Bayılıyorum bu konuları iyi takip etmediği, itirazların neye yapıldığını hiç anlamadığı halde kaleme sarılıp yorum yapmaya ve hatta suçlamaya kalkanlara...
Şu anda ülkenin başına sarılmış en önemli iki sorundan biri (ki aslında ‘sayısız’dır) ilk kez bir partinin tek başına hazırlayıp, tek başına meclisten geçirdiği ve yapılan hatayı durdurabilecek son demokratik merci olan Anayasa Mahkemesi’nin de aşırı baskılar altında görevini hakkıyla yapamayarak referanduma gönderilmesine fırsat tanıdığı Anayasa değişikliği...
Bu değişikliğin içinde, israrla olumlu maddelerle aynı pakette referanduma sunulan ve yüzde 51’in üstünde “evet” oyu alırsa hemen uygulamaya geçilecek iki madde; yüksek mahkemelerin üyelerinin aynı partinin çoğunluğu ile o partiden olan Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesini sağlayacak nitelikte...
Her ne kadar iktidar partisi referandum propagandasını:
“12 Eylül anayasasını değiştiriyoruz.. Daha demokratik anayasa yapıyoruz.. Karşı çıkanlar statükocudur.. Avrupa’da da bizim yaptığımız gibi..” şeklinde açıklamalar yapsa da bunların hepsi soru işaretleri ile karşılanması gereken, çoğu gerçeklerden uzak açıklamalar...
Karşı çıkanlar da bu değişikliklerin bağımsız ve etkin kalabilen tek kurum durumundaki “yüksek yargı”yı da tümü ile siyasi güce bağımlı hale getireceğini bilerek karşı çıkıyorlar.
Bunların açıklanması ve iyi anlaşılması gerekiyor, çünkü hem iktidar partisi bu değişiklikleri de hiçbir kuruma danışmadan, yeterince tartışma fırsatı bırakmadan, halka anlatmadan yaptı ve referanduma götürüyor... Hem de açıklayıp anlatabilecek medya kesimini, tüm gücünü ve baskısını kullanarak susturup tasfiye edip sadece kendi medyası gibi çalışan medya kesimi ile “tek ses” olarak götürüyor.
Başa dönelim; bu ‘ne olup bittiğini anlamadan’ yazanlar arasında, karşı çıkanlara “halktan niye korkuyorsunuz” diye soranlar var.
NEDEN TEK PAKET?
Oysa bunu soranlara “anlatın bakalım; ne anladınız Anayasa değişikliğinden, beş maddesini yararları ve zararları ile sayın” deseniz, doğru cevaplayabilecek pek az kişi çıkar.
Örneğin aynı kişilerin aklına iktidar partisine;
“1982’den bu yana 17 kez Anayasa değişikliği yapılmış, hepsi de partilerin uzlaşması ile, uzlaşma komisyonları ile yapılmış. Siz neden bu yöntemi seçmediniz, komisyon kurmak çok mu zordu” sorusu gelmiyor.
“CHP size ‘olumlu maddeleri ayırın, biz de oy verelim meclisten geçsin. Yargı ile ilgili sorunlu maddeleri referanduma gönderin, milletin kafası karışmasın ’ dedi, neden kabul etmediniz? Olumlu maddeleri aynı pakete vitrin olarak cazip gösterip ‘evet’ oylarını daha kolay alabilmek için mi koydunuz” diye sormak gelmiyor.
ALDATMACALAR...
“Olumlu maddeler arasında işadamlarının gözünü boyayacak ‘ekonomik suçlar için yurtdışı yasağı konmaması ’ da var. Ama bu madde zaten Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti , niye koydunuz? Ayrıca bu ve benzeri maddeler anayasa konusu olacak şey midir” diye sormak...
“Memurlara toplu sözleşme demişsiniz, içinde grev hakkı yok. Toplu sözleşme grev hakkını içerir, bu ne aldatmacadır, memurun yaptırım hakkı olmayan sözleşme olamayacağına göre amacınız sadece 3 milyon memurun oyunu almak mı” diye sormak akıllarına gelmiyor.
“Hayır” demek için öyle çok neden var ki inanın saymakla bitecek gibi değil!
Erbakan ‘hasta’ görünmüyor
Necmettin Erbakan bildiğiniz gibi “kayıp trilyon” davası (yoksa ‘hüpletilen trilyon’ mu demeli) nedeniyle tutuklanmış, yaşlı ve hasta olması neden gösterilerek cezası “ev hapsi”ne çevrilmiş, Altınoluk’taki muhteşem villasındaki cezası daha sonra aynı nedenle kaldırılmıştı.
Aç olduğu için ekmek çalan çocuklar, siyasetçilere pankart açan veya protesto eden öğrencilere hapis cezası, okuldan uzaklaştırma cezası verilirken koca trilyon önemsiz hale gelivermiş, uluslar arası boyuttaki Deniz Feneri skandalı gibi unutturulmuştu.
Cezası kalkan Erbakan ilk iş olarak hemen iyileşmiş ve İran’a bir seyahat yapmıştı. Saadet Partisi kongresi sırasında ve sonrasında tam bir diriliş gösterdi, siyasetin içinde olduğunu açıkça ortaya koydu, kongrenin iptalini bile istedi... Son olarak delegelerden imza toplama ile olağanüstü kongreye somut adım atıldığı açıklandı.
Bu durumda; “Erbakan hasta mı, yoksa turp gibi mi” sorusunu sormaz mısınız?
İsteyen bir soru daha sorabilir:
“Bu nasıl adalet?”
Herkes Kandil’de ama...
Karşılaştığımız komik çelişkilerin sonu yok ya bu da onlardan biri... Avrupalı gazeteciler devamlı Kandil’deler, PKK terör örgütünün elebaşlarıyla röportaj üstüne röportaj yapıyorlar ve onları elleriyle koymuş gibi de buluyorlar.
Bizim Dışişleri Bakanımız Barzani’ye “Mesut abi” diyor arkasından Barzani’den “sınırı 4 km geçtiniz” azarı duyuluyor. Peşmerge Bakanı mıdır nedir çıkıyor “Kuzey Irak’ta PKK’lı yok, terörü Türkiye’nin içindekiler yapıyor” diyor.
Onlarca askerimiz arka arkaya katlediliyor, bizim F-16’lar her ne hikmetse yabancı gazetecilerin şıp diye bulduğu ‘terörist liderlerinin olduğu yer’i asla bulamıyor... Kandil hep zehrin, felaketin kaynağı olarak varlığını sürdürüyor, bir türlü temizlenemiyor.
Acaba neden? Bu dağın aslında dokunulmazlığı var da bizden mi saklanıyor?
Bu bilmeceyi çözebilen varsa lütfen bana da bildirsin.

