Terörü de mi saklayacaksınız?

22 Haziran 2010

Gediktepe’deki 11 şehidin arkasından İstanbul Halkalı’da askerî otobüse yapılan bombalı saldırıda 4 askerimiz daha şehit oldu, 1 de asker çocuğunu kaybettik.Henüz 17 yaşında... Üniversiteye hazırlık kursuna giderken askeriyenin servis otobüsüne binmiş ve alçak, kahpe bir pusuda gencecik yaşında o da canından olmuş.Bugüne kadar ölen askerlerimizin çoğu da zaten daha çocuk yaşında... Dün ameliyata alınanların, hastaneye kaldırılanların durumunun da çok ağır olduğu bildirildi.Bazı şehitlerin yakınları yerden göğe haklı olarak “vekillerin, siyasetçilerin çocukları da dağda askerlik yapsın” diyorlar. “Çok haklı olarak” çünkü ayrıcalıklı bir kesimin, özellikle de siyasilerin aynı yaştaki çocukları fabrikalar kurarken, gemilerinin sayısını arttırır, arsa mal mülk sahibi olurken onların çocukları canından oluyor.HÂL POLİTİKA!Ve hâlâ bu durumda bile ülkeyi yönetme iddiasında olanlar politika peşinde... “Aman sorumluluk bizim omzumuzda kalmasın da kime atarsak atalım” telaşında...Aynen arka arkaya maden ocağında ölen madenciler için de yaptıkları gibi önce medyayı suçluyorlar; “Medyanın acılı aileleri göstermesi kime yarar”mış, “Herkes sorumlu davranmalı, güvenlik güçlerinin moralini bozmamalı”ymış. Medyanın “birçok şeye sustuğu (susturulduğu) ve gündeme getirmediği” gibi terör katliamlarını da saklaması mı gerekiyor? Maden faciaları gündemden düşsün de unutulsun diye beklediler, bu da mı unutulsun?“Kime yarar” diye soruyorlarsa “belki sadece sandık düşünerek oy getirecek sahalarda top oynatan” veya sadece “bir de yargıyı ele geçirsek tamamdır” diye düşünerek referandum peşinde koşan, ülkenin yüksek mahkemelerine bile saldıran iktidarlara yarar. Belki o anaların, babaların, kardeşlerin iç parçalayan feryatları onları biraz kendine getirir.GÖZLERDEKİ ASALET??“Sınır bölgesinde askerlerin morali çok yüksek”miş.“Her askerin gözünde asaleti görmüş”ler.“Muhalefet liderleri de Gediktepe’ye gidip öyle değerlendirme yapmalı”larmış.“Mehmetçikler sayesinde bayrağımız ülkenin her yerinde dalgalanıyor”muş.Olağanüstü güvenlik önlemleriyle, tepelerinde vızır vızır helikopterler dolaşırken Gediktepe’ye gidip gazetecilere poz vermenin bir cesaret göstergesi olduğunu sanıyorlar zahir... Birkaç gecelerini sırayla (bakanları da) o sınır karakollarında geçirsinler, dağlarda yaşasınlar (veya çocuklarına oralarda askerlik yaptırsınlar) da görelim. Güvenlik de şehit askerlerimizin sahip olduğu kadar olsun ama...Evet, mücadele eden askerler de, aileleri de insanı kahreden bir asalet sergiliyorlar ama millet aynı şartlarda onların gözündeki asaleti de görsün biraz. Morallerinin ne durumda olduğunu da görsün... Bakalım diğerlerine benziyor mu?Terör şehirlerin, İstanbul’un göbeğine inmiş, insanlarımız onar onar ölüyor, vatandaş sokağa çıkamaz hale getiriliyor hâlâ “bayrağımızın ülkenin her yerinde dalgalanması”ndan söz ediyorlar.Televizyonlarda birileri sürekli karakollara, şehirlere saldıran, mayınlar döşeyen teröristlerle, terör mücadelesi yapan, vatanı kanlı katillerden korumaya çalışan askerleri aynı kefeye koyup duruyor, sesini çıkaran yok.SÖZÜN BİTTİĞİ YER!Başbakan hâlâ muhalefet liderleriyle kavga peşinde... 2002’de iktidarı devraldıklarında terörün sıfırlanmış olduğunun hatırlatılmasına kızmakla meşgul. Artık olayların bu “öfkeli çıkışlarla prim yapma” dönemini çoktan aştığını, kimsede yıllardır susulan bu tutumlara tahammül gösterecek hâl ve sabır kalmadığını, toplumun patlama noktasına geldiğini bile görmüyor.Şehit olan ve olmaya hazır Mehmetçikler sayesinde Türk bayrağı dalgalanıyorsa hayatını terörle mücadeleye adamış askerlerin “bizi indirmeye çalıştılar” diye bir türlü kanıtlanamayan iddialarla (ve asıl sorumlu sayılacak isimler korunarak) içeri tıkmaktan vazgeçilmesini sağlasınlar.Ödül yerine onlara terörist muamelesi yapıldığını ve bu nedenle de terörle mücadele eden askerde moral kalmadığını görmüyorlar mı?İktidar Partisi sözün bittiği noktadadır. “Terör eşliğinde açılım” hatasını kabul ederek, açılımda muhatap aldıkları grupların istediği açılımın ne olduğunu ortaya koyarak devletin bütün birimleriyle ve muhalefet partileriyle birlikte doğru çözümü üretmedikleri takdirde millete asla hesap veremeyecekler!

Devamını Oku

Nihayet teröre “doğru bir çözüm” önerisi

20 Haziran 2010

Ne zaman bir terör saldırısı olsa, gencecik fidanlar kahpe baskınlarla veya mayınlarla canını yitirse arkadan Meclis’teki partilerin birbirini suçladığı görülür.Aslında; icraatı yapmakta, kararları vermekte olan ve ülkenin güvenliğini sağlamakla görevli iktidardadır sorumluluk ama bizde herşey mümkün olduğu için iktidar dönüp muhalefeti de suçlayabilir.Hatta “terör örgütünün adını” getirip muhalefet partilerine yapıştırabilir bile... Bunlar hep görülebilir tablolardır Türkiye’de.Ama artık milletin canına ‘tak’ dedi, kimsede huzur yok, kimsenin yüzü gülmüyor, herkesin içi kan ağlıyor. Her güne “Acaba hangi dehşet verici olayı duyacağız” diye başlıyor toplum... Ki hiçbir toplum bu hastalıklı psikoloji içinde sonsuza kadar yaşamaya mahkum edilemez.Kendi topraklarımızda bir terör örgütünün “hangi nedenleri öne sürerek olursa olsun” mayınları döşeyecek, bir ordu kadar kalabalık terörist gruplarıyla (ama her nasılsa görülmeden, bir termal kameraya yakalanmadan) karakol saldırılarını veya şehir terörlerini sürdürerek, devlete tehditler yağdırarak güç gösterisi yapmasına artık bir gün bile seyirci kalamaz. İnat uğruna seyirci kalanları da tarih affetmez. KINAMA MESAJLARI YETERBabalar Günü’nde evlatlarından haber bekleyen, hiç değilse sesini, “baba” dediğini duyabilme umuduyla yaşayan 12 baba dün evlatlarının acısıyla yıkıldı.Ocaklar söndü... Ama yıkılan yalnız o aileler değil, bu acılar artık tüm toplumda yıkım yaratıyor, dayanacak hal kalmadı. Şehit ailelerinin, toplumun “terör örgütünü sevindirmemek için” acısını saklamaya çalışması tam cesur bir topluma yakışacak davranıştır, takdire şayandır ama o da istismar ediliyor, yeter artık.Partilerin birbirlerini suçlaması da, terörü kınama mesajları da yeter... BDP’nin ve Apo’nun son terör saldırılarından önce yaptığı tehditler biliniyor...Son saldırının arkasından Bengi Yıldız’ın bu saldırıları ‘açılıma’ bağlayan konuşması biliniyor. Demek ki yapılan vaatlerin, “tüm taleplerinin gerçekleşeceği ümidinin verilmesinin” bu saldırılarda rolü var. Hükümetin vaad ettiği “yeni demokratik haklar”la, muhatap aldığı grupların beklediği “açılım” arasında bir ilgi olmadığı daha en başından ortadaydı. Ama bu gerçek israrla görmezden gelindi.O zaman “nerede hata yaptık ve nasıl düzeltebiliriz” diye düşünmenin zamanı geldi artık...ULUSAL POLİTİKADün CHP lideri Kılıçdaroğlu sukünetle ve “olayların saptırılarak muhalefet partilerinin suçlanması”nı bile bir kenara bırakarak iktidara çağrıda bulundu.“Gelin teröre karşı hepimiz birleşerek ortak projeler geliştirelim, ulusal politika üretelim” dedi.Hükümet muhalefet partilerini düşman gibi görmekten, dışlamaktan, her konuda tek başına karar vermekten vazgeçerek bu öneriyi hemen dikkate almalı.“Analar ağlamasın” diye başlatılan proje daha fazla anayı ağlatıyor. Polemiklerden, seçim yatırımı açıklamalardan vazgeçip toplanarak en kısa zamanda gerçekçi bir çözüm üretmelerini bekliyoruz.

Devamını Oku

Terörde “açılım”ın rolü ne?

19 Haziran 2010

Yine teröre 11 şehit verdik, 16 da yaralı... Allah onlara rahmet, ailelerine ve hepimize sabır ihsan eylesin.TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’in son karakol baskınındaki 9 şehit için “Genelkurmay’dan tatmin edici açıklama bekliyoruz” sözleri -bu durumda şaka yapılmaz ama- şaka gibi geliyor.Ordunun her konuda “hükümetin kontrolünde” olduğunu anlatan veya “TSK Başbakanlığın sözünden çıkamaz, onun memurudur” anlamındaki sözlere ne oldu? Bu demektir ki terörü önleme, bitirme gibi konularda da asıl sorumluluk, kararlar Başbakanlığa aittir.MGK’da; “Başkomutan Cumhurbaşkanı”nın da bulunduğu toplantıda alırlar radikal çözüm kararlarını, uygularlar ve AKP hükümeti iktidara geldiğinde nasıl “terör bitmiş durumda” idiyse, yine bitirirler. Her konuda olduğu gibi bunda da “tek kişilik projeler” yapıp terörle ilgili kararlara kimseleri karıştırmadıktan sonra sorumluyu başka yerde aramanın mantığı olabilir mi? Diğer bölgelerde jandarma karakollarına saldırı başlamışken her karakol baskınında “ihmal” mi aranacak?MHP Genel Başkanı Bahçeli de bunu söylemiş zaten; “2002’de terörü bitme noktasında devralmışlardı. 8 yılda 800 şehit verildi. ‘Açılım’dan bu yana 125 şehit verdik. Terör cüret kazandı, etnik bölücülüğün önü açıldı” demiş.Başbakan Erdoğan ise “açılım” ile “artan terör” arasında ilişki kurulmasına kızıyor ve “Ne alakası var, eskiden de terör sürüyordu, o zaman açılım mı vardı” diyor.Ama “açılım”dan hemen sonra terör saldırılarının Güneydoğu’dan ve kırsal alandan çıkarılarak şehir merkezlerine ve tüm illere yayıldığını Başbakan’ın hatırlamaması ve gözardı etmesi mümkün değil.BDP’lilerin ‘açılım’ ile verilen “taleplerinin gerçekleşmesi ümidi”ni kastederek “Artık savaş Güneydoğu’da kalmayacak, her yer cehenneme dönecek” benzeri sözleri, PKK lideri Öcalan’ın “31 Mayıs’a kadar size süre veriyorum” anlamındaki tehdidi de unutulamaz.Kaldı ki BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız dünkü saldırıdan sonra açık açık “açılım”a vurgu yapmış:“Başbakan ‘bedeli ne olursa olsun’ dedi ama gereğini yapmadı. Devlet açılımı mı, siyaset malzemesi mi? Projesi neyse topluma açıklamalı. Bu acılardan hepimiz sorumluyuz, kimse sorumluluktan kaçamaz” demiş.Acılardan elbette “hepimiz” sorumlu değiliz, sadece “terör eşliğinde açılım olmayacağını” en baştan göremeyenler ve Türkiye’nin seçilmiş bir partisi olmasına rağmen demokrasi yerine terörü çözüm görerek devlete şantaj yapanlar sorumlu...Bir milletvekili “istediklerimiz verilmezse ülke terörle cehenneme döner” diyebilir mi?“Kürtlerin hakkını savunuyoruz” diye Türk-Kürt demeden asker analarını kan ağlatanların vicdanı hiç sızlamıyor mu acaba? Sızlamayanların bu ülke için iyi niyet beslediği düşünülebilir mi?Hükümet Filistin’in, İran’ın hakkının peşine düşmeyi, Arap ülkelerinin çıkarlarını düşünmeyi, her gün dünyanın ayrı bir köşesine gezi yapmayı bırakıp verdiğimiz şehitlerde açılımın rolünün ne olduğunu ciddi şekilde ortaya koymak zorundadır. Bir nokta daha var tabii; PKK’yla mücadele eden, hatta Apo’yu Türkiye’ye getiren tüm askerlerin cezaevine tıkıldığı bir dönemde “terörle mücadele hesabı”nı sadece Genelkurmay’a sormanın trajikomik yanı!(Not: Böyle bir dönemde Arap ülkelerine vizesiz geçiş hakkı tanımak gibi parlak (!) bir fikrin rolünü de henüz bilmiyoruz.) *****Sıra Batum’a geldi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na bundan önce hiçbir yeni lidere yapılmayan yapılmış ve daha Kurultay konuşmasını yaparken bazı TV kanallarında o konuşmanın kıyasıya eleştirisi başlatılmıştı. Daha sonra da bu haksız ve benzeri görülmemiş tutum bir kesim tarafından sürdürüldü.Önceden yıpratma mıdır, hızını kesmek midir, ona olan güveni, sevgiyi etkilemek midir niyet, orası bilinmez. Ama sıra Süheyl Batum’a gelmiş görünüyor.Dün bir meslektaşımız gerilere dönmüş, onun Tayyip Erdoğan için “Seçime giremez, seçilse de milletvekili olamaz” dediğini hatırlatıyor ve yasalara karşı çıkıp o günlerde “Bu yasalar demokratik değildir” demeyişini eleştiriyordu.Eleştirebilir tabii ama bunu şimdi siyasete de girmiş olan, ülkenin en iyi Anayasa hukukçularından birine sarkastik, küçültücü ifadelerle yapınca kasıt seziliyor doğal olarak... Ki işte bu, yazarın hedeflediği kadar küçümsenecek bir durumdur.Evet, bugün artık bırakın yasaları “Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri”ni bile saymayan siyasetçi, hukukçu bolluğu var. Hatta “Anayasa Mahkemesi’ni yok saymayı” teklif edecek kadar hukuk dinlemez hukukçular var ama her hukukçu böyle davranmak zorunda mıdır? Mevcut Anayasa’da, Seçim Kanunu’nda, Siyasi Partiler Yasası’nda kesin hükümlerin bulunduğu bir konuda hukukçu o hükümleri hatırlatıyorsa bu kınanacak bir durum mudur?Erdoğan; Anayasa’da ve diğer yasalardaki maddeler değiştirilerek, daha sonra YSK devreye sokulup Siirt seçimi iptal edilerek ve DTP’nin girmesi yasaklanarak, ona özel şartlar, özel gayretlerle oluşturularak milletvekili seçildi.Onun için, bu durumda “mevcut yasalara göre olamaz” diyenleri suçlamak da hiç olamaz.Batum şimdi de “Anayasa Mahkemesi üyelerini tek bir parti belirleyemez. Anayasa’yı tek bir parti değiştiremez” diyor. Çağdaş hukuka göre bunları söylerken, siyasi gücü elinde tutanlar hukuk falan dinlemeyip “Ben yaptım oldu” derlerse “Olmaz demiştin, bak oldu işte” diye suçlanacak mı?Popülizmin ve çaktırmadan karalamanın sonu yok, vazgeçin bu ayaklardan!

Devamını Oku

Anayasa’yı ihlâl eden kim?

18 Haziran 2010

Sokakta, sinemada, çarşıda, deniz kenarında, nerede olursam olayım, her yaştan, her kesimden televizyon izleyicilerinin (ki aralarında 16-17 yaşında gençler var) “Biz gerçekleri sizin programınızdan öğreniyor, orada anlatılan bilgilerle aydınlanıyorduk. Öksüz gibi ortada kaldık. Yalan yanlış bir sürü açıklama arasında neye inanacağımızı bilemiyoruz” şikâyetleriyle karşılaşıyorum.Haklılar ve söyleyecek söz yok. Diğer haber programları devam ederken izleyicimden ayrılmak beni de onlar kadar üzdü...Hayati önemdeki birçok konuda hayati önemde gelişmelerin olduğu bir süreç içindeyiz. Bir yanda “açılım”da gelinen nokta ve artan terör ilişkisi, diğer yanda “Türkiye’nin ekseninin Arap ülkelerine kayması”, bir başka tarafta Anayasa değişikliğine Anayasa Mahkemesi’nden “iptal kararı çıkmasın diye” yapılan baskılar...Ergenekon davasında Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner ile Emekli Orgeneral Doğan’ın tahliye kararları...Hangisinden başlayacağınızı bilemediğiniz bir dönem...KURNAZ HAMLELER!Önce medya operasyonu tamamlandı ve iktidarın eylemlerini tartışan, eleştiren medya kesimi türlü çeşitli yöntemlerle susturuldu. Arkadan üniversitelerin sesi hiç çıkmaz oldu. Sivil ve demokratik denetleyici olarak hukuk devletinin güvencesi ve millet egemenliğinin parçası olan “yargı”ya geldi sıra... Özellikle de son sözü söyleyen “yüksek yargı”ya... Bugünlerde yargı operasyonu için kıyasıya bir mücadele sergileniyor.Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi halka yanlış anlatılıyor, kışkırtmalar yapılıyor. Aynen zamanı geldiğinde medya için veya “en güvenilen kurum” TSK için yapıldığı gibi.“12 Eylül Anayasası değişecekti, izin vermediler... Türkiye demokratikleşecekti ama Anayasa paketi Meclis’e gelince durum değişti. Karşımızda bir cephe oluştu; CHP, MHP, BDP, terör örgütü ve ‘İmralı’ vardı. Karşısında sadece Ak Parti vardı” demiş Başbakan.Şimdi buraya PKK’yı, İmralı’yı koymak çok kurnazca bir hamledir, “açılım”ın da başarısızlığıyla artan teröre şehitler vermeye devam ettiğimiz bir süreçte Anayasa değişikliğine “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracağı için” tüm partiler, tüm sivil toplum kuruluşları karşı çıkmışken bunu unutturup PKK’yı ve liderini öne sürerseniz olayı tümüyle tersyüz etmiş olursunuz. Bu yapılıyor.Veya AYM Raportörü Osman Can, kendisi anayasayı ve TCK’yı açıkça çiğner ve Anayasa Mahkemesi’ne nasıl karar vereceğini öğretmeye kalkarken, raportörü olduğu mahkemeye “Ankara’daki cüppeliler, özür dilerim üniformalılar... Anayasa Mahkemesi’nin militarizmle bağlantısı var” gibi hakkında dava açılabilecek suçlamalarda bulunabiliyor.İşlerine gelmeyen kişi veya kurumlara her tür suçlama hazır. AYM, ya “CHP’nin arka bahçesi” veya “orduyla bağlantılı”...Onlara göre AYM’nin tek kurtuluşu var; tümüyle AKP’nin emrine girecek yapıya gelmesi. Ki Osman Can bunun da 7-8 yıl içinde olacağını söylemiş zaten. Operasyon o zaman tamamlanacak, nokta o zaman konacak.YARGITAY TAHLİYE ETMESEYargıtay, Cumhurbaşkanı Gül için “yargılanamaz” kararı verdiğinde mesele yok ama Cihaner ile Doğan’a tahliye kararı verirse “Yargı güvenilmez” yaygarası başlıyor.Yüksek yargıyı da tamamen iktidara bağladıklarında ve mağdurların başvuracağı hiçbir mahkeme kalmadığında neler olabileceğinin en açık kanıtı bu.Millet olayları çok dikkatle izlemek zorunda!

Devamını Oku

Cezaevinde demokratikleşme (!)

17 Haziran 2010

Türkiye’de her olay kördüğüm halinde olduğu, ya da kasıtlı olarak veya yeteneksizlikle “oy”a tahvil amaçlı popülist eylem ve söylemlerle bu hale getirildiği için hep bilmece çözer gibi anlamaya çalışmak gerekiyor.Geçen yıl Habur’dan giriş yapan PKK’lılardan 10’u için dün tutuklama kararı çıktı. Kandil’den gelen 8 PKK’lı için 20’şer yıl, Mahmur Kampı’ndan gelen 22 kişi için de 15’er yıla kadar hapis cezası istemi olduğuna göre daha sırada başka PKK’lılar da var.Gerçi... Hükümet’in “açılım” diye başlattığı girişimin ne olduğu anlaşılamadı, anlaşıldığı kadarının da ne BDP’yi, ne de “ ortak hareket ettiğini BDP’nin sözleriyle, eylemleriyle anlattığı” terör örgütünü memnun etmediği görüldü.BDP milletvekillerinin “istedikleri yapılmazsa ‘savaş’ın Güneydoğu’da kalmayıp ülkenin cehenneme döndürüleceği”, PKK lideri Öcalan’ın ise İmralı’dan verdiği direktifler ve tehditlerle “31 Mayıs’tan sonra olacaklara karışmam” şeklindeki açıklamalarından sonra yapılan terör saldırılarında çok sayıda şehit verdik.Bir yandan (lojmanın balkonunda oturan genç bir asker eşi dahil) şehitlerin aileleri ve toplum katliamlarla, mayınlarla bu büyük acılara sürüklenirken bir yandan da “Asker operasyon yapmasın” diye sanki terörü asker yapıyormuş gibi anlamsız yorumlar, istekler sürdü.Eğer mesele “daha derin” değil de hükümetin öne sürdüğü veya zaman zaman BDP’nin söylediği gibi “yeni demokratik haklar” veya “taş atan çocuklar” olsaydı açılımdan söz edilirken “terör saldırıları, terör tehditleri” aynı şekilde sürmezdi. “Demokratik” hiçbir süreç aynı anda terör sürdürülürken, katliamlar eşliğinde yürütülemez. Kısacası PKK’nın “Sizin açılımınız bizi ilgilendirmiyor. ‘Bizim istediğimiz açılım’ı yapacak mısınız, yapmayacak mısınız” dediği ortada... O öldürmeye devam ederken, şehit cenazeleri kalkarken Habur’dan gelen ve geldikten sonra da “Sadece önderimiz istedi diye geldik. Pişman da değiliz” diyen PKK’lılara karşı tepkinin artması beklenen bir gelişmedir. Ama...Ama aynen “Mavi Marmara” olayında olduğu gibi bu işte hükümetin rolünü, hukukçularla, mahkemelerle görüşüp danışmadan verdikleri kararları kim sorgulayacak?O PKK’lıların gelmesine hükümet karar verdi, gelirlerse serbest bırakılacaklarının garantisini de o verdi. Ayaklarına mahkeme götürerek serbest bırakılmalarını o sağladı. AÇILIMA İNANARAK...Başta Bülent Arınç olmak üzere “daha da çok sayıda PKK’lının dönüş yapacağını ve bir sorun olmadan ‘temiz vatandaş’ statüsünde yaşayacaklarını” onlar vaadetti.Peki şimdi bu vaadlerle gelen ve “Pişmanlık duymuyoruz ama açılım sürecine inanarak geldik” diyen PKK’lıların tutuklanıyor olmasının sorumlusu kim?Birileri istedikleri kadar gerçekleri söyleyenlere “militarist-milliyetçi” vs. etiketleri yapıştırarak bir yandan da tepki gösterdiklerini yağlayarak ve yalpalayarak yorum arasınlar, söyleyemedikleri gerçek budur.YA BU MAHKÛMLAR?Tabii bir büyük kördüğüm ve çelişki daha var. PKK’lıların tutuklanmasına büyük tepki gösteren bir gazete ve gazeteci kesiminin nedense 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün’ün de dayanamayarak söylediği gibi “30 yılda bile bitmeyecek” hale getirilen Ergenekon soruşturmasında yıllardır “kanıtlanmış tek bir suç” bile ortaya konamadığı halde mahkûm gibi cezaevinde yaşatılmasına en ufak bir tepki göstermemeleri... Gösterenleri de bu kez “Ergenekoncu” olarak etiketlemeleri. Gerekçe gösterilemeden, ceza kanunları ve usulleri çiğnenerek tutuklananların avukatları “bu dava insanların delil yokken bile tutuklanıp mahkûm edilebileceğini gösterdi” derken davaların uzatıldıkça uzatılmasından ve insan haklarının da en gaddar şekilde çiğnenmesinden PKK’lılar için duydukları kadar bile rahatsızlık duymamaları... Yargıtay Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın davasında terör örgütüyle bağlantısı kanıtlanamadığı halde tahliye kararı vermeyen 9 hakimi tazminat ödemeye mahkûm etti.Aynı durumda kim bilir kaç masum insan suçlu gibi ceza çekiyor. Hangi tazminat miktarı yıllarca gasp edilen “özgürlük hakkı”nın karşılığı olabilir ki?Tek bir konuda adil görünmeye çalışıp diğer konularda “pek mutlu” olanlar düşünmek zorunda!

Devamını Oku

Önemli “Mavi Marmara” soruları!

17 Haziran 2010

TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener “Gazze’ye yardım götüren gemilerin ‘Başbakan’dan habersiz’ olarak gitmediğini... Başbakan’ın ‘Mavi Marmara’nın plânlamasında’ doğrudan işin içinde olduğunu... Buna rağmen gemiyle ilgili hiçbir garantinin oluşturulmamış olmasının doğrudan Başbakan’ın sorumluluğunda olduğunu” söylemiş ve “İsrail suçludur ama hükümet ve Başbakan da bunun hesabını vermek zorundadır. Basın bunları soracağına hükümete yağ çekmekle meşgul. Tüm yanlışlarını örtbas etmeye çalışıyorlar” demiş.Şener, AKP’nin herhangi bir milletvekili değildi. Hükümetin içinde yıllarca “partinin ilk üç isminden biri” olarak, Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı, bu konulardaki yöntemleri, işleyişi ondan iyi bilen olamaz. Bu nedenle de 9 can kaybının bulunduğu (ayrıca hepsi de Türk), doğal olarak ülkeyi günlerce kilitleyen, günlerce ülke içinde ve dışında siyasi polemiklere hatta neredeyse bir savaşa neden olacak bir olayda söyledikleri mutlaka dikkate alınmalıdır.Kaldı ki basında yağ çeken bir kesim her zamanki gibi mevcuttu ama gerekli soruları soranlar da vardı.Gemi yola çıkmadan önce İsrail’le hangi görüşmeler yapıldı, MİT İsrail’e neden “gemidekiler”le ilgili yanıltıcı bilgi verdi, gemide bulunanlara “müdahale olduğunda saldırıya geçmemeleri” neden anlatılmadı gibi sorular soruldu ama cevabı alınamadı.CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk de bir başka can alıcı soruyu “önerge” olarak TBMM’ye vermiş: “AKP kurmaylarının ve bakanların Mavi Marmara’da hayatını kaybedenlerin cenaze törenlerinin hepsine katıldıkları halde PKK’nın Osmaniye’de Jandarma Karakolu’na yaptığı saldırıda yaşamını yitiren (Teğmen Cumhur Akdağ’ın eşi Pınar Akdağ’ın cenaze törenine neden katılmadıklarını” soruyor.AÇILIMA BAĞLANAN TERÖRİki olay da aynı derecede üzücü ama Pınar Akdağ’ın cenazesine Genelkurmay Başkanı ve çok sayıda komutan katılmasına rağmen hükümetten tek kişi yok. Son derece yerinde bir soru önergesi...Özellikle de vatandaşların, ülkenin güvenliğini sağlamak hükümetlerin görevi iken ve terör saldırıları Güneydoğu dışındaki illere sıçramışken...Meclis’teki BDP daha bu saldırılar olmadan “bundan sonra savaş Güneydoğu’da kalmayacak” demişken... Bu tehditleri “Açılıma bağlayarak” yapmışken...Şırnak’taki çatışmada hayatını kaybeden daha 24 yaşındaki uzman çavuş Mehmet Tez’in babası “Koca bir devlet dört çapulcuyla başa çıkamıyorsa yazıklar olsun” diye haykırıyor. Haksız mı?Hükümet’in, sadece Pınar’ın cenazesinde de değil her şehit cenazesinde bulunması gerekmiyor mu?*****Burhan Kuzu ve basın ahlâkı Birkaç gün önce Bekir Bozdağ ile Burhan Kuzu’nun konuşmalarıyla Anayasa’nın 138. maddesini ihlâl ettiklerini yazmıştım ki hemen Burhan Kuzu’dan bir açıklama geldi.Yazdıklarımın “basın ahlâkı” ile bağdaşmadığını söyledikten sonra “Bu açıklamamı köşenizde yayınlamanız ‘dürüst gazetecilik’ ilkesinin bir gereği olmalı” diyordu.Yazdıkları basın ahlâkıyla bağdaşmayan birinin “dürüst gazetecilik”le ilgisi olabilir mi o ayrı bir konu ama asıl konu Kuzu’nun yazdıklarının da gerçekle bağdaşmaması...“Sözlerinin 8 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’ne verdiği ‘ara karar’ın eleştirisine yönelik olduğunu, bir akademisyen ve siyasetçi olarak bunu eleştirmesini ‘yargıya müdahale’ saymanın ise tarafgirlik olduğunu” söylüyor.Peki, gazetelerde yayımlanan “Sürecin sonunda Mahkeme’den ‘talebin reddine’ biçiminde bir karar bekliyoruz” sözleri yargıya, hem de yüksek yargıya müdahale değilse, vereceği kararı etkileme değilse nedir?HANGİ ARA KARAR?Bu sözler hangi “ara karara” eleştiridir? AYM 8 Haziran’da ara karar olarak ne açıklamıştır? Bir gazetecinin Anayasa maddesini hatırlatmasının tarafgirlikle ne ilgisi vardır?“Millet iradesi, millet egemenliği” dillerden düşürülmediğine göre milletin egemenliğini (“yasama, yürütme ve yargı”dan) sadece “parlamento”ya indirgemek, parlamentoyu da “sadece iktidar partisi” olarak görmek hangi hukukta yazılıdır?Değişikliği, Anayasa Mahkemesi’ne sadece CHP değil, üç partinin milletvekilleri götürmüş olmasına rağmen millete neden ’yalnız CHP’imiş gibi söylenmelidir?ÇİFTE STANDARTTBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Kuzu, bir hukukçu akademisyen ve siyasetçi olarak bu soruların cevaplarını topluma açıklarsa bana yazmaktan daha iyi olur sanıyorum.“Tarafgirlik” deyince geçen hafta TGRT’de kendisiyle aynı görüşteki 3 kişiyle yaptığı ve sunucunun;“Anayasa Mahkemesi milleti aldatıyor mu”, “Anayasa Mahkemesi suç mu işliyor efendim, millet iradesine karşı mı geliyor” gibi görülmemiş sorular sorduğu programı herhalde çok tarafsız (!) bulmuştur.Sayın Kuzu “ülkenin en tanınmış bilim adamlarının” katıldığı, kendisinin ve partisinden milletvekillerinin her hafta davet edildiği TV programlarını bile “tarafgir” bularak ve üstelik kendi hocasının katıldığı gün telefonla katılıp medya müdahalesi yapmıştır da ondan hatırlattım.Karşınızda sadece “kendi görüşünüzdekiler” olunca programlar tarafgir olmuyor anladığımız kadarıyla!!

Devamını Oku

AYM’yi “kaldırmayı” tartışıyorlar!

15 Haziran 2010

AKP iktidarının istediği yönde raporlar yazmasıyla tanınan Anayasa Mahkemesi (AYM) Raportörü Osman Can “AYM’nin Anayasa paketinde bazı maddeleri iptal etmesi halinde hükümet Yüksek Mahkeme’nin bu kararını yok saymalıdır” demişti biliyorsunuz.Ülkenin deneyimli hukukçuları bir mahkemenin, hele de yüksek mahkemelerin ve tabii ki “görevi meclisten çıkan yasaları ve Anayasa değişikliklerini denetlemek” olan Anayasa Mahkemesi kararlarının yok sayılamayacağını, bunun ‘hukuku yok saymak’ olacağını, bir raportörün görevinin ise bu olmadığını, aksine sorumlu davranması gerektiğini açıkladılar.Anayasa hukukçuları, böyle önemli bir Anayasa değişikliğinde (aynen ‘türbanla ilgili değişiklik’te olduğu gibi) Mahkeme’nin; şekil yönünden incelerken, örneğin “hukuk devletini ortadan kaldıracak bir durum olup olmadığını” anlayabilmek için esasa da girmek zorunda kalabileceğini söylediler.Sanki bunların, yani hukukun, AYM’nin temel aldığı kuralların hiçbir önemi yokmuş, siyasetçi yargıya da istediği yönü verebilirmiş gibi AKP’nin ve üstelik Anayasa uzmanı olduğu da söylenen bir vekili “Bu karar Yüksek Mahkeme’nin muşriyetini tartışmaya açar, bir iptal kararı çıkarsa onu Resmi Gazete’de yayımlamamak çözüm olabilir” dediği duyuluyor.HUKUKU YOK SAYMAK“Çözüm” dedikleri şey aslında bir kararı değil “hukuk devletini, Anayasa Mahkemesi’ni yok saymak” tır ki bu aslında daha önce de dillendirilmiş bir görüşleriydi. İktidara yakın bazı köşe yazarları tüm demokratik ülkelerde mutlaka bulunan (ortaya çıkış nedeni de demokratik şekilde seçilen Hitler’in -Anayasa mahkemesi yokluğunda- kolayca acımasız bir diktatöre dönüşmesinin görülmüş olması) Anayasa mahkemelerinin o ülkelerde “olmadığını”, aslında AYM’ye de gerek olmadığını yazmış, söylemişlerdi.CHP Genel Başkan Yardımcıcı, hukukçu Hakkı Süha Okay’ın söylediği de bu; “Osman Can’ın mantığından hareket edersek, daha pratik bir yol var ‘Anayasa Mahkemesi’ni lağvedelim’ desin. Bir hukuk devletindeysek herkes hukuka saygılı olmak zorunda” diyerek Anayasa’nın “hiçbir kişi, kurum ve kuruluş yargı kararlarının uygulanmasını erteleyemez, geciktiremez” maddesini hatırlatmış.CİHANER NE YAPSIN? Bir raportörün iktidarı “hukuk devletine karşı gelmeye” teşvik ettiği, hatta millet egemenliği “yasama, yürütme ve yargı kurumları eliyle kullanıldığına göre” bu egemenliği engellemeye çalıştığı tarihte görülmemiştir.Eğer yüksek mahkeme kararları beğenilmediğinde (ki henüz karar çıkmış bile değil, önceden baskı yapılıyor) yok sayılacaksa, o zaman örneğin Erzincan Başsavcısı Cihaner’in de bir ceza mahkemesinin kararını yok sayma hakkı olamaz mı?Sadece “4 aydır israrla Yargıtay’da kaçırılan dosyasına tepki olarak” bile böyle bir hakkı neden yoktur?Suçunu öğrenemeden yıllarca cezaevinde tutulan insanların “insan hak ve özgürlükleri kapsamında” neden yoktur?Hukuk yok sayılabiliyorsa açıklasınlar, herkes saysın!

Devamını Oku

CHP bıçak sırtında!

14 Haziran 2010

Kemal Kılıçdaroğlu cesaretle öne çıkıp CHP Genel Başkanlığı’na aday olmadan ve sadece partisinin değil büyük kitlelerin coşkulu desteğiyle Genel Başkan seçilmeden çok önce dürüst, sakin, saygılı, çalışkan kişiliğiyle dikkatleri çekmiş, performansıyla rakiplerini bile etkilemişti.Adaylığı döneminde CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın, parti içindeki etkisi, Kılıçdaroğlu’nu desteklemesinin yarattığı farklılık biliniyor, burası tamam... Ama Parti Meclisi üyelerinin seçiminde de, MYK üyelerinin seçiminde de Önder Sav’ın bu etkisinin baskıya dönüştüğü, yararının yanında zarar da verdiği görüldü.Sonuçta CHP’deki yenilenme, değişim, onun yüzünden yarım yamalak yapılabildi ve rakiplerinin “CHP’deki statüko hâlâ orada, ekip aynı ekip” diyebileceği (ve dediği) bir tablo ortaya çıktı.Bu arada Gürsel Tekin gibi “varlığı yarar sağlayan, akıllı bir siyasetçi”ye parti yönetiminde yer verilmedi, İstanbul İl Başkanlığı’ndan da ayrılmış olduğu için ortada kaldı. Bu da yetmedi “il yönetimi görevinin başında”, “il yönetimi düştü” çekişmesiyle de zor duruma düşürüldü. Sadece Tekin değil, bugüne kadar çalışmalarıyla CHP’ye puan kazandırmış başka isimler de sırf “Önder Bey istemiyor” diye ekarte edildiler... Ve sonra, zaten büyük bir çoğunluğun antipatisini kazanmış olan Önder Sav bir gazeteye “Her şeyi ben plânladım, tek başıma başardım” gibi sevimsiz, gereksiz açıklamalar yaptı...Baykal krizi sırasında Kılıçdaroğlu’nun yanında yer almakta geç kaldığı için mi, PM üyeleri seçimindeki çekişmeler nedeniyle mi bilinmez, yine Önder Sav’ın rolü olduğu söylenen ayak oyunlarıyla ortada bırakılan Gürsel Tekin ise bu olayların “partinin ve Kılıçdaroğlu’nun aleyhine” kullanılmasına izin vermeyerek son derece olgun bir duruş sergiledi.Çözüm nedİr?Cuma günü önemli bir sektörün önde gelen işadamlarıyla bir görüşmedeydik. Ekonominin yanında siyasi konularda yaptığımız konuşmalardan çıkan sonuç Gürsel Tekin’le ilgili olarak aynen benim gibi düşündükleri... Ayrıca CHP’nin hâlâ iç ve dış politika, ekonomi gibi konularda toplumu motive edici ve aynı zamanda; hiçbir detayı gözden kaçırmadan her konuda arka arkaya açıklamalar yapan iktidar partisinin söylemlerini net şekilde, cümle cümle karşılayan konuşmaların yapılmadığını, bir eksiklik olduğunu söylüyorlar. Onlar dışında da birçok kişi CHP’nin ‘iyi bir alternatif’ haline gelmek için ciddi çalışma yapması, Anayasa’dan teröre, ekonomiden dış politikaya kadar ‘en uzman isimlerden oluşmuş, dinamik bir ekibin’ gelişmeleri izleyip gerekli yorumları en kısa sürede yapması gerektiğine inanıyor.CHP güçlü bir ana muhalefet partisi ve bir alternatif olmak niyetindeyse uzman isimlerini iyi değerlendirmeli, hangi konuda eksik varsa (mesela ‘din-laiklik ilişkisi’ gibi konularda) arayıp uzmanları bulmalı.Örneğin; “Anayasa Mahkemesi’ni yok sayma” önerisi ve Mahkeme’ye yapılan siyasi baskılar konusunda uzman hukukçu üyelerin sesi neden duyulmadı? Şimdi de onları mı geri plana çekiyor, gizliyorlar?Kemal Kılıçdaroğlu’nun; beğenilen, halkın benimsediği bir lider olduğuna şüphe yok. Daha şimdiden yapılan yıpratıcı eleştirilere katılmıyorum ama asla rehavete düşmemesi ve meydandaki kalabalıklara aldanmaması gerektiğini unutmamalı. Partisine en kısa zamanda çeki düzen verip değişimi açıkça halka göstermeli!*****Düşünce özgürlüğü muhteşem (!)Başbakan Erdoğan hatırlayacaktır, henüz çok kısa zaman geçti üzerinden; Yunanistan’da basın açıklaması yaparken Yunan medyasına da yön vermeye çalışmış ama anında gazetecilerden gelen “siz bize ayar mı çekiyorsunuz” tepkisiyle karşılaşmıştı.Çok doğaldı çünkü demokrasiyi gerçekten özümsemiş bir medya bu tür siyasi müdahaleler, baskılar, paylamalar karşısında susmaz. Eh onları “iktidar gücüyle” susturamayacağınıza göre “en az bir başbakan kadar özgür” olduklarını düşünerek konuşurlar. Türkiye’de ise durum artık çok farklı. Başbakan’a ve partisine yakın olmayan, her icraatlarına alkış tutmayan medya kesimi bu müdahalelere, azarlanmaya alıştırıldı. İktidarın herhangi bir eylemi veya söylemiyle aynı fikirde olmayan, farklı yorumlara ve eleştirilere yer verenler -eğer tümüyle susturulmamışlarsa- yerin dibine sokulup çıkarılıyorlar.Son olarak, ortaya çıkan aşırı Arap sevgisi nedeniyle “Türkiye’nin ekseni Doğu’ya mı kayıyor” diyen veya “Gazze- İsrail” olayları nedeniyle bozulan ilişkiler konusunda görüş bildirenler “İsrail gazeteleriyle aynı yazmakla” suçlandılar. (Daha önce dünya medyasına bile İsrail’in yön verdiğini söylemişti).“Sana yazıklar olsun, kimin avukatısın” diye seslendi Başbakan.“Demokratikleşme, demokrasi, basın özgürlüğü” sadece lafta kalınca böyle oluyor işte. Bu tür sözler gerçekten demokratik hiçbir ülkede söylenemez, bugüne kadar duyulmamıştır. Medyadaki farklı görüşlere de saygı gösterilir, hatta üzerinde düşünülür. Mavi Marmara Gemisi’nde dövülen gazeteciler için “Nerede basın özgürlüğü, fikir özgürlüğü” demekte çok haklı ama o sözleriyle “Kimin avukatısın” hakareti arasındaki çelişkiyi de unutmamalı. Akla her gelen söylenince böyle oluyor!

Devamını Oku