Üzüm geyiklerinden “çarşaf marşı”na...

Haberin Devamı

Bildiğiniz gibi din diktatörlüklerinde sigara ve nargile de alkol gibi keyif verici (hatta uyuşturucu) madde sayılıyor ve içmek bu nedenle kesin yasağa ve cezaya tâbi...

Türkiye’de sigaranın sağlık nedeniyle yasaklandığı söylendiği için takdir edilmişti. Ama doğrusu iş ‘Bakanlar sigara içmeye korkuyor, içenler de gizli gizli içiyor’ noktasına, Başbakan tarafından sigara paketlerinin alınmasına, sürekli bir baskı haline gelince “sağlık nedeniyle” konusu da soru işaretine dönüştü.

Koskoca, yetişkin insanların, bakanların kendi tercihini yapacak, kendi sağlığını düşünecek aklı yok mudur ki bu baskı yapılmaktadır?

Ve sıra geldi içkiye... Şimdi artık “içki içmeyin, meyve yiyin” tavsiyesiyle başlayan ve karikatürlere, internet esprilerine neden olan içki baskısı sürecine girmiş bulunuyoruz. Zaten Anadolu’nun birçok ilinde çoktan tamamlanmış olan baskı artık zirveden yönetilmeye başlandı.

Perşembe günü Milliyet’te Melih Aşık’ın köşesindeki, “Bütün manavlarını dolaştım İstanbul’un... Öyle üzüm yesem ki bir an seni unutsam... Her akşam üzüm, şeftali, karpuz” gibi; şarkılardan seçilmiş üzüm geyikleri harikaydı. Hepimiz güldük internette ve gazetelerde çıkan bu eğlenceli tepkilere.

Ama keşke bu işlerin sonu da komik olsa...Yasaklara “alıştıra alıştıra” sonu çook farklı yasaklara varmasa... Ortam yeterince uygun hale getirildiğinde, şartlar oluşturulduğunda arkasından ağır cezalar gelmese... Maalesef başta bu tehlikenin görülmemesi, “Rejimi koruyacak garantiler” olduğuna inanılması, aslında pek de ciddi işaretler olan eylem ve söylemlerin “nasılsa olacak şey değil” inancıyla ciddiye alınmaması birçok ülkenin toplumlarını pişman etmiştir.


MAKBUL MÜSLÜMAN OLMAK...


Örneğin; Gazze’de Hamas’a oy veren halkın kısa süre sonra Hamas’ın ağır İslamcı baskılarıyla karşılaştığında, kadınlar çarşafa girmeye zorlanıp da idam cezaları iyice arttığında, baskı erkeklere de vardığında verdikleri oylara pişman olmaları gibi.

Örneğin Afganistan’da Taliban’a, İran’da mollalara önceleri sempatiyle bakan, dini daha da yücelteceklerine inanan halk kesimlerinin dikta baskıları altında “geç uyandıkları için” pişman olmaları gibi...

Malezya’da “nasılsa rejim laik” derken kısacık bir sürede “Sünni’lerden başkasına neredeyse hayat hakkı tanınmayan, tesettürsüz kadına kötü gözle bakılan” baskıcı bir rejimine geçildiğinde aymazlığın pişmanlığa dönüşmesi gibi... O noktadan sonra “geçmiş olsun, üstüne bir bardak su için” demek kalıyor çünkü...

Yasalarla, güvenlik güçleriyle, yargıyla vatandaşlara yeterince korunma sağlanan 21’nci yüzyılda 1400 yıl öncesinin şartlarını dayatmaya çalışanlar, ülkeleri yukardaki rejimlere dönüştürmeyi ağır ağır, adım adım, bölge bölge gerçekleştiriyorlar genellikle.

Tek ayak üstünde bin yalan söyleyebilen, dürüstlükten nasibini almamış erkekler çıkmıyor da dinden ve makbul Müslüman olmaktan, saçının telini gösteren kadın “dinden, ‘makbul Müslüman’lıktan çıkmış “olabiliyor örneğin... (Başbakan’ın “kadınla erkek eşit değildir” sözünü hatırladım.)


ERKEKLERE DE CEZA

Başlangıçta iyi niyetle, daha iyi Müslüman olmak ümidiyle İslâmcı projelere destek verenler sonunda nelerle karşılaşabiliyor, buna en iyi örnek İran’dan kısa süre önce verilen ceza haberleri...

Saçın, türbanın üzerine gözlük takmak, açık renk ceket, dar pardösü, ojeli tırnak, makyaj, saç boyamak para cezası almaya yetiyor. Çarşafı uygun kullanmayan kadınlara 1300 dolar ceza kesiliyor. Avrupaî saç kesimi olan, dar blucin giyen, hatta lüks arabası olan erkeklere de ceza kesiliyor. Sebep; kadınları kötü yola düşürebilirmiş.


CENNET İÇİN ÇARŞAF

Her sabah okullarda kız çocuklara çarşaf marşı okutuluyor:

“Kardeş, kardeş; çarşaf giymenin mükâfatı cennettir. Çarşafı düzgün giymemek utançtır, utanç”...

Bu hesaba göre meselâ saçını örtüp altına pantolon giyenler cennete gidemeyecek, çarşaf şart. Demek ki türban yerine çarşafı daha uygun bulanların, ‘inancım için çarşaf giyiyorum’ diyenlerin de okula, iş yerine bu kıyafetle gitme hakkı olmalı.

Ama El Ezher Üniversitesi Rektörü kızlara “Çarşafla giremezsiniz” dedi...

Bu durumda nasıl çıkılacak işin içinden, bilen var mı?


BEYİN YIKAMA

Son olarak Tokat’ın Zile ilçesinden, bir erkek okurumuzdan gelen mektubu paylaşarak bitireyim;

“Her il ve ilçede olduğu gibi tarikatların yaz aylarında aileleri ikna ederek küçük çocukları açtıkları Kur’an kurslarına çektiklerini” anlatan okurumuz kız kardeşinin de 8 yaşındaki çocuğunu (kız) böyle bir okula gönderdiğini, çocuğun şimdiden tesettüre girdiğini ve “başı açık kadınların şeytan olduğuna” inanmaya başladığını anlatıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye genelinde binlerce Kur’an kursu varken yasa dışı Kur’an kurslarına göz yumulması kısacık sürede beyinlerin yıkanmasını böyle sağlıyormuş demek ki...

Bakın üzüm geyiklerinden nereye geldik... Şimdi bir salkım üzüm alın da dolaptan, unutun bunları (!)




****




İşsizliği engelleyecek babayiğit!


Zaten konuşma ve ağlama dinlemekten beyin sulanmasına uğrayan millet artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu iyice karıştırmış durumda ama istenen de bu zaten...

Bir tür lâf terörü yaşanmakta...

Örneğin muhalefet partilerine verilmiş anayasal bir hak olan (ve muhalefete düştükleri zaman kendilerinin de kullanacağı) Anayasa Mahkemesi’ne gitme konusunu iktidar “Ne zaman olumlu bir iş yapmaya kalksak Anayasa Mahkemesi’ne gidiyorlar. Millet iradesinin önüne geçiyorlar” şeklinde anlatıyor topluma.

‘Meselâ hangi olumlu iş’ diye sormak lâzım. Ne zaman ki Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine el uzatılıyor, o zaman AYM’ye gidiliyor.

Ve zaten Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş nedeni bu olduğu gibi yargı; Meclis kadar millet iradesini temsil etmekte, onun için çalışmaktadır (üç erk; yasama, yürütme, yargı)... Gerçek budur ama milleti aksine inandırmayı Anayasa değişikliği ile yüksek yargıyı ele geçirmek için gerekli görüyorlar.

Başbakan “İşsizliği engellerim diyen babayiğit varsa çıksın ortaya” demiş son olarak. İyi de hükümetlerin birinci görevidir halkına iş imkânı sağlamak, karnının doymasını sağlamak. Bu babayiğitliği göstereceklerine inandırarak iktidara gelirler. Ayrıca her gün “en az üç çocuk” telkini yapan, artan nüfusun ihtiyaçlarını sağlamak bizim görevimiz” diyen bir hükümet en temel ihtiyaç konusunda babayiğit arama hakkına sahip midir?

Söz manyağı olduk ama bu sözleri sorgulamayı unutmamalıyız.

DİĞER YENİ YAZILAR