Yine PKK terörüne 7 şehit verdik... 9’da yaralı... Dün VATAN’ın manşetinde şehit Samet Yılmaz’ın babası Selahattin Yılmaz’ın yüzündeki acının, gözlerindeki gerçek yaşların hepinizin yüreğini dağladığına hiç şüphe yok.
Bugüne kadar “Vatan sağ olsun, oğlum bu ülkeye feda olsun” diyen şehit anaları, babaları (ki bazıları hâlâ diyor) artık “Bize şehit haberini değil, oğlumuzu getirin. Böyle iş olmaz olsun” diyorlar.
Ailelerinin canı ciğeri, gencecik aslan gibi evlatlar ardı ardına kahpe kurşunlarla yok oluyor. Bunun yapılacağını, ülkeyi cehenneme çevireceklerini söylemişlerdi; BDP de söyledi, Öcalan da “Bundan sonra olacaklara karışmam” tehdidiyle anlattı.
Bir tarafta her gün 5’er, 10’ar verilen şehitler, öbür tarafta aylar önce yapılması gereken muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları ile toplantılar...
Bir tarafta her gün terör saldırılarıyla verilen can kayıpları, öbür tarafta “ordu operasyon yapmasın” diye çırpınanlar.
Peki ne yapsın? ‘Birileri bir şeyler yapmalı’ değil mi?
Açıkça dillendiremeseler de ‘Ordu operasyon yapmasın’ diyenlerin aslında tek çözümü ‘devletin terör örgütüyle pazarlığa oturması’... Pazarlıkta istenenler de belli; özerk bölge, terör örgütüne ve teröristbaşına af, siyaset yapma izni, Anayasa’nın değişmez maddelerinin değişmesi. (Ki sıra buna da gelecektir, nasılsa o değişmez maddelerdeki ‘hukuk devleti’ ilkesine aykırılık delindi, diğerleri de delinebilir.)
Bu durumda çözüm ne, onu sormak lâzım. Talepler verilebilir mi? Verilemezse bu tehditlerin ve kayıplarımızın sonsuza kadar sürmemesi için ne yapılacak?
Sivil toplum kuruluşlarıyla çalışarak, bölgeyi kalkındırarak uzun vadede bir yarar sağlanabilir (ki bu da yıllardır yapılmalıydı)... Ama terör örgütü elemanlarının çoğunu tehditle topladığına göre bu çözümlerin uzun süre yararı olmayacaktır.
O zaman hükümetin artık daha acil ve daha radikal bir çözüm yoluna gitmemesinin, bölgeyi ve sınır ötesini teröristlerden temizleyecek, sınırlarımızı kontrol altına alacak ciddi eylem ve yaptırımlara girişmemesinin nedeni nedir, ellerini tutan kim?
Daha kaç şehit haberini, kaç şehit babasının ölümden beter yüz ifadesini bekliyorlar?
Darbe dönemindeki ve Gazze’deki olaylara ağlarken biraz da her gün verdiğimiz şehitlere ağlasak, 2002 öncesinde
terörü bitiren askerleri cezaevlerinde çürüteceğimize deneyimlerinden yararlansak belki o şehit analarının, babalarının
gözyaşlarını önleyebilirdik.
Ama bunun için oy peşinde koşmayı, devamlı “tribünlere oynamayı” bırakıp samimiyetle,
ciddiyetle uğraşmak gerekiyor.
Zor (!) ama tek çözüm bu!
Açılımın içini doldurmak!
Başladığı günlerde ve sonrasında açılımın içini tek başına doldurmak isteyenler şimdi “Haydi gelin, siz doldurun” diyorlar. Oysa artık doldu... O günlerde “Sizin açılımınızla DTP (BDP)’nin açılımı farklı. PKK da aynı açılımı ‘yol haritaları’ ile bildiriyor” diyenlere inanmamışlardı, terörle paralel yürütme hatasına düştükleri süreç içinde terörün bitmesi için tek şartın ‘o taleplerin kabulü’ olduğu da devlete dayatıldı.
“Kürt sorunu” diye lâfları dolaştıranlar söylemiyor ama durum bu... Kısacası artık bu noktada “terörü bitirmek için” içi doldurulacak bir açılım yok... O zaman, bu “haydi gelin” şovlarına da son vermek gerekmez mi?
Artık kimse ağlamasın!
Bizi de aranıza alın” diye yıllardır dökmedik dil bırakmadığımız Batı ülkelerinde ağlamak duygusal zafiyet işaretidir. Birçok ülkede “acınacak, zavallı bir durum” olarak algılandığı için çocuklar dışında kimsenin ağladığını görmezsiniz, hatta cenaze törenlerinde bile...
Kadınlara biraz daha tolerans gösterilir ama hele de bir erkeğin topluluk içinde ağlaması kabul edilir durum değildir.
Türkiye’de son yıllarda liderlerin, siyasetçilerin eşlerinin ağladıklarına pek rastlamamıştık, oysa artık en çok ağlayan onlar.
Meclis’te gece saat 2’deki oturumlarda -sanki hayatlarında 2’ye kadar hiç oturmamışlar gibi- ancak ilkokul öğrencilerinde rastlanacak tablolarla Meclis sıralarına yayılıp uyumalarına şaşırırken dünkü gazetelerin hemen hepsinde hüngür hüngür ağlayan erkekli kadınlı milletvekillerini görünce durumun gerçekten dayanılmaz hale geldiğini düşündüm.
Acaba bugüne kadar 12 Eylül’de olup bitenleri her duyduklarında ağladılar mı, yoksa Genel Başkanlarının ağlamasına mı ağlıyorlar bilinmez ama sebep ne olursa olsun hiç de hoş değil.
En iyisi, gelecek grup toplantısında karar alsınlar; bundan sonra hiçbir milletvekili ağlamasın. Hem milletin zaten bozuk olan morali daha çok bozuluyor, hem de şehitlerimizin aileleri bile metin olmaya, ağlamamaya çalışırken, “koskoca parlamenterler”in her okunan şiirde ağlaması ayıp oluyor.

