Dün sabah Bahçeşehir Üniversitesi’nde KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun katıldığı ve az sayıda köşe yazarının sorularını cevapladığı toplantıdaydım.
Eroğlu’nun yaptığı açıklamalar onun Kıbrıs Rum kesimi ile anlaşmaya hazır olduğunu ama Rum tarafının “AB’de olmanın ve onların desteğini arkasına almanın, ayrıca daha güçlü bir ekonomiye sahip olmanın” rahatlığı ile çözümsüzlüğü mümkün olduğunca uzatacağını, kısacası anlaşmaya pek niyeti olmadığını ortaya koyuyor.
AB gerekli baskıyı Rum kesimine yapsa, yılan hikâyesine dönmüş olan bu büyük sorun “KKTC’yi de mağdur etmeden” çözülecek ama AB “Biz de Kıbrıs’ta çözüm istiyoruz” demesine rağmen çözümü kolaylaştırıcı adımları atmıyor.
Aynen Türkiye’yi yıllardır “AB’ye aldık, alacağız” diye oyalaması, bu silahıyla Türkiye’nin iç işlerine, yüksek mahkeme kararlarına, rejimine bile müdahale bahanesi bulması gibi... AB, bunu yem olarak kullanıp Türkiye’ye yön vermeye çalışırken AKP hükümetini de kullandığını zannediyor, her girişimlerini destekliyor ve Zülfü Livaneli’nin dün yazdığı gibi bunu “fanatik savunma”ya bile vardırıyordu.
ABD’nin ise kendi korkuları ve plânları nedeniyle “ılımlı İslam” dayatması vardı. Demokrasinin ve laik rejimin tırpanlanarak yarım yamalak kalacağı ama yine de o haliyle ‘radikal İslâm’ın yaygın olduğu ülkelere örnek olabileceğini düşündüğü bir model yaratacaktı.
Türkiye’yi Arap ülkelerine doğru iterken içerde de değişiklikler gerekiyordu... Önce Atatürk’e ve ilkelerine, onun kurduğu Cumhuriyet çizgisine bağlılığın laçkalaşması... Çağdaş hukuk kurallarının ve bunları koruyan mahkemelerin dönüştürülmesi gibi...
“Batı’dan kopup Doğu’ya dönme” plânını Türkiye’ye pazarlamak için “Medeniyetler Çatışması” kitabının Pentagon’la bağlantısını açıkça söyleyen yazarı Samuel Huntington (ki kitapta da Batı-Doğu kutuplaşması açık şekilde anlatılır) Türkiye’ye geldi ve; “AB’ye girme ümidiniz 1000’de 1 bile değil. Türkiye Batı yerine Arap ülkeleriyle birleşmeli, yeri orasıdır” dedi.
Şimdi efendim, bu plânlardan birkaç yıl ve “epeyce emek”ten, “destek”ten sonra Türkiye “ABD’nin istediği Doğu yörüngesine” girdi ama bu kez de Arap ülkeleriyle öyle can ciğer kuzu sarması oldu, İran’la da öyle kol kola girdi ki ABD’nin de, AB’nin de, BM’nin de fena halde telaşlanmasına yol açtı.
Şimdi medyaları “Türkiye-İran ittifakı dünya barışını tehdit ediyor”... “Hamas’la birlik olup İsrail’le ilişkileri kesmek Türkiye’ye pahalıya mal olur”... “Türkiye’de eksen kayması” gibi yorumlara hız verdiler ama geçmiş olsun.
Onların plânları olduğu gibi AKP hükümetinin de “plânları” vardı. “TSK’ya olan güveni azaltmak ve hatta onu tümüyle etkisiz hale getirmek”ten, “kapatma davasında Batı’nın desteğini alma”ya, “yargı” başta olmak üzere önündeki tüm engelleri kaldıracak “Anayasa değişikliklerini gerçekleştirme”ye kadar birçok plân...
Bu nedenle de “kimin kimi kullandığı” o uzun süreçte pek anlaşılamadı.
Batı bu önemli noktayı yeni yeni anlıyor, şimdi bunlara “kıt zekâlı” denmezse ne denir?
Vize meselesi!
Okurlarımız soruyor
“Türkiye-Suriye-Ürdün-Lübnan arasında serbest ticaret ve serbest vize bölgesi ilan etme kararı ne anlama geliyor?
Suriye sınırımız yıllarca mayınlı kalmamış mıydı?”...
Yerden göğe kadar da haklılar. Suriye yıllarca PKK’yı ve lideri Apo’yu bağrında besleyip sakladığında, Apo Şam’da olduğu halde “burada değil” diye yalan söylediğinde, Türkiye’ye yapılan terör zulmüne ortak olduğunda bunu yapması için “kendisine verilmiş bir zarar”, bir neden yoktu. Ama yaptı. Suriye sınırı yıllar boyu mayınlı kaldı...
Lübnan deseniz, o da karmaşa içinde, terörün, teröristin,
savaşın bitmediği bir ülke...
Peki “serbest ticaret yapacağız” bahanesiyle bu ülkelerden Türkiye’ye geçiş neden serbest, neden vizesiz oluyor?
Sadece iş adamlarına kolaylık sağlamak dururken neden en kanlı teröristler bile istese rahatça ülkemize girebilecek?
(İskenderun’da, Osmaniye’de eylem yapanların Suriye’den gelmediği ne malûm?)
Bir de... AB ülkeleri bize neden “ticaret yapıyoruz, Türkiye’yi vizesiz alalım” demiyorlar? Umalım da vizesiz geçiş izninin çok yanlış bir karar olduğunu çabuk anlasınlar.

