Bir evlâdın sessiz çığlığı!

Haberin Devamı

Öyle bir baskı dönemi yaşıyoruz ki artık gerçekleri konuşabilmek, yazabilmek gazetecinin bile “görevi” olmaktan çıktı, sıra dışı bir eylem haline geldi.

Referandum yaklaşırken bir de üstüne azgın bir kesimden gelen baskı ve hakaret dolu mektuplar eklendi... Zannediyorlar ki yazdılar mı herkes bu palavralardan etkilenir ve susar. Ama işte önce insanlık, sonra gazetecilik asıl böyle günler için lâzımdır.

Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında alınacak terfi kararlarından önce 101 askere “Balyoz sanığı” iddiası ile yakalama kararı çıkarıldı. YAŞ krizi çözülemeyecek bir noktaya ilerlediği sırada iktidarın “Bu gerginliği daha fazla sürdürmeyeceğiz” açıklamalarıyla birlikte yakalama kararı kaldırıldı. Yargının canı istediğinde ve istediği kişilere yakalama, tutuklama kararı çıkarıp, istediği anda yüzden fazla kişinin yakalama kararını kaldırıvermesinin tesadüf olamayacağını, bu yapılanın (şu anda yüksek yargı dışındaki) mahkemelerin nasıl siyasi etki altında olduğunun açık ispatı olduğunu hâlâ anlamayan var mı bilmiyorum.

ÇIKARLAR VE KORKU

Gerçekleri en açık ve net örneklerle görmesine rağmen korkarak sinen, kolaycılığa kaçan, sadece çıkarına bakan veya ne olursa olsun futbol takımı tutar gibi en fahiş yanlışları görmeden taraf tutanlara ise söylenecek söz yoktur artık.

Dünkü VATAN’ın sürmanşet haberinde 1,5-2 yıldır tutuklu vaziyette sorgulanmayı bekleyen Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal ve Fatih Hilmioğlu vardı. İki gazeteci ve iki bilim adamı... Hepsinin aileleri, çoluk çocuğu var. İki yıla yakın süredir hapis hayatı yaşıyorlar, hayatları kendilerinden çalınıyor ve bunun yapılabilmesine aslında hukuk, adalet izin vermediği gibi kendilerine bildirilmiş, açıklanmış somut bir delil, somut bir suç bile yok ortada...

Yine “Balyoz” suçlamasıyla önce yakalama kararı çıkarılan, sonra kaldırılan 101 kişinin yakalanması gerekmiyorsa onların neden tutuklu olduğunu, aylarının yıllarının, onurlarının gasp edildiğini, bu “ÇİFTE STANDART”ı açıklayabilecek kimse var mı?

720 GÜNÜN HESABI

Tuncay Özkan’ın kızı Nazlıcan’ın “Babamı aldıklarında 15 yaşındaydım, şimdi 4 ay sonra 18 olacağım. En güzel günlerimizi bizden çaldılar, onu haftada bir gün görebildim. Babamı bugün serbest bıraksalar 720 günün hesabını kim verecek” dediği sessiz çığlıklara hiçbir annenin, babanın sessiz kalması mümkün değil.

Hele Avusturya Lisesi gibi iyi bir okulu kazanmışken, yaşadığı büyük mağduriyete anlayış göstermeyen yönetimin baskıları yüzünden okuldan kaydını almak zorunda kalması eğitimcilerin bile anlayışsızlığını, zor durumda bir öğrenciye destek olmak yerine köstek olmalarını nasıl da anlatıyor.

Bu olaylara bakıp da ülkemizin geleceği ile ilgili iyimser duygulara sahip olmak hiç de kolay değil.

Ama eğer adaletin zerresi kalmışsa Türkiye’de, suçunu bilmeden tutukluluk kararı çıkarılan insanları hâlâ neden içerde tuttuklarını açıklamak zorundalar.

Özellikle de YAŞ toplantısı sırasında “yakalama kararlarını bir çırpıda kaldırtıverenler” açıklarsa toplumun daha iyi anlayacağına hiç şüphe yok!

***


Ordu’nun referandumla ilgisi var mı?

Pazartesi günkü gazetenin manşetinde ise Mardin’de askeri araç içinde kalleş ellerin döşediği mayınlarla şehit olan çocuğa ağlayan babanın görenlerin yüreğini kanatan fotoğrafı vardı. Hemen yanında üç liderin referandum savaşları...

Erdoğan hâlâ Kılıçdaroğlu’nun “neden aday olduğuna” takmış ha “kamera” diyor, ha “memur Kemal efendi” diyor (memurluğun ne kusuru varsa?)... Kılıçdaroğlu cevaben “Aynaya baksın dedi baktım. Memur Kemal’i gördüm. O da baksın, kalpazanları, yetim hakkı yiyenleri görsün” diyor. Bahçeli “Tıpış tıpış Yüce Divan’a” diyor.

Hiç kimsenin umurunda değil sanki son şehitler... O yürekler acısı “yeni gelin”lerin, anaların, babaların gözyaşları.

Hiç kimse “şehit evladının cenazesinde giymek için kıyafeti olmayan ve gece yarısı mağaza açtırılarak giydirilen” şehit ailelerini hatırlamıyor. Bu kahpe mayınların, saldırıların nasıl durdurulacağı değil, orduda kimin komutanlığının önleneceği, hangi liderin diğerine ne cinlikle cevap vereceği önemli sanki... Sadece güç, iktidar, oy, para, kavga bu mudur artık Türkiye’nin ölçüleri? Milleti canından bezdirmek midir siyaset?

REFERANDUM YALANLARI

Öte yanda referandum yalanları tam gaz... Bir okurumuz, Neslihan Demir; “Bir arkadaşım çevresinde ‘referandumda neye evet/hayır diyeceğini bilmeyenlerin eğer hayır derlerse başa asker geleceğine inandırıldıklarını söyledi” diye yazmış.

Dicle Üniversitesi’nin yaptığı anket ise Diyarbakır’daki deneklerin yüzde 33’ünün “ordunun tutumunun yeni bir anayasa hazırlanamaması önündeki engel” olduğunu düşündüğünü ortaya koymuş.

Her ikisi de yalanların nasıl etkili olabildiğini gösteriyor. İktidar partisinin kimseye danışmadan, paylaşmadan tek başına hazırlayıp Meclis’e getirdiği, hazırladıktan sonra muhalefeti katılmaya çağırdığı ve Meclis’ten tek başına geçirdiği Anayasa paketi ile ordunun ne ilgisi var?

Sadece aynı süreçte orduyu darbe iddialarıyla devamlı gündemde tutarak arada bir bağlantı varmış gibi gösterildi, oysa bunlar tümüyle ayrı konulardır.

Muhalefet partileri yaratılan kavga ortamına balıklama dalarak zaman geçireceklerine millete gerçekleri anlatsınlar.

***


Sevgili okurlarım, hepinize hayırlı, huzurlu bir Ramazan ayı diliyorum... Umalım da hiç değilse bu ayın hatırına yalan söyleyenlerin yüzü kızarsın ve sussunlar!

DİĞER YENİ YAZILAR