Yüksek yargı dışındaki hâkim ve savcıların siyasi baskı altına kolayca alınabildiği biliniyor. Ki bu baskının da ancak Adalet Bakanlığı yoluyla yapılabildiği ortadadır.
Hâkimlerin, savcıların telefonlarının dinlendiği, hatta internetten hangi gazeteleri okuduklarının bile tespit edildiği, bulundukları mekânların yakınlarına dinleme araçlarının çekildiği kendileri tarafından kaç kez açıklandı. Sonrası malûm, “istenilen çizgi dışına çıkılmışsa” yerlerinden alınıp ücra köşelere sürülmeleri an meselesi... (Bu duruma rağmen AKP’nin “Dokunulmazlıkları kaldırmıyoruz, çünkü yargıya güvenmiyoruz” sözünü hatırlayalım. Güven duyulmayan; “tarafsız bir hâkimle karşılaşma” endişesi miydi dersiniz?)
Şimdi geride ‘bağımsızlığını’ nispeten koruyabilen, diğerleri kadar siyasi baskıya açık olmayan yüksek mahkemeler kaldı. Referandumdaki “evet” oylarıyla onlar da tamamlanacak. Adı da birilerine göre “daha çok demokrasi” olacak, daha önce 12 kez değişmiş olan “12 Eylül darbe Anayasa’sından kurtulma” olacak. Sonra neler olacak onu sormayın, Erbakan’ın “çikolata kâğıdına sararak yutturacağız” sözü gibi bir şey.
Şimdi, bir yanda iktidara bağımlı tutulan mahkemelerde, seçilmiş savcıların verdiği tutuklama, yakalama kararları var, diğer yanda “Olay yargıda, saygılı olalım” diyenler (ki aynı saygıyı kapatma davası ve Anayasa değişikliği kararı sürecinde AYM’ye göstermemişlerdi).
Ve bu arada benim dün ‘Çok sayıda muvazzaf general, kilit noktalardaki komutanlar için çıkan yakalama kararından sonra İlker Başbuğ neden Başbakan Erdoğan’a gitti? Yargı bağımsız ise, bu kararlarla onun ilgisi yoksa ne beklentisi olabilir’ sorularım var.
22 Şubat 2010’da da aralarında önemli generallerin bulunduğu toplu bir gözaltı kararı (49 kişi) çıkmış, bu karardan hemen sonra Genelkurmay karargâhında İlker Başbuğ ile aralarında Kuvvet Komutanları’nın bulunduğu 15 general sabaha kadar toplantı yapmış ve ertesi gün; 24 Şubat’ta Başbuğ “Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül ile konuşmaya” gitmişti.
“102 yakalama kararı”ndan sonra da Başbakan’a gitti. Her ne kadar istenen konularda 30 yıl önceki olaylar bile didik didik edilip “oya tahvil” gayretleri gösteriliyor, çarşaf çarşaf konuşmalar yapılarak insanlar canından bezdiriliyorsa da, istenmeyen konular “Devlet sırrı, bizimle mezara gidecek” benzeri sözlerle gizleniyor (tesadüfe bakın bunlar da hep ya e-muhtıra, ya Balyoz... Hep askeri konular)...
TSK’nın topluca, tepeden tırnağa köşeye sıkıştırıldığı görülse de, Orgeneral İlker Başbuğ’un her iki toplu gözaltı kararından sonra neden hemen Başbakan’a gittiğini ve son görüşmede neyin konuşulduğunu bu nedenle de açıklaması şart görünüyor.
Yöneticiler tarafından halka verilmiş “şeffaf yönetim” sözünün önemi bir yana yüksek yargıyı da siyasi güce bağımlı hale getirecek Anayasa değişikliği referandumu öncesinde, diğer yargının ne kadar bağımsız (!) olduğunu halkın anlamasını sağlamak da görevidir.
“70 milyon”un kimlik bilgisini kim çaldı?
Öylesine basit bir habermiş gibi vermiş Emniyet: “70 milyon vatandaşın kimlik bilgileri çalındı. Kimlik, adres ve telefon bilgilerini yasadışı yolla elde ettikten sonra bazı hukuk bürolarına satan suç örgütü...”
Yok ya, bu kadar kolay ve önemsiz demek ki... Bir kere bu bilgilerin “bazı hukuk bürolarına para karşılığı satmak için çalındığına” inanacak saf bulamazlar. Bu ülkede seçimlerde (e-muhtıra hilesiyle, yoktan bir mağduriyet peydahlayarak alınan ekstra oylar dışında) 5 milyon ekstra seçmen gökten zembille inmiş, seçim geçtikten sonra da geldiği gibi göğe yükselip (!) kaybolmuştur.
Bu her şeye, en akıl almaz, en “dünyada benzeri görülmemiş” olaylara susan toplum ona da susmuş ve aynen “son dakikada çöken bilgisayar sistemi, kesilen elektrik” masalına inandığı gibi inanıp kaderine razı olmuştur.
Şimdi de referandum ve seçim yaklaşırken 70 milyonun kimlik bilgileri çalınıyor. Ya geçen seçimlerde olduğu gibi bazı adreslerde olmayan kişiler “varmış gibi”, bazıları ölmüş gibi, bazıları bu ülkede yaşamıyormuş gibi, bazı bebekler bir anda büyümüş gibi gösterilecekse?
Ya birileri bu bilgilerden yararlanarak “ele geçirmek istedikleri” adreslere, telefon bilgilerine ulaşacaksa... Olamaz mı yani, bu ihtimaller neden düşünülmesin?
Ayrıca dünyanın hangi ülkesinde vatandaşın gizli bilgilerinin çalındığı görülmüştür? Neden “balkondan, pencereden arka arkaya düşüp ölenler” gibi diğer ülkelerde olmayacak her olay ve bu da Türkiye’de olmaktadır?
“Dingo’nun ahırı” mı burası?
Bizi yönetenler kimlik bilgilerini hangi suç örgütünün çaldığını, bu işi nasıl bu kadar kolayca başarabildiklerini ve şimdiye kadar görülmemiş bir olayın bugün nasıl olabildiğini bulup açıklamak zorundalar.
Bu tercih değil, görevleridir ve muhalefet partileri bu konuyu takip etmelidir. Birkaç kişinin, kolu dövmeli kadınların filan gözaltına alınması yetmez. Böylece “Biz görevimizi yaptık“ deyip çekilmek kabul edilemez.
Net açıklama bekliyoruz!

