırlarken CHP ile MHP ustaca “BDP’yle aynı kefeye” konuyor, yan yana getiriliyor, o da yetmiyor YARSAV (Yargıçlar, Savcılar Birliği) gibi demokratik, sivil bir örgüt de araya sıkıştırılıyor.Ama YARSAV’dan ayrılıp “iktidarın sesi” olarak kurulan Demokratik Yargıçlar Birliği’nden şikayet yok, o cici...AÇILIM BDP İLE BAŞLATILDIOysa CHP ve MHP anayasa değişikliğine yüksek yargı iktidara bağlanacağı için karşı çıkıyor. BDP ise “Anayasa’da bizim ve PKK’nın isteklerini yerine getirmediniz” diye... Yani üçünün yan yana gelmesine imkân olmadığı gibi açılımı BDP ve PKK ile anlaşarak başlatan da iktidar partisi değil miydi?Habur’dan -açılımla- gelen PKK’lılar “Önderimiz istediği için geldik” dememiş miydi?Önderleri hangi anlaşma sonucu böyle bir istekte bulunmuştu acaba? “Diğerleri şerde ittifak yapıyor” derken asıl şer nereden çıktı unutmamak gerekir. Hele de “dürüst ol”manın önemi vurgulanırken!12 Eylül’den bu yana 17 kez değişmiş, demokratikleştirilmiş Anayasa’da asıl gerekli değişiklikleri (milletvekilini lider yerine milletin seçmesine izin vermek, yüzde 10 barajını düşürerek Meclis’e giren partilerin giremeyen milyonlarca oyun üstüne oturmasını engellemek gibi) yapmayanlar, “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarını tutmak” gibi 12 Eylül Anayasası ile gelen maddeyi israrla koruyanlar “Milletim 12 Eylül darbe anayasasına dur diyecek, evet diyecek” sözleriyle beyin yıkamayı sürdürüyor.NİKÂHI BOZMAK İSTERSEN“12 Eylül’de nikâh masasına oturulacak”mış. Öyle bir nikâh ki referandumdan sonra “Kardeşim ben böyle olacağını görememiştim, nikâhı bozmak istiyorum” diyecek olursan derdini Marco Paşa’ya anlatacaksın. Yok öyle boşanma filân, artık sonsuza kadar...Bu konunun “karanlık ortamdan medet uman çeteler, vesayet düzeninin devamından yana şebekeler, yok seçkinler vs.” masallarıyla hiçbir ilgisi yok... Düpedüz yüksek mahkeme üyelerinin tamamına iktidar partisinin karar vermesi ile ilgisi var.ANTEKELİ KÜNEFECİLER İşte bu nokta daha da önemli; Hatay künefesi... Ben anne tarafından süzme (en az 10 kuşak geriye gider) Hataylıyım, künefeyi çok severim, çok da güzel yaparım. Güneydoğulular da iyi bilir ama Karadenizlilerin hiç ilgisi yoktur.Bu nedenle, künefeden iyi anlayan biri olarak Hataylı (Antekeli de diyebiliriz) hemşehrilerime uyanık olmalarını öneriyorum. Künefe yutsunlar, afiyet olsun ama dolma yutarken dikkat etsinler, her “dolma bizim firik dolmamız gibi yararlı değildir. Sonunda büyük pişmanlık yaratabilir!*****Çevre Bakanlığı’nın Boğaz ve Bodrum takıntısıEnteresan bir yetki meselesi var ortada. İstanbul gibi en turistik megakentin, en turistik bölgesi olan Boğaz kıyısındaki Reina, Sortie ve benzeri müzikli restoranlar, eğlence mekânları ses yalıtımı yaptıkları ve müziği de kıstıkları halde gece 12’ye 5 kala Çevre Müdürlüğü görevlileri, polisler filân kapısına dayanıp “müziği kapatın” baskısı yapıyorlar.Yine en turistik tatil yöresi Bodrum’un, en turistik köyü Türkbükü’nde Ship a Hoy ve Mavi Türkbükü gibi iki müzikli restorana önce para cezası kesiliyor, sonra kapatılıyor. (Açıldığında da zaten Ramazan gelmiş olacak ve bu tür eğlence yerlerinin müşteri sayısı yarıya inecek.) Hani arasanız bu mekânların çevresinde rahatsız olacak en fazla 5-10 ev bulabilirsiniz ki, müzik çok yüksek olmadığı ve kısıldığı için bu bile zor.Zaten turizm sezonu olsa olsa 10-12 hafta, öncesi ve sonrasında pek az turist oluyor. Haydi kent merkezinde müziği 12’de kesiyorlar ama Türkbükü gibi sahile sıralanmış restoranları, müziği, eğlencesiyle Bodrum’un simgesi, turistin ilk tercihi olan bir sahile bu yapılır mı?Öte yanda ise örneğin Çeşme Paşalimanı’ndaki Mia Sunset var. Özel bir eğlence bölgesinde değil, ailelerin yaşadığı bir sitenin içinde “ev”den “gece kulübü”ne çevrilmiş. Çevre Bakanlığı’nın Boğaz’a, Bodrum’a yaptığı baskılardan sonra bile sabahlara kadar gürültüsünden 5 site halkı mağdur olmuş. İl Çevre Müdürlüğü’ne defalarca müracaat etmişler, alınan cevap şu:“Biz Çevre Bakanlığı’ndan henüz yetki alamadık, karışamıyoruz.”Saf kandırıyorlar ya, millet de inanacak.İnanmamışlar tabii, konu sonunda İzmir Valisi Cahit Kıraç’a kadar anlatılmış da çözülebilmiş.Peki bu nasıl yetkidir ki canlarının istediği yerde anında kapatma kararı veriliyor, jandarma kapıya dayanıyor, istemediği yerde ise bir türlü o yetki bulunamıyor.Yoksa işi “kitabına uyduran”lara yasak yok da, sadece Boğaz, Bodrum, Çeşme’nin kitaba uyduramayanlarına mı var?Ya da; Reian, Sortie, Ship a Hoy birilerinin özel nedenlerle- sinirine mi dokunuyor?Turizm Bakanı, Çevre Bakanı’na “Sadece Arap turizmi mi istediklerini, diğerlerini baltalama gayretlerinin nedenlerini” sormak zorundadır.
Bugüne kadar TSK’ya yapılan baskılardan habersiz görünmeye çalışan, 102 yakalama kararından sonra ise “biz de yakalama kararına, tutuklamalara karşıyız ama” benzeri açıklamalar yapan iktidar yöneticileri nedense son iki gündür pek pervasız konuşmaya başladılar.Yeni Şafak gazetesinin “Genç subaylar Balyozcu’dan rahatsız” manşetinin arkasından “Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) olacak terfiler”in onlar için ne kadar önem taşıdığını gösteren konuşmalar da yapılıyor, daha beterleri de... (“Genç subaylar” konusunda 29 Temmuz Perşembe Mehmet Yılmaz’ın ve Mehmet Tezkan’ın köşe yazıları çok güzeldi, okumanızı öneririm.)Bu “genç subaylar”la kim konuşuyorsa (!) asıl rahatsızlıklarının; yakalama emri çıkarılan askerlerin YAŞ’ta terfilerine izin verilip verilmemesi olduğunu da net şekilde söylemeleri gerekir aslında... Yoksa “12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasını” referandum öncesine kadar 8 yıl boyunca ağzına almayanların, somut bir 27 Nisan muhtırasını yazan (kendisine göre “bildiri” imiş, hadi canım... Özde değil sözde laik olan seçilirse ne yapacaktı yani) kişiyi ödüllendiren ve koruyanların, gazetelerinin “iddialar üzerine” yakalama kararı çıkarılanlara bu tepkilerine anlam verilemez. Ki verilemiyor da...ARINÇ’TAN CUMHURBAŞKANI’NA AKIL!Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “genç subaylar” manşetinin hemen arkasından “Hakkında yakalama kararı çıkan subaylar için açığa alınma yöntemi uygulanmalı. Tedbir olarak görevden alınmalı ki sağa bakınca tutuklanmış, sola bakınca içerden yeni çıkmış biriyle karşılaşmayalım. YAŞ’ta verilecek tüm kararlar Cumhurbaşkanımız’ın imzasına tabidir” demiş.Yani, “yakalama kararı çıkmış generallere terfi verilirse imzalama” diyor.Buradaki önemli soru; askerlerin terfi etmesi bir siyasetçiyi neden bu kadar ilgilendiriyor? Ordunun siyasete karışmaması konusunda çok titiz görünenler “siyasetin ordunun iç işlerine karışması“ konusunda neden böyle rahatlar? O kişi, bu kişi olması Arınç’ı neden telaşlandırıyor? (Özellikle de suç işlemiş milletvekillerini, dokunulmazlıkları kalkmadığı için sağında solunda, önünde arkasında, devlet yönetiminde gören, Deniz Feneri gibi dev bir bağış soygununun suçlularını hâlâ görev başında gören ve rahatsız olmayan birini...)YAŞ’TA KİMİN ÖNÜ TEMİZLENİYOR?Yüksek Askeri Şura’da “özellikle bir ismin önünün açılması”, önünde duran ismin oradan çekilmesi için birilerinin yoğun gayret gösterdiğini, çok sayıda generalin bu amacı gizlemek üzere tutuklandığını ve bunun ordu içinde bilindiğini, konuşulduğunu aylar önce, bir başka toplu tutuklamanın ertesinde “tutuklanan bir generalin yakınından” duymuş, o zaman da yazmıştım.Son olaylar, duyduklarımın gerçeğe yakınlığını ortaya koyarak beni de şaşırttı.Acaba terfisi istenen ve bu nedenle kıyametler koparılan general kim? Mutlaka anlayacağız yakında...KUZU NE DİYOR?Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu lâf arasına mesaj sıkıştırmakta üstün yeteneğe sahiptir ama son mesajına “PES” doğrusu. Tek başlarına Anayasa değişikliği hazırlarken nedense akıllarına gelmeyen, referandum öncesinde birden hatırladıkları 35’inci maddeden söz ederken;“Bu maddeyi oturup bir komisyon dâhilinde konuşmaktan yanayız. Herhalde Ramazan’ın sonuna kadar askeriye darbe yapmaz” demiş.35’inci maddeye gelene kadar “komisyon”u ağızlarına almayıp değişiklikleri tek partiyle yapmaları bir yana “Ramazan sonuna kadar darbe...” söylenecek söz müdür?Bir Anayasa Komisyonu Başkanı böyle bir suçlamayı hele de gerçek darbe ve muhtıraların korunduğu dönemde, “Demokrasiye saygılıyız, yargıya saygılıyız” diyen ve öyle davranan ordusuna yapar mı?Geçenlerde muvazzafların tutuklanması başarılırsa, sıra ‘en tepedeki muvazzafa gelebilir’ demiştim.Suikast iddiaları, askeri araçların aranması gibi olaylarda ‘şu darbe iddiası hangi yıllara ait, açıklasalar da öğrensek’ demiştim.“Ordunun bugün darbe yapabileceğini” ima ederken nihayet İlker Başbuğ’a mı yaklaşıyorlar acaba?Daha neler duyacak bu millet bakalım!*****ÖZÜRSevgili okurlarım, uzun yazıları hızla yazdığımızda gözden kaçan kelime hataları olabiliyor. Bazen kontrol ederken de fark etmeyebiliyoruz. Dün “Daha önce 17 kez değişen 12 Eylül Anayasası” derken 17 rakamı 12 olarak yazılmış, özürlerimle düzeltiyorum. Bir de ilave bundan önceki hükümetler döneminde yapılan tüm Anayasa değişiklikleri “uzlaşma komisyonları” kurularak, bütün partiler anlaşarak yapılmıştı. Şimdiki gibi tek parti tarafından ve tepeden inme değil!
Yüksek yargı dışındaki hâkim ve savcıların siyasi baskı altına kolayca alınabildiği biliniyor. Ki bu baskının da ancak Adalet Bakanlığı yoluyla yapılabildiği ortadadır.Hâkimlerin, savcıların telefonlarının dinlendiği, hatta internetten hangi gazeteleri okuduklarının bile tespit edildiği, bulundukları mekânların yakınlarına dinleme araçlarının çekildiği kendileri tarafından kaç kez açıklandı. Sonrası malûm, “istenilen çizgi dışına çıkılmışsa” yerlerinden alınıp ücra köşelere sürülmeleri an meselesi... (Bu duruma rağmen AKP’nin “Dokunulmazlıkları kaldırmıyoruz, çünkü yargıya güvenmiyoruz” sözünü hatırlayalım. Güven duyulmayan; “tarafsız bir hâkimle karşılaşma” endişesi miydi dersiniz?)Şimdi geride ‘bağımsızlığını’ nispeten koruyabilen, diğerleri kadar siyasi baskıya açık olmayan yüksek mahkemeler kaldı. Referandumdaki “evet” oylarıyla onlar da tamamlanacak. Adı da birilerine göre “daha çok demokrasi” olacak, daha önce 12 kez değişmiş olan “12 Eylül darbe Anayasa’sından kurtulma” olacak. Sonra neler olacak onu sormayın, Erbakan’ın “çikolata kâğıdına sararak yutturacağız” sözü gibi bir şey.Şimdi, bir yanda iktidara bağımlı tutulan mahkemelerde, seçilmiş savcıların verdiği tutuklama, yakalama kararları var, diğer yanda “Olay yargıda, saygılı olalım” diyenler (ki aynı saygıyı kapatma davası ve Anayasa değişikliği kararı sürecinde AYM’ye göstermemişlerdi).Ve bu arada benim dün ‘Çok sayıda muvazzaf general, kilit noktalardaki komutanlar için çıkan yakalama kararından sonra İlker Başbuğ neden Başbakan Erdoğan’a gitti? Yargı bağımsız ise, bu kararlarla onun ilgisi yoksa ne beklentisi olabilir’ sorularım var.22 Şubat 2010’da da aralarında önemli generallerin bulunduğu toplu bir gözaltı kararı (49 kişi) çıkmış, bu karardan hemen sonra Genelkurmay karargâhında İlker Başbuğ ile aralarında Kuvvet Komutanları’nın bulunduğu 15 general sabaha kadar toplantı yapmış ve ertesi gün; 24 Şubat’ta Başbuğ “Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül ile konuşmaya” gitmişti.“102 yakalama kararı”ndan sonra da Başbakan’a gitti. Her ne kadar istenen konularda 30 yıl önceki olaylar bile didik didik edilip “oya tahvil” gayretleri gösteriliyor, çarşaf çarşaf konuşmalar yapılarak insanlar canından bezdiriliyorsa da, istenmeyen konular “Devlet sırrı, bizimle mezara gidecek” benzeri sözlerle gizleniyor (tesadüfe bakın bunlar da hep ya e-muhtıra, ya Balyoz... Hep askeri konular)...TSK’nın topluca, tepeden tırnağa köşeye sıkıştırıldığı görülse de, Orgeneral İlker Başbuğ’un her iki toplu gözaltı kararından sonra neden hemen Başbakan’a gittiğini ve son görüşmede neyin konuşulduğunu bu nedenle de açıklaması şart görünüyor.Yöneticiler tarafından halka verilmiş “şeffaf yönetim” sözünün önemi bir yana yüksek yargıyı da siyasi güce bağımlı hale getirecek Anayasa değişikliği referandumu öncesinde, diğer yargının ne kadar bağımsız (!) olduğunu halkın anlamasını sağlamak da görevidir.***** “70 milyon”un kimlik bilgisini kim çaldı?Öylesine basit bir habermiş gibi vermiş Emniyet: “70 milyon vatandaşın kimlik bilgileri çalındı. Kimlik, adres ve telefon bilgilerini yasadışı yolla elde ettikten sonra bazı hukuk bürolarına satan suç örgütü...”Yok ya, bu kadar kolay ve önemsiz demek ki... Bir kere bu bilgilerin “bazı hukuk bürolarına para karşılığı satmak için çalındığına” inanacak saf bulamazlar. Bu ülkede seçimlerde (e-muhtıra hilesiyle, yoktan bir mağduriyet peydahlayarak alınan ekstra oylar dışında) 5 milyon ekstra seçmen gökten zembille inmiş, seçim geçtikten sonra da geldiği gibi göğe yükselip (!) kaybolmuştur.Bu her şeye, en akıl almaz, en “dünyada benzeri görülmemiş” olaylara susan toplum ona da susmuş ve aynen “son dakikada çöken bilgisayar sistemi, kesilen elektrik” masalına inandığı gibi inanıp kaderine razı olmuştur.Şimdi de referandum ve seçim yaklaşırken 70 milyonun kimlik bilgileri çalınıyor. Ya geçen seçimlerde olduğu gibi bazı adreslerde olmayan kişiler “varmış gibi”, bazıları ölmüş gibi, bazıları bu ülkede yaşamıyormuş gibi, bazı bebekler bir anda büyümüş gibi gösterilecekse?Ya birileri bu bilgilerden yararlanarak “ele geçirmek istedikleri” adreslere, telefon bilgilerine ulaşacaksa... Olamaz mı yani, bu ihtimaller neden düşünülmesin?Ayrıca dünyanın hangi ülkesinde vatandaşın gizli bilgilerinin çalındığı görülmüştür? Neden “balkondan, pencereden arka arkaya düşüp ölenler” gibi diğer ülkelerde olmayacak her olay ve bu da Türkiye’de olmaktadır? “Dingo’nun ahırı” mı burası?Bizi yönetenler kimlik bilgilerini hangi suç örgütünün çaldığını, bu işi nasıl bu kadar kolayca başarabildiklerini ve şimdiye kadar görülmemiş bir olayın bugün nasıl olabildiğini bulup açıklamak zorundalar.Bu tercih değil, görevleridir ve muhalefet partileri bu konuyu takip etmelidir. Birkaç kişinin, kolu dövmeli kadınların filan gözaltına alınması yetmez. Böylece “Biz görevimizi yaptık“ deyip çekilmek kabul edilemez. Net açıklama bekliyoruz!
Darbe Plânı iddiaları önce (şimdilerde sesi çıkmayan) Haham lâkaplı Tuncay Güney’in açıklamaları, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in anıları ile başlatılmış, imzasız ihbar mektupları ve gizli tanık ifadeleriyle sürdürülmüştü.Ve Türkiye yıllardır, son bir yıldır da yoğun şekilde darbeyle yattı, darbeyle kalktı. Arınç’a suikast iddiası, Karargâh’ta kozmik odaların aranması, durdurulan askerî araçlar... Her gün yeni bir iddianın arkası kesilmedi.Kafalar o kadar karıştırıldı ki bu darbe plânı 2003’te mi yapılmıştı, 2007’de mi, yoksa 70 muvazzaf askere, kilit görevlerdeki, terör mücadelesindeki komutanlara yakalama kararı çıkarıldığına göre bugün de mi darbe hazırlıkları sürmektedir anlayana aşk olsun. (Ama birileri her nasılsa kendileri yazmış gibi, olayların sıralamasını, detaylarını şıpın işi anlayıveriyorlar o başka...)Son olarak çok sayıda görevi başındaki askere yakalama emri çıktığına göre demek ki bağımsız (!) yargı net olarak yeni bulgulara ulaşmış. O zaman herhalde olayı da aylarca, yıllarca bekletmeden, insanların ömrünü hapishane köşelerinde tüketip çoluğunun çocuğunun mağduriyetini uzatmadan bugünlere uzandığı iddia edilen darbe hazırlıklarını ortaya çıkarır. Bunu hem her biri darbe suçlusu gibi muamele gören, tahkir edilen sanıklara, hem de yıllardır darbe işkencesi çeken millete borçludur.SÖZ MÜ VERİLDİ?Burada dikkat çeken önemli noktalar var;Öncelikle aylardır devamlı hatırlatılmasına rağmen ve şimdi Kılıçdaroğlu’nun açık açık:“Erdoğan ve Büyükanıt çıkar işbirliği yaptı” suçlamasına rağmen hâlâ 27 Nisan muhtırası ve Yaşar Büyükanıt’la ilgili hiçbir gelişmenin görülmemesi. Bu doğal olarak “Ona dokunulmayacağı konusunda söz mü verildi? Acaba ‘tek başıma karar verip yazdım’ dediği muhtıranın seçimde yaratacağı etkiyi bilerek mi yaptı” şüphesini pekiştiriyor.Son derece gereksiz bir anda, millet Cumhuriyet mitingleri ile doğal tepkisini ortaya koymuşken, bu mitingleri bile “orduyla bağlantısı varmış gibi” gösteren (böylece demokrasiye çok yönlü zarar veren) ve bütün toplumu şoka uğratan bu ‘e-muhtıra’nın sebebi neydi?HALK ÖĞRENMELİ?Dolmabahçe’de baş başa görüşme yapıldığına göre bu neden biliniyor olmalı ve kesinlikle bu bilgi “mezara kadar” bekletilmemeli. Milletin bu kadar darbe sıkıntısı çekerken ‘27 Nisan’ı öğrenmeye hakkı vardır.Mesele, sadece “Pes”, “Ölüler bile güler” gibi cevaplarla geçiştirilecek gibi değil...Diğer tarafta; bu kadar çok sayıda muvazzaf asker için “darbe hazırlığı nedeniyle” yakalama emri çıkmışsa, aynen 2003’te Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün dönemindeki iddialarla sorumluluğu olmamasının kabul edilemeyeceği gibi, İlker Başbuğ da emrindeki komutanlar, generallerle birlikte suçlanıyor demektir.İş bu noktaya vardırılmışken ve AKP yöneticileri “Bizim ilgimiz yok yargının kararı” derken İlker Başbuğ’un muvazzaflar için çıkarılan yakalama kararlarını neden Başbakan Erdoğan’la konuştuğu da önemli bir soru işaretidir. Madem ki AKP “yargının kararı” olduğunu ve yargının bağımsız olduğunu -bu olayda- kabul etmekte ve söylemektedir, o zaman “Başbakan yargıya ne diyebilir ki” sorusu sorulmayacak mı?Org. İlker Başbuğ, toplumun kendisine ve TSK’ya güveninin sarsılmamasını istiyorsa Başbakan Erdoğan’la 25 Temmuz’da yaptığı görüşmeyi millete açıklamak zorundadır.Hiç değilse kendini bir yanda hakkında yakalama emri çıkarılmışken diğer yanda “Amanos Dağları’nı temizleme” talimatıyla karşılaşan komutanlarının ve bu moral bozukluğu içindeki ordunun duygularını düşünerek bunu yapmalıdır!
Bildiğiniz gibi ‘Balyoz’da son çıkarılan “102 kişilik” yakalama emri ile dağda terör mücadelesi yapmış askerler, denizaltı filosu, çıkartma gemileri komutanları da (emekli-muvazzaf) “sanık” durumuna getirildiler.Bunlar arasında daha önce tutuklanıp bir süre cezaevinde kalan ve sonra tahliye edilen emekli Korgeneral Engin Alan da var. Alan “teröristbaşı Öcalan’ı Libya’da teslim alıp Türkiye’ye getiren general” olarak tanınıyor.Bir kez daha yakalama kararı çıkarılan Alan Bodrum’da ailesiyle tatil yaparken karar üzerine İstanbul’a dönmüş. Eşi “TSK kendi personeli olan muvazzaf ve emekli generallere darbe yaptı. Onların arkasında durmadı. Yaşananlara tepki göstermedi. Ses soluk çıkmıyor. Biz isterdik ki onlardan bir tepki gelsin” demiş.Yaşadıkları olaylar sonunda böyle bir duygu gayet doğaldır ve haklı görünmektedir, ayrıca zaten köşe yazarları arasında da bu sessizliği sorgulayanlar var.Ben Genelkurmay Karargâhı’nda İlker Başbuğ’la görüşüp, TV röportajını yapmadan önce TSK’nın bu sessizliğini en çok sorgulayanlardan biriydim, Her Açıdan’ı izleyenler hatırlayacaktır.Soruyordum, çünkü demokrasilerde herkesin görüş açıklama hakkı olduğu gibi, personeline toplu tutuklamalar yapılan, en ağır suçlamalar ve hatta hakaretlerle karşılaşan TSK’nın başındaki kişinin de bu hakkı olmalıydı. Ama Org. İlker Başbuğ’la konuşurken onun TSK’ya haksız ve gereksiz tutuklamalardan dolayı çok üzgün olduğunu, bu duygunun samimi olduğunu ama kendini susmak zorunda hissettiğini gördüm.TSK’NIN YARGIYA SAYGISISadece askerler için değil, asıl geride kalan eşler ve çocuklar için büyük üzüntü duyuyor, onların çektiği maddi-manevi sıkıntıları hatırlatıyor ama anladığım kadarıyla ağzını açtığı anda her sözünün, her çıkışının bazıları tarafından hemen “İşte ordu yargıya müdahale ediyor” veya “Siyasi konuşma yapıyor” tepkilerine neden olacağını biliyordu. Ki bu da gerçekten yapılmaktaydı. Hem siyasetçiler, hem de “gazeteciler” tarafından...Başbuğ, ne olursa olsun ordu ile sivil yönetimi veya yargıyı “rakip konumuna” sokmaktan kaçınıyor, TSK’ya bu saldırı şeklindeki suçlamaların hata olduğunu anlayıp bir noktada duracaklarına inanıyor ve sık sık “TSK’dan anti demokratik, baskı içeren açıklamalar çıkmayacak, yargıya saygı gösterip susacağız” diyordu.O gün Başbuğ’a hak vermiştim, doğru olanı yapıyordu ve ayrıca daha önce her ağzını açtığında arkasından daha da fazla suçlama ve tutuklama gelmişti. Bundan da sakınsa yeriydi.Ama acaba Genelkurmay, hiç değilse tutuklanan asker ailelerine maddi-manevi destek, moral veremez miydi, vermedi mi, bunu bilmiyorum. Yapmadılarsa neden yapmadıkları elbette haklı bir sorudur.REFERANDUM ÖNCESİ MAĞDURİYETBugün gelinen noktada; binlerce sayfalık iddianame dosyalarıyla 30 yıla yayılabileceği söylenen bir davada yüzlerce askeri tutuklayıp, ordunun geçmişte darbe sicili olmasını öne sürüp aylarca yıllarca cezaevine atarak, “hükümete darbe yapılacaktı” iddiasıyla TSK’yı toptan mağdur ederek bir yere varılmaya çalışılıyor: Darbe hazırlığı ihtimalini canlı tutmanın referandumda ve seçimde getireceği oylara. Kim bilir belki de yepyeni bir muhtıra ihtimaline!İstedikleri kadar “Bizimle ilgisi yok, yargının işi” desinler, istedikleri kadar “tutuklamalara tepki gösteriyor”muş gibi yapsınlar (şu anda yandaş gazetecilerin taraflı göstermeye çalıştığı) yüksek yargı dışındaki mahkemelerde “istedikleri hakimlere her tür baskıyla siyasi kararlar aldırabilecekleri” biliniyor. (BKZ: HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşarı ve hakimlerin/savcıların soruşturma iznini Bakan’ın vermesi...)‘AÇILIM’IN GETİRDİKLERİCHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun 2007 seçim sonuçlarında AKP’ye pek yararı dokunan 27 Nisan muhtırası üzerine gitmesi, Yaşar Büyükanıt ile muhtıranın neden sorgulanmadığını tekrarlaması boşuna değil. Yüzlerce askerin “ihtimal üzerine” tutuklanmasından hoşlananların “somut muhtıra”yı unutması önemlidir. (Ayrıca “muhtıra”lara bir yaptırım, ceza olmaması, TSK’yı olup bitenlere dayanamama noktasına gelme halinde ‘başka muhtıra’lara yöneltemez mi?)Türkiye İnegöl’den Erzurum’a, Hatay’a kadar terör-terörist tepkisi içinde ayağa kalkmışken, asıl “açılım”ın etkilerinin konuşulması gerekirken ülke “terörist yakalayanların içeri tıkılması”nı tartışıyor. Düşünün artık!