Başbuğ’un haklı vurgusu ve terör!

Haberin Devamı

İngiliz The Times gazetesi daha önce de yaptığı gibi Kandil’deki PKK kamplarına gitmiş ve...
PKK’nın yeni bir saldırı dalgası hazırlığında olduğunu, terör örgütünün en üst düzey 5 komutanından birinin “Eylemsiz dönem bitti, Türkiye çapında tüm militanlar harekete geçirildi” dediğini yazmış.
Buna neden olarak da “Türk hükümetinin Kürt sorununu barışçıl şekilde çözmekte başarısız olduğunu” gösteriyor bu PKK’lı...

Oysa “Kürt açılımı” diyerek ve elbette “DTP ve PKK’yla görüşerek” açılım başlatan, Habur‘dan PKK’lı bir grubun ayağına da mahkeme kurduran hükümet bu açılımla “akan kanı durduracağını, anaların ağlamasını önleyeceğini” söylemişti. İki gün önce, Pazartesi akşamı adeta devletin değil, iktidar partisinin kanalı durumunda bulunan TRT’de yaptığı uzun konuşmada İçişleri Bakanı Beşir Atalay;
“Açılım süreciyle ilgili kısa vadeli vaatlerimizin hepsini gerçekleştirdik. Biz bütün sorunların demokratikleşme ile çözüleceğine inanıyoruz” diyordu. Buna sadece kendilerinin inandığı, terörün bitmesi için DTP (şimdi BDP) ile PKK tarafından daha baştan öne sürülen şartların İçişleri Bakanı’nın saydıklarıyla ilgisinin olmadığı “Kürt açılımı” diye başladıkları günlerde belliydi.

Hükümetin de bunları bilmemesi mümkün değildi. Şimdi “kısa vadeli vaatlerimiz” dediklerine göre acaba BDP ve PKK’nın “özerk bölge, af, Anayasa’da vatandaşlık tanımının değişmesi, aslî unsur olarak yazılma” gibi istekleri “uzun vade”ye mi bırakılmıştı?

BİLENLER SUÇLANDI

Açık seçik anlatılmayan, anlatılamayan “açılım içeriği”nden bekledikleri, o günlerde DTP ile Öcalan’ın açıklamalarından görenlere (muhalefet partileri, bazı gazeteciler, STK’lar) ve bu şekilde; terör örgütünün silah bırakması şartı bile öne sürülmeden başlatılan bir girişim “terörü daha da arttırabilir” diye karşı çıkanlara “Analar ağlasın istiyorlar. Dökülen kanlar üzerinden siyaset yapıyorlar” benzeri suçlamalarda bulunurken, hükümet bu noktaya gelineceğini görmemiş olabilir miydi? Görmemişse bugün terör örgütünün “kendilerinin istediği, ‘özerk bölge’den başlayan farklı bir açılım”a gelinmediği için Türkiye çapında eylem yapacağı tehdidinin sorumlusu değil midir?

BDP’NİN GÜCÜ

Öte yanda BDP’nin; Türk devletine “kanı durdurmak için çözüm üretsinler” diye akıl verirken, bugüne kadar kanlı eylemlerini bile destekledikleri, militanlarıyla kolkola zafer işareti yaptıkları, belediye başkanlarını bile onların adayları arasından seçtikleri PKK’ya silah bıraktırmak için “Gücümüz yetmez”den başka hiçbir sözleri olamaz mıydı? Her eylemlerine arka çıkmaya güçleri yettiğine göre “demokratik hak” istemenin kan dökerek olmayacağını birlikte hareket ettikleri terör örgütüne anlatmaya neden güçleri yetmiyor? Yetmiyorsa Türkiye’nin seçilmiş bir partisi olarak, “devletin, milletin bütünlüğünü korumak” üzere yemin etmiş milletvekilleri olarak “ülke çapında kan dökeceğini” açıklayan bir terör örgütüyle birlikte hareket etmeleri nasıl kabul edilebilir?
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ‘un, terörist cenazesinde “intikam” yazan bir pankartın yanında görülmeleri üzerine gösterdiği tepki son derece haklı bir tepkidir.

Buna BDP Genel Başkanı hemen “istifa etmelidir veya görevden alınmalıdır, bir genelkurmay başkanının görevi dağa çıkarmak değil, dağdan indirmek olmalıdır” cevabını vermiş ama o cevaptan önce dönüp “partilerinin DTP’den bu yana” eylem ve söylemlerine, örneğin terör örgütünün ilk karakol baskınının yıldönümünde yaptıkları kutlamalara bakması gerekirdi.

Her tür yasadışı işe karışmış, kan dökmeye devam edeceğini bildiren uluslararası bir terör örgütüyle ortak hareket eden bir partinin, ülkenin Genelkurmay Başkanı’na tepki göstermeye hakkı olamaz.

*****

Halk bunları sormalı!

“Deniz Feneri davası ne oldu, hiçbir gelişme duyulmuyor” diye soran mektuplar gelmeye devam ediyor. Bildiğiniz gibi Deniz Feneri soruşturması için gizlilik kararı alınmış ve “yargıdaki olay hakkında kimse yorum yapamaz” denmişti. (Asıl failler hâlâ görev başında, bir açıklama ne zaman gelecek?)

Aynı şekilde Ergenekon’la, suikast iddialarıyla, Tokat saldırısı gibi bazı terör saldırılarıyla ilgili olarak hükümet üyeleri -kendileri her şeyi söylemekle birlikte- sık sık “Olay yargıda, kimse yargıyı etkilemesin” uyarılarıyla medyayı susturmaya da çalıştılar.
Aklına geleni hiç çekinmeden yazan, devlet kurumlarına hakarette bile serbest olan ayrıcalıklı bir medya kesimi vardı/var ama onlar başka (!)

Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin “Anayasa değişikliği” için vereceği karar sürecinde ise (yüksek mahkeme olmasına rağmen) nedense hükümet Deniz Feneri‘ndeki “yargıyı etkilememe” gayretini hiç hatırlamıyor.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay yine aynı TV konuşmasında (TRT) Anayasa Mahkemesi’ne her tür baskıyı yaptı. “Mahkeme referandumdan önce karar veremez... Millet iradesini önleyemez... Milletle Meclis arasındaki bağın koparılması Mahkeme’nin itibarını zedeleyecektir” benzeri sözleri “Anayasa Mahkemesi’nin görevinin Meclis’in vereceği yanlış (örneğin: demokrasiyi zedeleyecek) kararları millet adına denetlemek” olduğunu bilerek söyledi.
Bekir Bozdağ ve diğer AKP’li siyasetçiler de “AYM değişikliği iptal ederse Anayasa çiğnenir” gibi açıklamaları sık sık yapmaktalar. Mahkeme’nin “iktidar tarafından seçilmiş” raportörlerinden, seçilmiş bazı hukukçularına, köşe yazarlarına kadar çok sayıda isim de bu baskıları yapıyor. Bazıları hakarete vardırıyor.
Oysa Anayasa’nın bu müdahaleleri yasakladığını biliyoruz. Vatandaş ve “yandaş olmayan basın”, yasalara aykırı davrandığında hemen yaptırımı geldiğine göre bu suçu işleyenlere neden yaptırım yok?

Cevabını Adalet Bakanı’ndan bekliyoruz.

DİĞER YENİ YAZILAR