Hiçbir şey kendiliğinden ve sebepsiz olmuyor, referandum, seçim gibi oy isteyen gelişmeler sürecinde söylenen her sözün, yapılan her eylemin hatta siyasetçilerin artık pek kolay döküverdikleri göz yaşlarının bile bir nedeni var.
Bugüne kadar hiçbir dönemde böylesine sık konuşma ve ağlama görülmemişti o da ayrı bir konu... Artık bakanlar, belediye başkanları, il başkanları arasında paylaştırılan siyasi konuşmalara, açıklamalara eşler de dahil oldu.
Örneğin; ‘one minute’le başlayan İsraille kavga sürecinde gerginlik Gazze’ye yardım gemisindeki olaylarla had safhaya çıkınca, bu arada Kaddafi’nin oğlu kendi yardım gemisi için İsrail’le (Mısır limanına yanaşma konusunda) anlaşıp Gazze için bir de 50 milyon dolarlık yapı yardımı koparınca... Arkasından “Bizim maksadımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek. İsrail’le niye çatışalım” diye açıklama yapınca... İsrail ise Türkiye’nin düşman durumuna girmesi üzerine “Biz de PKK’ya yardım ederiz, Türkler bununla yaşamayı öğrenecekler” benzeri açıklamalara girince...
Arkadan “İsrail Devlet Başkanı Gazze saldırısını övünce dayanamadım, Başbakan Erdoğan da aynı anda ‘one minute’ çıkışını yaptı” şeklinde bir konuşma geliyor. Oysa diplomasi bilgisi tam da böyle anlarda kontrolü elden bırakmamayı bilmek için gereklidir. Ülkeleri temsil eden siyasetçiler öfkelerine kapılamazlar, çünkü kapıldıklarında kendileriyle birlikte ülkeye zarar verebilirler.
AB’YE KARŞI HAKSIZ DURUMA DÜŞMEK
Aynı şekilde Mavi Marmara gemisinde sorumluluğu AB ülkelerinin ve ABD’nin “terör örgütü” dediği bir örgüte bıraktığınızda (ki gemi de onlara aitmiş), bu örgütün avukatlığını yaptığınızda ortaya çıkan üzücü tabloda zarar gören yine o ülke olduğu gibi, Batı’ya dönüp Davutoğlu’nun Almanya’ya dediği gibi PKK’ya niye tepkisizsiniz” veya Gül’ün dediği gibi “Teröristleri teslim etmemeleri manidar” demeniz bir anlam ifade etmez. Zira yüzde yüz haklı olduğunuz bir konuda kendi hatalarınızla haksız duruma düşmüşsünüzdür.
Kaldı ki Almanya Deniz Feneri olayında suçluları tek tek saydığı halde onları da korumuş olmanız ayrıca Almanya’ya söz söyleme hakkı bırakmamıştır.
Kısacası, şiirlerden vakit bulup da atasözlerine bakamayanlar “söz gümüşse sükût altındır” sözüne (hiç değilse ara sıra) kulak asmadan devamlı konuşuyorlar ama bir tarafta da gerçekler duruyor, ne yapacağız?
12 EYLÜL’ÜN NESİ DEĞİŞTİ?
Anayasa değişikliği için “evet” oylarını alma konusunda da milleti ikna için doğru/yanlış demeden her şey söyleniyor. Öyle ‘çorba halinde’ ki ayırmak için cımbız lâzım.
Meselâ; Türkiye’de ‘Kürt sorunu’ veya ‘Anayasa’ dediğiniz anda birileri hemen 12 Eylül darbesi sonrasında yaşanılan hukuk dışı olayları örnek gösterir, şu anda da bu yapılmakta.
Oysa o dönemde sadece solcular, Kürtler değil büyük kitleler mağdur oldu. Halkın seçtiği iktidar yerinden indirildi, siyasetçiler hapsedildi. Birçok kişi işkenceye uğradı, idamlar oldu.
Bu biliniyorken, darbe dönemlerini örnek göstermek kadar büyük yanıltmaca olabilir mi?
Ama sonuçta; bugün “Darbe anayasasını değiştiriyoruz” diye kıyamet koparılan 1982 Anayasası referandumda yüzde 90’ın üstünde oy alarak kabul edildi...
AKP hükümeti hiç hatırlatmıyor ama bu anayasa geçmiş hükümetler döneminde 17 kez değiştirilerek daha demokratik hale getirildi. Sadece 2001’de tam 33 maddesi değiştirildi... Buna rağmen Türkiye’de “demokrasi” denebilecek bir rejime kavuşmak için daha epeyce değişikliğe gerek var ama yapılanlar bunu mu sağlıyor; hayır!
Aslında Anayasa’ya girmesi gerekmeyen birçok madde göz boyama açısından oraya konduğu gibi bu maddeler CHP’nin teklif ettiği- yardımıyla Meclis’ten geçirilebilecekken bu yapılmadı ve asıl bütün bu şovun nedeni olan “yüksek yargıyı siyasallaştıracak” iki madde araya gizlendi.
‘DEMOKRATİKLEŞME’Yİ NEDEN SAĞLAMADILAR?
Aslına bakarsanız mevcut Anayasa Mahkemesi iktidar partisinin “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğu konusunda oy çokluğuyla karar vermiş olmasına rağmen partiye kapatma kararı vermediğine, yapılmak istenen Anayasa değişikliğinin yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracağı kesin iken “hukuk devleti ilkesine aykırı”lıktan o maddeleri tümüyle iptal etmediğine, yani AKP’nin hoşuna gidecek kararlar verdiğine göre geçen dönemlerde seçilen üyelerin taraflı olduğunu iddia edemezler.
Ama ediyorlar... O dönemlerin cumhurbaşkanları TBMM’de tüm partilerin uzlaşması ile seçildiği halde, o üyelerin seçiminde (AB ülkelerinde olduğu gibi) yüksek mahkemelerin tercihleri daha etkin olduğu halde bunu söyleyebiliyorlarsa; Anayasa değişikliğinde cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmak yerine neden daha fazla arttırdılar?
Halka seçtirilerek etkisi, yetkisi güçlendirilen cumhurbaşkanının yetkileri neden HSYK ile AYM üyelerinin seçiminde de attırılıyor?
BU MADDELER NEDEN DURUYOR?
12 Eylül Anayasası’na bu kadar kızarken, o anayasanın getirdiği yüzde 10 barajı neden ‘Başbakanın israrıyla’ orada tutuldu? 12 Eylül Anayasası’na kızarken, o anayasanın getirdiği ve AB’nin de “mutlaka kaldırılmalı” dediği “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşarı”, yani bu kuruldaki 2 oy, niye orada tutuldu?.. (HSYK; Yargıtay ile Danıştay üyelerini seçtiği için çok önemli.)
Demokratikleşme istiyorlarsa neden bu Anayasa değişikliği sırasında milletvekillerini “lider yerine milletin seçmesini” sağlayacak değişikliği tüm tepkilere rağmen yapmadılar? Milletvekillerinin liderin emir eri olduğu rejime demokrasi denir mi?
Bu Anayasa değişikliği Başbakan Erdoğan’ın “Bir kişinin, zümrenin, bir partinin projesi değildir” sözünün tam aksine sadece tek partinin projesidir ve AKP’ye yakınlığıyla bilinen AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın bile “Ben yaptım oldu diyerek Anayasa değişikliği yapılmaz, uzlaşma gerekir” sözlerine neden olmuştur.
Hafızalarınızı taze tutun, zira ona şu dönemden daha gerekli zaman bulamazsınız!
17 kez değişen darbe anayasası!
Haberin Devamı

