“Milli Egemenlik” ve irtica

23 Mayıs 2010

TOBB Genel Kurulu’nda konuşan Başbakan Erdoğan “Anayasada köklü değişiklik yapıldığını, darbe anayasasıyla ve üstünlerin hukukunu tercih edenlerle bir yere varılamayacağını, halk iradesinin, milli egemenliğin tesis edilmediği bir ortamın bulunduğunu” söylemiş. Ve: Anayasa değişikliği konusunda “Son kararı millet verecek, milli egemenliğe karşı çıkmak irticadır” demiş. Halkın iyi anlaması için her bölümünün ayrı ayrı ve net şekilde açıklanması gereken bir konuşma.Öncelikle Anayasa değişikliği paketinde olumlu değişikliklerin de olduğu ve bunların “demokrasi açısından olumsuz sonuçlara yol açacak tartışmalı üç madde”den ayrılması, referanduma böyle sunulması gerektiği; en deneyimli hukukçular, siyaset bilimciler, tüm muhalefet partileri, tüm önemli sivil toplum kuruluşları tarafından defalarca açıklandı. (12 Eylül Anayasası’nın bugüne kadar çeşitli hükümetler döneminde, uzlaşma sağlanarak uzlaşma komisyonları kurularak birçok kez değiştirildiği ve “darbe anayasası” denilen içeriğinden eser kalmadığı da... Ama yine de yapılması gereken değişiklikler tabii ki var.)HATA ‘PAKET’TESonra bu üç maddeden “parti kapatma davası açılması kararını partilerin onayına bırakacak olan” madde bazı AKP milletvekillerinin de “hayır” vermesiyle durduruldu. Ama yüksek mahkeme üyelerinin çoğunu cumhurbaşkanı ile Meclis’in AKP çoğunluğunun seçmesini, böylece yüksek yargının siyasallaşmasını sağlayacak iki madde diğer “olumlu maddelerle paket halinde” duruyor. Bugün Anayasa Mahkemesi’nin bu değişiklik paketiyle ilgili karar sürecinde olmasının nedeni budur.HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜO iki “sorunlu” madde diğerleriyle bütün halinde halk oyuna sunulmalı mı, yoksa bunun ülkeye, demokratik rejime zarar verecek, yargı kurumunu da hükümet etkisine sokacak olması nedeniyle ayrılmalı mı?Ortada son derece önemli bir hukuki sorun var, Anayasa Mahkemesi buna kurur vermek zorunda ve süreç devam ediyor ama bir yandan da “son kararı halk verecek” vurguları sürüyor.Bu süreçte en çok duyduğunuz sözlerden biri “Hukukun üstünlüğü mü, üstünlerin hukuku mu?” Öyle bir söz ki ne anlama geldiğini çözmek hukukçular için bile zor. Elbette bir demokraside tüm gücün tek elde toplanmadığını, milli egemenliğin “yasama, yürütme ve yargı kurumları eliyle” kullanıldığını, özellikle yüksek yargının “yasama ve yürütmeyi denetleme” görevi olduğunu bilenler “yüksek yargı kararlarına saygı”nın zaten “hukukun üstünlüğüne saygı” demek olduğunu (bunun “milli iradeye karşı çıkmak” veya “irtica” şeklinde değerlendirilemeyeceğini) da bilir. İyi bilmeyenler için ise bu sözler kafa karışıklığı, kavram kargaşası yaratır. EN ÇOK OYU ALAN MI?Bu konunun çok iyi anlaşılması gerektiğine inandığım için dün Her Açıdan’da ünlü siyaset bilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’na “milli egemenliğe karşı çıkmak, milli irade karar verecek” sözlerini sordum. Kalaycıoğlu “bunların Kurtuluş Savaşı terminolojileri olduğunu, bırakılması gerektiğini, ‘milli irade’ deyince içine 73.5 milyon nüfusun hepsinin girdiğini” tekrar tekrar vurguladıktan sonra; “En çok oyu alan parti milli iradeyi temsil ediyorsa, diğer partiler kimi temsil ediyor? Onlara verilen oylar da milli iradenin oyları değil mi?” dedi. Ceza Hukukçusu Doç. Dr. Ümit Kocasakal ise “Parlamento çoğunluğunun (Hatta parlamentonun) milli egemenlik demek olmadığını, sorumluluğun devletin üç erkine ait olduğunu ve yargının önemini” net şekilde açıkladı.Bence Başbakan Erdoğan’ın “Halk iradesinin, millet egemenliğinin tesis edilmediği ortam” sözü ise çok doğru.Yüzde 10 barajı ile şu anda vatandaşın oyunun yüzde 13’ünün diğer partiler tarafından gasp edildiği, milletvekillerinin hepsini halk yerine liderin seçtiği bir ortamda milli egemenlikten, halk iradesinden söz edilemez. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi önce bunlar değişmelidir. Halk iradesini dilimizden düşürmediğimiz halde neden yıllardır (ve Anayasa’yı değiştirirken) ağzımıza hiç almadık acaba?***Bir müzik festivaliViyana’da 2002 yılında Francesca von Habsburg tarafından “T-BA2” olarak tanınan bir sanat evi kurulmuş.Türkiye için önemli olan kısmı ise şu; Habsburg projelerinde Türk sanatçıların sesini duyurmayı amaç edindiği için (nihayet bizi düşünen biri çıktı) geçen ay Viyana’da; Tactics of Invisibility (Görünmezlik Taktikleri) adında, sadece Türk sanatçıların yer aldığı bir sergi açılışını gerçekleştirmiş. Bunun yanında The Morning Line (Şafak Çizgisi) isimli bir projeyle de İstanbul ile Viyana arasında köprü kurmayı hedeflemiş. The Morning Line; 8 m yüksekliğinde, 20 m uzunluğunda ve tam 17 ton ağırlığında siyah kaplamalı alüminyumdan inşa edilmiş, İstanbul-Bizans ve Osmanlı mimarisinin motiflerini de taşıyan etkileyici bir sanat yapısı...Bu eser 22 Mayıs-19 Eylül tarihleri arasında Eminönü meydanında sergilenecek. Ayrıca “The Morning Line Güncel Sanat Müzik Festivali” de 25 Mayıs Salı gününe kadar devam edecekmiş. Sanatseverlere duyurmak istedim.

Devamını Oku

Utandıran coşku!

23 Mayıs 2010

Dün bir yandan programı hazırlarken bir yandan da gözüm sürekli TV’deydi. Bugüne kadar benzeri pek az görülmüş bir kalabalık ve coşkuyla geçen CHP Kurultay’ını, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı “her kesimi kucaklayan, her soruna çözüm bulacağını anlatan” güzel konuşmayı dinliyordum.Sık sık sevgi gösterileriyle, “Devrimci Kemal” sesleriyle kesilen konuşmayı... Hani diyorlardı ya; “Onda lider özelliği yok”... “Fazla karizmatik değil”, “Çok sessiz, sakin. Lider dediğin şöyle...” filân. Herkes birşeyler söylüyordu Kemal Kılıçdaroğlu’yla ilgili. İşte onların hepsine adeta “fena yanıldınız” dedi bu konuşmayla. Ben zaten baştan beri bunların yanlış değerlendirmeler olduğunu düşünmekteydim, çünkü Kılıçdaroğlu son iki yıl içinde defalarca Her Açıdan’a konuk olmuştu ve ayıptır söylemesi en küçük detayı bile kolay kolay gözden kaçırmadığım için onun sakin görüntüsünün altında çok daha heyecanlı, atak ve karizmatik bir kişiliğin bulunduğunu kısa sürede farketmiştim. Nitekim bu kişilik “aday olduğu an”dan itibaren (aslında adaylığı açık lamasıyla) ortaya çıktı ve Kurultay konuşmasında da iyice netleşti.Adaylığını açıkladıktan sonra toplumda ve medyada -çok doğal olarak- gösterilen ilgiyi sanki bir medya grubu veya halkın bir kesimi onu özellikle parlatmaya çalışıyormuş gibi yansıtma çabasına girenler, Kurultay’daki izdihamı, insanlarda yarattığı coşkuyu, çok daha önceden başlayan büyük sevgi ve güvenin yadsınamaz şekilde somut hale geldiğini görünce acaba utanmışlar mıdır diye düşündüm.Öyle bir tablo ki çünkü başka yerlere çekemezsiniz, tek bir anlamı var; umut...Sadece “uzun süredir yaratılan baskılarla, korkularla artık söylenemez hale gelen” her konuda açık açık konuşması, “Bunların hepsi değişecek, biz değiştireceğiz” demesi bile, “Tek adam dönemi bitecek, hepimiz halk için birer nefer gibi çalışacağız” demesi bile toplumda bu heyecanı yaratmaya yeterlidir aslında.DEMOKRASİ UMUDUDaha Kılıçdaroğlu konuşmasının orta yerindeyken bazı kanallarda birkaç gazeteci oturmuş konuşmanın ilk bölümünü çekiştirmeye “Canım güzel vaatler ama, herkes söyler, bakalım yapabilecek mi? Zor iş bu zor, nasıl istihdam yaratacaksın ki, nasıl Anayasa yapacaksın ki” benzeri soruları sıralamaya başlamışlardı bile...Ama işte maalesef bu konuşma büyük kitleler tarafından fazlasıyla inandırıcı olarak algılandı (bir anket yapılsa görülecektir).“Din-inanç üzerinden, etnik kimlik üzerinden siyaset yapılamayacağını, her etnik kimliğe/inanca saygı göstereceklerini” söylediğinde inandırıcıydı.“Üniversite mezunları işsiz kalmayacak” dediğinde de. “Yolsuzluğa izin vermeyecek, yoksulluğu bitireceğiz” sözleri inandırıcıydı, “çağdaş bir anayasayı uzlaşmayla biz hazırlayacağız” sözleri de...Yüzde 10 seçim barajını indirmek, dokunulmazlığı kaldırmak için verdiği söz de... (Milletvekillerini milletin seçmesini sağlayacaklarını herhalde “parti içi demokrasi için iç tüzük değişikliği” ile anlattı ama bence gelecekte bunu daha açık söylemesi iyi olur.)NEREDE AĞLADIM?Kısacası, Türkiye son zamanlarda öyle çok yanlışla, baskıyla karşılaştı ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasıyla ortaya çıkan umut artık öyle TV kanallarında, hatta karikatürlerde karalama kampanyalarıyla gölgelenecek gibi değil.Kılıçdaroğlu, konuşmasında Atatürk’e ve laik demokratik Cumhuriyet’e özel vurgular yapmadı, Atatürk’ün “emaneti”nden, “vasiyeti”nden söz etti o kadar... Çünkü bu toplum Ata’sına saygısını, sevgisini -bu duyguları israrla yıpratma çabaları olmazsa- zaten korur, her dakika vurgulanması gerekmez.Özellikle dibini kazıyan çıkmazsa “laik demokratik cumhuriyet” de kendini korur, vurgulanması gerekmez.Ben konuşmanın bir yerinde gerçekten ağladım. Gözümden süzülme filan değil, hıçkırıklarla... Nerede mi? “Medya halkın gözü, kulağı, sesidir. Medya, iş adamları herkes baskı altında. Telefonla konuşulamıyor, halk evinde bile konuşamıyor. Biz buna izin vermeyeceğiz, demokrasi çıtasını yükselteceğiz. Benim bildiğim kadarıyla iktidarlar eleştirilir. Bunu sağlamak bize nasip olacak” sözlerinde...“Medyanın bir kısmı bizi eleştirir ya da eleştirmez ama hangisi olursa olsun hepsine belli bir saygı ve hoşgörüyle yaklaşacağız” sözlerinde...Hangi lider söylese ağlardım, bu da Kılıçdaroğlu’na nasipmiş!(Not: Medya için böyle bir açıklamayı Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz’dan da duymamıştık. Onlar da eleştiriye, medyaya tahammülsüz liderlerdi. Umarım bu demokrasi anlayışıyla yeniden bir partinin başına geçmeye kalkmazlar.)

Devamını Oku

Halk tipi, modern veya “cam gibi”...

21 Mayıs 2010

Öyle bir rüzgâr yarattı ki CHP’deki değişim rakipleri bile karşısına çıkmayı değil, o rüzgâra kapılmayı tercih ediyor.Bugüne kadar (seçime beraber girse de) böylesine gönüllü şekilde CHP’yle birlikte hareket etmeyi düşünmeyen DSHP Genel Başkanı Rahşan Ecevit bile:“Halkımız mutlu, güvenli ve huzurlu bir Türkiye için bölünmeleri değil, bütünleşmeleri beklemektedir. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte güçlü bir ivme yakalayacağına inandığım CHP bu buluşmanın adresi olmalıdır” diyerek Ecevit’e gönül vermiş vatandaşları Kılıçdaroğlu ve CHP’ye destek olmaya çağırdı.Rahşan Ecevit’in; ayrışmayı, kutuplaşmayı değil kaynaşmayı, bütünleşmeyi amaçlayan bu desteği ve çağrısı kutlanacak bir adım. Belki de birçok küçük partiye aynı duyguları verecek, Türkiye’nin geleceği adına hepsi tek bir çatı altında toplanabilecekler.Bu beklenmedik gelişmelerden heyecan duymak için herhangi bir partiye, gruba ait olmak gerekmiyor, herkes ama özellikle de yeniliği, değişimi destekleyen, liberal görüşe sahip, tekelci değil çoğulcu demokrasiye inanan ve ülkesini seven her vatandaş beklentileri karşılayacak, bölünmüş partileri, büyük kitleleri sorunsuzca toparlayacak, dürüst ve güçlü bir ana muhalefet partisinin ortaya çıkmasından memnunluk duyar. Kaldı ki CHP’de Deniz Baykal dışında herhangi bir yeni ismin, bir değişimin ortaya çıkması ve böylesi bir başarıyla küskünleri de, bölünmüşlüğü de toparlaması uzun yıllardır beklenmekteydi. Bunu Kemal Kılıçdaroğlu başaracaksa -ki öyle görünüyor- ne mutlu ona...Kılıçdaroğlu “halk için ve halkla beraber” hareket edeceğini, kimseyi ötekileştirmeyeceğini söylerken bu esaslı çıkışı “Mustafa Kemal’in halkla yola çıkmasına” benzetiyor.Cam gibi saydam olacağını ve vatandaşla siyasetçi arasındaki güveni yeniden kuracağını söylüyor.“Rantlara değil, sorunlara talibiz” diyor.Kendisinin adaylığına kızan ve öfkeli konuşmalar yapan Deniz Baykal’a ters cevaplar vermiyor tam aksine “onun deneyimlerinden yararlanmanın öneminden” söz ediyor.“Hiçbir çocuk aç yatmayacak, işsizliği yeneceğiz” de diyor, “Toplumun her kesimiyle uzlaşarak ’daha demokratik bir anayasayı’biz yapacağız” da...Kısacası Türkiye’nin en büyük sorunları neyse, daha adaylığı sürecinde onları tek tek vurgulayarak “dersine hazır şekilde” ortaya çıktığını anlatıyor.Onun için “CHP’ye halk tipi değil, modern genel başkan lâzım” diyenleri düşünüyorum da bu iki genel başkan modelini çok gördü Türkiye... Belki de bu kez asıl gerekli olan “cam gibi” genel başkan. Bunu sağlayabilecek isimlerin başında da Kılıçdaroğlu’nun geldiğini kimse yadsıyamaz.TÜRKİYE’NİN OBAMA’SIABD’nin Washington Post gazetesinin bir yazarı “Zayıflığın meyvesi” başlıklı yazısında İran’la ilgili sorun konusunda “Obama’nın utandıran çabaları” ndan “zayıflığından” söz ediyor, onu kıyasıya eleştiriyordu. Ne kadar eleştirirse eleştirsin bunları özgürce yazabilmesi, özgürce eleştiri yapabilmesi Obama’nın demokrasiye, basın özgürlüğüne olan saygısını gösterir.Kimbilir belki Türkiye için de bu özgürlüğe dönme konusunda umudu ancak Kılıçdaroğlu gibi daha genç, daha dinamik, daha demokratik yeni isimler sağlayacaktır.Belki böylesine yaygın bir desteği daha ilk başta almasının nedeni (diğer sorunlar yanında) asıl “gerçek demokrasi” ihtiyacıdır.TESPİTLER, ÇÖZÜMLERBaşbakan Erdoğan “Bugün ana muhalefet partisinde yaşanan değişimin, seviyeli bir siyaset doğurmasını en çok biz arzu ediyoruz. Ama tespit yapıp çözüm üretmedikten sonra benim milletimi aldatamazsın” demiş.Neyse ki Kılıçdaroğlu’nda tespitler de, çözümler de iyi düşünülerek hazırlanmış görünüyor. Bundan sonra daha seviyeli bir siyasetin doğması ise tüm partilerin aynı sorumluluğu göstermesi ile sağlanacaktır, bakalım gösterecekler mi?Günlerdir gündem CHP’ye, Kurultay’a, Kılıçdaroğlu’na kilitlenmiş durumda ama “Anayasa değişikliği ve referandum” konusunda Anayasa Mahkemesi süreci devam ediyor. İktidar partisi bu nedenle mitingler yapıyor.Öte yanda Zonguldak’ta grizu patlamasında hayatını kaybeden çok sayıda madenci için yaşanan üzüntü ve “Bu acı olaylar bir kader mi” tartışması var.*****HER AÇIDAN VE KURULTAYBu hafta Her Açıdan’da Türkiye’nin gündemindeki önemli olayları, CHP Kurultay’ından da canlı bağlantılar ve konuşmaları da içine alacak şekilde tartışacağız.Kurultay’dan; CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay ile Atilla Kart, Muharrem İnce gibi partinin önde gelen isimleri katılacak.Stüdyodaki konuklar ise;CHP eski Grup Başkanvekili Metin Tüzün, Galatasaray Üniv. Ceza Hukuku Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal, Sabancı Üniv. Siyaset Bil. Öğr. Üyesi Ersin Kalaycıoğlu ve DİSK Tekstil İş Sendikası Başkanı Rıdvan Budak olacak.23 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da, sondan bir önceki Her Açıdan’a hepinizi bekliyoruz.

Devamını Oku

Bu ne panik beyler?

20 Mayıs 2010

CHP genel başkanlığına Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelecek olması nedense; isimleri “yandaş” denilen kesimde anılan gazeteciler arasında aşırı bir telaşa neden oldu. Bugüne kadar her partide, her yeni başlangıç toplumda ve medyada heyecanla karşılanmış, özellikle ilk başlarda yeni liderlere eğer hak ediyorlarsa bir süre için mutlaka kredi, destek verilmiştir. Buna Bülent Ecevit de, Tansu Çiller de, Mesut Yılmaz da dahildir. Erdoğan ve ekibinin, Erbakan’dan ayrılarak yeni parti kuracakları zaman, kurduktan sonra uzun süre medyanın tümünden aldıkları benzersiz desteği de hatırlamak gerekir.Şimdi aynı değişim, gençleşme, yeni bir rüzgâr, yeni bir umut CHP’de ortaya çıktığında bu değişimin yarattığı heyecan nedense “bu kesimi” fena halde rahatsız etti. Bugüne kadar Baykal’ı her konuşmasında, her adımında tepeden tırnağa eleştiren, en acımasız tepkileri verenler nedense “Baykal gidecek, Kılıçdaroğlu gelecek” durumu ortaya çıkınca hemen Baykalcı kesiliverdiler. (Acaba onu ‘daha kolay bir rakip’ olarak gördükleri için mi?) Bunu yapamıyorlarsa Kemal Kılıçdaroğlu için ne yapıp edip bir yerlerden “olumsuz bir neden” yaratmaya çalışarak ona saldırıyorlar. Saldırılar “etnik köken”den, Dersim’le ilgili Onur Öymen’in söylediklerine “Kılıçdaroğlu’nun tam kendilerinin istediği tepkiyi vermemesinden” başlıyor, “mezhep” farkına kadar vardırılıyor.Sormak lâzım; hani siz “etnik ayırım”cılığa ve her tür ayırımcılığa herkesten çok karşıydınız, ne oldu? Meclis’in yüzde 25’inin Kürt kökenli milletvekillerinden oluştuğunu, AKP’nin içinde 70 Kürt kökenli milletvekili olduğunu, bugüne kadar Kürt kökenli vatandaşların bakanlık, cumhurbaşkanlığı yaptığını bilmiyor musunuz? Bilmiyorsanız, hatırlayıverin...“GANDİ” rahatsız ediyorTabii bu yazarlar Kılıçdaroğlu’nun, olabilecek en demokrat ve eşitlikçi açıklamaları yaptığını, bugüne kadarki tutumunun da böyle olduğunu, halk tarafından bu nedenle sevildiğini görmemeyi (aynen “daha önceki tüm yeni liderlere” medya tarafından başlangıç süreçlerinde verilen desteği görmezden geldikleri gibi) tercih ediyorlar.“Değişim, demokrasi” dedikleri şeyin herşeyden önce “milletvekillerini lider yerine halka seçtirecek seçim sistemi, yüzde 10 barajının değişmesi, dokunulmazlıkların kaldırılarak ‘temiz siyaset’in sağlanması” olduğuna, bu konuda diğer liderlerin bugüne kadar yanaşmadığı değişikliği de Kemal Kılıçdaroğlu’nun yapabileceğine hiç mi hiç değinmiyorlar.Traji-komediBu arada “kendi özel nedenleriyle” oluşmuş öfkelere (örneğin; daha önceki gazetesinde iken bu gruba girmek isteyip, patronla konuşmasına rağmen alınmaması) yenilen Ergun Babahan gibi yazarların “değişim, değişim” derken bir yandan değişime karşı çıkması “Hürriyet grubu Kılıçdaroğlu’nu manşetlere taşıdı, aile fotoğrafını koydu, destekledi vs” diye bir medya grubunu suçlaması, böylece “gazeteci eliyle gazete ve gazetecilere baskı”nın açık bir örneğini vermesi tüm medyanın eleştirisini hak edecek niteliktedir. Özellikle de adını “Medya Derneği” koyan ve daha demokrat bir toplum için yola çıktığını söyleyen derneğin; “gazetecinin taraflı olabileceğini, buna hakkı olduğunu savunuyoruz” derken taraflılığın söz konusu bile olmadığı, bir yenilenmenin yarattığı heyecanın söz konusu olduğu bu durumda görüşünü açıklaması gerekir. (Medyaya açıkça yapılan siyasi baskılara gözlerini kapatıyorlar, buna da sustukları takdirde kendilerinin dernek olarak taraflı olduğu anlaşılacaktır.)“İMRALI”ymış!Babahan’ın yazısının sonundaki “bu kez işin içinde İmralı da var gibi görünüyor” şeklindeki dehşet verici cümlesi ise yine bakan, cumhurbaşkanı olmuş Kürt siyasetçilere, Meclis’e bakmadan Kılıçdaroğlu’nun etnik kimliğine yapılan bir saldırı, bir ayırımcılıktır. Bununla da kalmıyor, onun liderliğiyle “teröristbaşının kurtarılabileceği” imasını yapıyor. (Aynı imayı neden Meclis’in yüzde 25’i için yapmamıştı acaba?). Mesele artık iktidar yağcılığını da aşıp ‘yeni ve etkili bir muhalefetin doğmasını önleme’ye vardı ki bu traji-komedinin bir mazereti, açıklaması olamaz. Bu yıpratma faaliyeti bir süre önce başlatılmıştı ama bir gazetecinin kullanması kabul edilir şey değildir.Bütün bu “medyaya işaret gönderiyoruz, Kılıçdaroğlu’nu desteklemeyin, susun” mesajları, özel intikam duygularıyla patronları açıklama yapmaya zorlamaları çok çirkindir.Neyse ki Kılıçdaroğlu “Artık CHP lider partisi değil, ekip partisi olacak. Tek başıma yönetmeyeceğim” diyor. Şimdiden tek başına ve acımasızca onu hedef alanlar bunuda mı duymuyor acaba? Gazetecinin; gazete ve gazeteciye baskı yapması önlenmelidir!***Her Açıdan’la ilgili...Dün bazı sitelerde “En çok izlenen haber-tartışma programı olan Her Açıdan’ın yayın hayatına veda ettiği, yapılan baskıların patronajın da pes etmesine neden olduğu, Aydın Doğan’ın isteği üzerine kaldırılacağı” gibi haberlerin çıktığı bana Her Açıdan ekibi tarafından söylendi. Benim bu ifadeleri taşıyan bir açıklamayı kesinlikle hiçbir siteye yapmadığımın bilinmesini isterim.Her Açıdan son yıllarda Haziran başında değil, sonunda tatile giriyordu. Bu kez -siyasi tartışma programları da dahil- programların Mayıs sonunda biteceği, yeni yayın döneminin başlayacağı söylendi. Evet, Anayasa değişikliği, referandum gibi çok önemli bir süreçte halkın en büyük ilgiyle izlediği bir haber programının yayında olmaması elbette üzücüdür, ama bunun dışında bir detaydan bizim haberimiz yok.Çalıştığımız yayın grubuna kesilen, dünya basın tarihinde benzeri görülmemiş vergi cezası, medya üzerindeki ağır baskılar uzun süredir biliniyor ama Aydın Doğan’ın özellikle “Her Açıdan’ın kaldırılması” için bir isteği, direktifi olmadığına adım kadar eminim. Hiçbir şart altında bunu yapmayacak kadar basın özgürlüğüne saygılı bir insan olduğunu gayet iyi biliyorum. Tam aksine, bu yönüyle ona teşekkür borçluyuz. Her Açıdan gibi üstün bir başarıyı istikrarlı şekilde sağlamış, ülkenin en değerli bilim adamları ve siyasetçileriyle halkı aydınlatan, demokrat-tarafsız ama elbette tüm partilere eleştiri görevini yapan bir programın “yayın hayatının siyasi baskılarla biteceği”ne de hiç inanmıyorum. Söz konusu internet haberlerine (ki sitelerin birbirlerinden alarak da yayınladıklarını sanıyorum) ve dün sabahtan akşama kadar arkası kesilmeyen okuyucu ve izleyici tepkilerine karşılık bu açıklamayı yapma gereği duydum.

Devamını Oku

Konuştukça artan hatalar!

20 Mayıs 2010

Deniz Baykal dün evinde bir araya geldiği CHP milletvekillerine ağır şekilde sitem etmiş. Edebilir tabii, buna hakkı var ama bu sitemler; her ne kadar parti içi demokrasi için pek olmasa da “genellikle demokrasiye önem verdiği düşünülen” bir eski genel başkan tarafından söyleniyor ve anti demokratik sözler içeriyorsa o zaman durum farklıdır.Partinin 81 il başkanından 77’si Kılıçdaroğlu’nun adaylığına destek vermiş. Tüm anketlerde halkın onu istediği ortaya çıkmış. Kemal Kılıçdaroğlu en demokratik şekilde hakkı olan bir girişimde bulunmuş. Baykal “Benden gizlediniz” diyor.“Benimle ve MYK ile mutabakat aranmadı” diyor.“Sinsice, yangından mal kaçırır gibi” diyor.“Ben Önder Sav’ın nelerini kapattım, onu korudum, o bana bunu yaptı” diyor.“Önder, Kemal için ‘asla olmaz, onun yer alacağı MYK’da olmam’ demişti” diyor.Daha ne desin, demokrasi ile bağdaşmayacak üstelik partisini de kendisini de daha zor duruma sokacak ne varsa hepsi mevcut. Kendisi “istifa etmiş olduğuna göre” neden onunla mutabakat aranmadan aday olunamıyor?Bir adayın ortaya çıkabilmesi için (aynen Meclis başkanı, cumhurbaşkanı adaylığının da artık bir-iki kişinin istediğine bağlı hale gelmesi gibi) Baykal ile Önder Sav’dan izin alması mı gerekecek?Önder Sav’la ilgili “bilinmesi gereken hatalar” vardı da bunlar mı gizlendi? Ya da ilerde yüzüne vurulacaksa neden korundu?Bu açıklamalardan daha tonla soru çıkabilir. Asıl olay ise şu;Baykal istifasından hemen sonra öyle bir tutum takındı, öyle “anlamlı” konuşmalar yaptı ki aslında beklediği; aday olmayı düşünen herkesin “Baykal yeniden gelmeyi düşünüyor, biz çıkmayalım” demesiydi.Yılmaz Ateş ve diğer bazı isimler Baykal’ın bu pasif baskısına “aktif” olarak katkıda bulundular. Bahane olarak da hep “bölünme olmasın, uzlaşma sağlansın” uyarıları kullanıldı.BU PLÂN BOZULDUAma sonuçta, parti içinden Ali Topçu gibi deneyimli isimlerden, medyadan ve halktan gelen uyarıları, talepleri de dikkate alan Kılıçdaroğlu herşeyi göze alarak adaylığını açıklayınca “bu plân” bozuldu.Onun adaylığının toplumda geniş bir destek bulacağı görüldü (ki bu desteğin rakip partileri de telaşlandırdığı hemen anında başlatılan “Kılıçdaroğlu’nu yıpratma” çabalarından, “CHP’de çatlak var” gibi gerçeğe uymayan iddialardan anlaşılıyor.)Baykal, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıklamasından ve CHP’nin ağır toplarının onun yanında yer almasından sonra bile “MYK isterse üstüme düşen görevi yaparım” sözleriyle “geri dönme isteğinde olduğunu” belli etti, bunu unutmamalı.Yani iş ona kalsa “bir aday” asla ortaya çıkamazdı ve zaten ona kalsa “çıkmamalıydı” da...Bütün bunlar bilindiği için artık son konuşmasında yaptığı suçlamaların hiçbiri, hiç kimseye inandırıcı gelmiyor. İnandırıcı olmadığı gibi son derece anti demokratik; “lider egemenliğinin istifadan sonra bile sürmesini uman, isteyen” anlayışı açığa vuruyor.Partisini de, kendisini de düşünüyorsa en doğru olan; hiç değilse bu noktada uyarılara kulak verip susmasıdır.“Söz gümüşse sükût altın” özdeyişinin fazlasıyla uyduğu bir dönemde bulunuyor zira!***Müstehcenlik timi!Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık, dizi ve filmlerdeki “müstehcen sahneleri takip” için özel bir ekip kuruyormuş. Bir süre önce Bakan Kavaf’ın dizilerdeki erotik sahnelerden “irrite olduğunu” söylediği sıralarda da yazmıştım ama şimdi bir kez daha tekrarlamak isterim.Türkiye’de kadınlara, çocuklara yapılan cinsel saldırıların, son zamanlarda daha da sıklaşan çocuk (hatta bebek) tecavüzlerinin, artan aile içi taciz/tecavüzlerin önlenmesi, şiddete/tecavüze uğrayan kadın ve çocukların korunması için kusursuz güvenliğe sahip ve donanımlı sığınma evlerinin açılması gibi son derece önemli sorunlar “sahipsiz” duruyor.Küçük yaşta evlendirilen; 12 yaşında evlenip 13’ünde, 15’inde çocuk doğurtulurken ölümden dönen (veya hayatını kaybeden) çocuklar, okullarda, çocuk yuvalarında toplu tacize/tecavüze uğrayan kızlar, cinayetlere kurban giden kadınlar var. Bu çocukların ve ailelerinin hayatı cehenneme dönerken suçlulara komik denecek kadar hafif cezalar veriliyor.Her konuda (örneğin, o ülkelerin demokrasisi bizimkiyle karşılaştırılamayacak kadar ileri olmasına rağmen “yüksek mahkemelere meclis üye seçsin” demek gibi) Batı’yı örnek gösteren Türkiye nedense bu “ağır suçların cezalarını Batı’ya benzetme” konusunda veya devlet okullarında, yuvalarındaki çocukların kesin şekilde güvenliğini sağlama konusunda Batı ülkelerine benzemeyi düşünmüyor.Bu sorunlar için “özel timler” kurulmazken TV dizileri ve filmlerindeki erotik sahneler için düşünülmesi enteresandır. Özellikle de son zamanlarda TV’lerdeki dizi ve filmlerde erotik denebilecek bir sahneye pek rastlanmadığı halde.Acaba Bakan Kavaf meselâ hangi sahneyi müstehcen veya erotik bulduğunu somut olarak söyleyebilir mi?Acaba öpüşme veya sarılma da erotik mi bulunuyor?Hiçbir sevgi, aşk belirtisi ekranlarda olmamalı mı?Yoksa cinsel saldırıları eğitimle, güvenliği sağlayarak, ağır cezaları uygulatarak önlemek zor geldiği için sorumluluğu TV’lerin üstüne mi atıyorlar diye düşünüyor insan...Yani “garip” gelişmeler saymakla bitmez ama bu da “çok garip”, çok!Mesele sonunda “el ele tutuşma erotiktir” noktasına mı gelecek?

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu ve 4 silahşörler!

18 Mayıs 2010

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “genel başkanlığa adaylığını açıklama” sürecinde CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın da destek vermesi önemliydi.Ama bundan sonra -yıpranmış bir isim olarak- onun da gücü elinde tutma direnişinden vazgeçmesi, CHP’nin yepyeni bir başlangıç yapmasına, bunu yaparken de her türlü baskıdan arındırılmış olarak yapmasına fırsat vermesi gerekiyor. Halk nezdinde belli nedenlerle antipati toplamış, statükocu -değişimin önünü tıkayan- bir isim olarak görülen Önder Sav bu dönemde geri çekilmeyi mutlaka bilmeli, bilmiyorsa bu sağlanmalıdır.Diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu için Bülent Arınç’ın konuşmasında geçen bazı cümleler önemli; “CHP’nin tabanında ona bir karşılık vardı, cesur davrandı... “Yüzde 40 oy alacağım açıklaması bir genel başkan adayı için isabetli bir hedef ama buna halk karar verir. Baykal’ın kabahati yüzde 20’yi aşmayı başarı olarak görmesiydi” demiş.HERKES SEVİYOR Oysa Kılıçdaroğlu için (Baykal’dan farklı olarak) sadece CHP tabanında değil diğer partilerin tabanında da oy şansı olacaktır. Dürüstlüğü, sözünün arkasında durması, halkın içinden gelen kişiliği, tevazusu, sempatisi, “gerçek demokrasi”ye inancı ile örneğin İstanbul Belediye Başkan seçiminde son saatlere kadar seçimi önde götürmesi başka kesimlerden de oy aldığını göstermişti.Bu nedenle “Baykal’ın yüzde 20’yi başarı görmesi” ile kıyaslama yapılabileceğini hiç sanmıyorum, çünkü Baykal uzunca bir süredir “gitmesi gerektiği halde çekilmeyen” ve son dönemde görevini iyi yapmasına rağmen yıpranmış bir siyasetçiydi.Kılıçdaroğlu ise tam aksine değişimi, gençleşmeyi temsil eden bir genel başkan adayı...LİDER DEĞİL EKİPKemal Kılıçdaroğlu liderliğinde bir CHP’nin yüzde 40 oya ulaşabileceği daha adaylığını açıklama noktasında anketlerden de anlaşılıyor. Ama bugüne kadar Türkiye’de partiler hep “liderin partisi” olarak süregeldi. Kılıçdaroğlu seçim sistemini değiştirerek bu durumu da ortadan kaldırabilecek bir lider olacaktır. Yüzde 10 barajını değiştirecek, dokunulmazlıkları kaldıracak cesarete sahip olan da odur. Bunları yapacağını “tek başına değil, devamlı üç dört kişilik bir ekiple, ortaya çıkarak” açıkça anlatabilir. Bu ekip parti içinden Gürsel Tekin, Atilla Kart, Kemal Anadol, Muharrem İnce, İsa Gök gibi yine halka yakın ve akılcı isimler arasından seçilebilir. Parti dışından Süheyl Batum gibi bazı anketlerde “ikinci isim” olarak çıkan değerli bilim adamlarına teklif götürülebilir. Ki kendisi 16 Mayıs’ta Her Açıdan’da “böyle bir teklifi değerlendirebileceğini” açıkladığı andan itibaren gelen yüzlerce mesaj “bunun beklendiğini” gösteriyordu.Kılıçdaroğlu “her tür baskıya direneceğini” adaylığı ile ortaya koydu. Bundan sonra da attığı adımlarla bunu pekiştirmesi gerekiyor.Alexandre Dumas’nın kitabından uyarlanan 4 Musketeers (4 Silahşörler) filmi geliyor aklıma... Silahşörlerin kılıçlarının yerine beyinlerini koyacak, hırsları unutup güçlerini birleştirecek 4 akıllı siyasetçi “lider hegemonyasını yıkarak” ve bunun yanında halka gerçekleri anlatarak kimbilir neler başarır?.. Türkiye bunu onlardan bekliyor! (Filmi birlikte izlemelerini öneririm.) *****Baykal’a düşen tek görev!Deniz Baykal, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıklamasından sonra kendisi aday olup olmayacağını net şekilde söylememiş, bunu Cevdet Selvi ile CHP il başkanları toplantısına gönderdiği mesajda da açıklamamıştı. Hatta toplantı günü (dün) gazetelerde MYK üyelerinin kendisine yaptığı “dön” çağrısına karşılık “Üzerime düşeni yapacağım” diyerek Kılıçdaroğlu’nun adaylığından duyduğu telaşı ve “imkân olsa hemen geri döneceğini” belli etti.Aynı sıralarda Yılmaz Ateş’in, Kılıçdaroğlu’nun en doğal hakkı olan “adaylığını açıklaması” ile ilgili olarak Kılıçdaroğlu’na ve onu destekleyen Önder Sav’a “Bizi arkadan hançerlediler, bu tuzaktır, ihanettir” benzeri anti demokratik sözlerinin de Baykal’ın tutumundan geri kalır yanı yoktur.81 il başkanının 77’si Kılıçdaroğlu’nu desteklemişken ve AG’nin son yaptığı ankette de yüzde 70.4 Baykal’ın geri dönmesine “hayır” derken (CHP’nin de 62.7’si) artık Baykal’a “olgunluk göstererek kenara çekilmek”ten başka düşen bir görev kalmamıştır.Şu anda partide son derece demokratik bir tablo var, buna rağmen CHP’nin rakiplerinin yaratmaya çalıştığı “CHP’de çatlak var” havasının başarıya ulaşmasına katkıda bulunmak istemiyorsa Baykal artık susup partiyi tümüyle özgür bırakmalıdır. Bu noktadan sonra ona “onursal başkan”lık gibi bir pozisyonun verilmesinin bile parti içi baskıların ve entrikaların sürmesine neden olabileceği düşünülmeli, deneyimiyle vereceği desteği milletvekili konumunda vermesi sağlanmalıdır.Anayasa değişikliğindeki sakıncalarını halka anlatma, Anayasa Mahkemesi’nin yanlış tanıtılmasını önleme, terör tehditleri gibi çok önemli konular dururken parti içi sorunları en kısa sürede kestirip atmaları gerekiyor. *****ÇoğulculukBilgi Üniversitesi’nde 19-24 Mayıs tarihlerinde yapılacak İstanbul Seminerleri’yle ilgili bilgi geldi dün.İlk paragrafında Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın yerli-yabancı sosyolog ve filozoflarla birlikte “çoğulculuğu yerleşik hale getirme” ile ilgili toplantı yapacakları belirtilmiş.Okur okumaz “Çoğulculuğu yerleşik hale getirmede ilk adım bir toplumun yaşam kontratı olan anayasasındaki değişiklikleri çoğulcu demokrasiye saygılı şekilde yapmak değil midir” diye düşünüyor insan...“Tek bir partinin istediği şekilde hazırlanmış” maddeleri halka dayatmak “çoğulculuğun neresinde” duruyor acaba? Toplantıda sormak isterdim.NOT:Sevgili okurlarım; 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun. 19 Mayıs 1919’da Milli Mücadele’yi, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Ata’mızın mekanı cennet olsun.

Devamını Oku

Ezik vatandaş sendromu!

17 Mayıs 2010

Özellikle şu son haftalarda siyasi partilerin “Anayasa değişikliği”nden “Baykal olayı”na kadar gelişmeler karşısındaki tutumu ve CHP’de “Baykal’ı yeniden başa getirmek” için oynanan oyunlar insanı “siyaset” kelimesinden nefret ettirmeye yetiyor.Çıkarlar uğruna tüm gerçekleri, bilimi de çarpıtabilen, gerekiyorsa halkı “siyah”ın aslında “beyaz” olduğuna iknaya çalışan, kendisinden başka lider çıkamasın ve koltuk sonsuza kadar onun olsun diye milletvekilini millete seçtirmeye yanaşmayan siyasetçilere mahkûm olduğumuzu kabullenmek zorunda bırakılıyoruz.Onlar istemedikçe asla bir başkası genel başkan olamayacak. Ki hiçbiri istemiyor, istemeyecek.Onlar istemedikçe yüzde 10 barajı kalkmayacak... Ki hiçbiri istemiyor. Tüm milletvekillerini, delegeleri kendileri seçecek, sonuçta da milletvekilleri ve delegeler yine onları koltuğuna döndürecek.Bu kısır döngü sonsuza kadar sürüp gidecek.AÇLIK GREVİGenel Başkan padişahtan farksız olunca kızması halinde gazabına uğrayacağını iyi bilen herkes susuyor. İkbal bekleyenler ise bunu padişahın yanında yer alarak, el etek öperek elde etmeye bakıyor.Örneğin şu son olayda “Baykal geri dönsün” diye açlık grevi yapanlar... Bugüne kadar hiç CHP’de “Halk değişim bekliyor, gençleşme bekliyor ama Genel Başkan’ın hiçbir şart altında gitmeye niyeti yok. Haydi değişim için açlık grevi yapalım” diyen çıktı mı?Genel Başkan geri dönüp orada bir 10 yıl daha otursa yine çıkmaz... Hiçbir kurultayda “yeni bir aday” da çıkmaz, çıkamaz. Çıkanlar aldı ağzının payını çekildi. Dayaksız kurtulanlar haline şükretti.Çıkmayı düşünenler partiden kaçırtıldı.Diğer partilerde de durum bundan farklı değil. Peki gerçek buyken ve bu liderler de kendilerine sonsuza kadar koltuk bahşeden, ancak hayatlarının bitmesi halinde başkalarına şans veren seçim sistemini değiştirmeyecekken biz ağzımıza “demokrasi” lâfını utanmadan nasıl alıyoruz?BİR ÇÖZÜM OLMALI!Bu sistemi değiştirmek için elimizden hiçbir şey gelmediğini ve gelemeyeceğini bildiğimiz halde bu “ezik, zorla kabullenen vatandaş” kimliğiyle her yeni seçime tıpış tıpış yollanmaktan nasıl utanmıyor, sıkılmıyoruz? Aydınlar ve hukukçular “son dakikaya kadar” bekleyeceklerine hiç değilse bu kez öncülük etsinler.“Sona kalan mutlaka donakalıyor”, Cumhurbaşkanı Gül’e ‘Anayasa değişikliğini geri çevirsin’ diye yazdıkları mektup olayında da anlamadılar mı hâlâ?*** Yargıya saygı! Hangi ülkede ve hangi hükümet döneminde yapılırsa yapılsın Anayasa değişikliklerinde bir aykırılık, hukuksuzluk varsa bunu Mahkeme’ye götürmek öncelikle dönemin “ana muhalefet partisi”ne ait bir hak... Hatta görev. Bunu tek başına yapacak sayısı yoksa diğer partilerle birlikte yapabiliyor. Ki şu anda yapılan da bu...Ama son dönemde ana muhalefet partisinin bu başvuru hakkı sanki Anayasa Mahkemesi “onun istediği kararları verecekmiş” gibi yansıtılıyor.Bir süredir “CHP’nin arka bahçesi, Ana Muhalefet Mahkemesi” gibi yakıştırmalar milleti yanıltacak şekilde ve israrla kullanılmakta...Oysa eğer hukuka, demokrasiye aykırı bir durum varsa AYM’ye sadece “ana muhalefet” değil, cumhurbaşkanları da, gerekli sayıya ulaşarak diğer partiler de başvurabiliyor. Ve böyle bir aykırılık durumunda (eğer tümüyle bir partinin eline geçmemişse) yüksek mahkeme elbette Anayasa değişikliklerini durdurabiliyor.Bu nedenle “Anayasa Mahkemesi’nin önünü kesme, baskı altına alma veya halkı onunla ilgili yanıltma” gayretleri çok yanlış...Üzerinde iyi düşünmek lazım...Aynı şekilde Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) referandum süresini 120 güne çıkarması nedeniyle ona kızmak, AYM’den sonra YSK’yı da taraflı göstermek çok yanlış (şu sıralarda “doğruyu” söyleyen, yapan herkes ‘taraflı’ sayılıyor ya)... YSK bir yüksek yargı organı değil mi? Kararları kayıtsız şartsız uygulanmıyor mu? Nerede kaldı başka durumlarda sürekli tekrarlanan “yargıya saygı” ? ***Uğur Dündar filmi gibi!Hayatındaki önemli öyküleri anlatan “İşte Hayatım” kitabını okuduğumda bir kez daha Uğur Dündar’ın hayatının senaryosuyla çekilmiş ve başrolünde kendisinin de oynayacağı bir filmin ne kadar ilgi çekici olabileceğini düşündüm.Dündar, Hülya Koçyiğit ve rahmetli Adile Naşit’le bir film de çevirmiş olduğu için şüphe yok ki rolünü fazla zorlanmadan oynayacaktır.“İşte Hayatım”ı kısa sürede okuyup bitirdim ve olayların içinde yaşayan ayrıca meslek ilkelerinden şaşmayan bir gazetecinin sıradan bir gazeteciden ve elbette vatandaştan farklı olarak “birçok şok edici durum”la karşılaşacağını bilmeme rağmen yaşadığı inanılmaz olaylara ve onun tepkilerine parmak ısırdım. 12 Mart’tan ve 12 Eylül döneminden Turgut Özal’a, Demirel ve Erdal İnönü döneminden Çiller’e, Mesut Yılmaz’a, Ecevit’e ve sonunda bugüne uzanan olağanüstü bir yaşam öyküsü, heyecanlı bir roman “İşte Hayatım”...Biyografi niyetiyle yazılmış ama ortaya bir “macera senaryosu” çıkmış. Okurken bir meslektaşım olarak da, arkadaşım olarak da gurur duydum.Bu kitabı siz de okuyun, bitirmeden ayrılamayacaksınız.

Devamını Oku

Gazetecinin mutlaka “niyeti” mi olmalı?

15 Mayıs 2010

Bir ülkede demokrasi var ise her vatandaş ve elbette her gazeteci görüşünü özgürce belirtebilme hakkına sahip olmalıdır değil mi?Ama “var gibi” görünüyor ve aslında yerinde yeller esiyorsa o zaman bu hak da ortadan kalkmış demektir. İstenmeyen görüşler susturulur, istenmeyen kurumlar ve dahi mahkemeler, türlü çeşitli suçlamalarla gözden düşürülür ve sonunda bir baskı örtüsü ruhları, dilleri, gözleri, kulakları örter, tek sesli bir toplum ortaya çıkar.Sonunda toplumun sesi hiç duyulmaz olur. Örnek mi, buyrun size iki örnek:“Anayasa değişikliği” konusunda herkes kendi fikrini konuşup yazabilmeliydi. Oysa ne pahasına olursa olsun “değişiklik mutlaka kabul edilmeli” diyen ve başka görüşlere tahammülü olmayanlar ne yaptılar; “yanlışlar var, sonucu demokrasi için ciddi tehlike yaratır” diyenlere “Statükocu, değişime karşı”dan “Ergenekonculara destek veriyor”a varana kadar ağızlarına geleni söylediler.“Parti kapatma” ile ilgili 8. maddeye “hayır” oyu kullanan AKP milletvekilleri bile bu baskılardan payını aynen aldı.Peki; Cumhurbaşkanı Gül’e “Bu yanlışı durdurun, Anayasa paketini Meclis’e iade edin” diye mektup gönderen, ülkenin en deneyimli Anayasa hukukçuları, her kesimden 220 aydın, arka arkaya uyarılar yapan Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk, tüm muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları hepsi mi “statükocu oldukları, 12 Eylül Anayasası’nı çok sevip (!) korumaya çalıştıkları” için yazdılar, çizdiler, uyardılar, önlemeye çalıştılar?Bu mümkün mü? Birazcık aklı, izanı olan herkesin durup söylenenleri bir düşünmesi, mantık yürütmesi gerekiyor.POPÜLİZM, KOLAY YOL!Tıpatıp benzer bir durum, bir baskı Baykal olayında da ortaya çıktı. Olay gündeme geldikten sonra tartışma yanlış zeminlere oturtularak “Böyle bir durumda bir siyasi parti genel başkanı, hele de iktidara talip olan ana muhalefet partisinin genel başkanıysa istifa etmelidir. Herhangi bir vatandaş olmadığı için hatası partisine de zarar verir, ülkeye de” görüşünde olanlara hep bir elden yıldırma faaliyeti yürütüldü.“Vaay siz AKP’lilerden de çok Baykal’a yüklendiniz”... “Yoksa Baykal’ın yerine sizin gruptan biri mi gelecek”... “Bunlar bilmem kimin adamları, yurt dışından falan isim bu medya grubunu kullanıyor” benzeri bin çeşit haksız, anlamsız iddiayla yüklendikçe yüklendiler. Bu arada tabii görüşünü ilk günden net şekilde yazanlara “Vaay, bazıları ahlâk bekçiliğine soyundular” diyen popülist, çoğunluğa uyma kolaylığına kaçan yazılar da yazıldı.Oysa meseleye sadece “gizli kamera gibi yasadışı bir yönteme prim vermek, yapanları cesaretlendirmek” açısından bakmak imkânsızdı, siyasi boyutu çok önemliydi, hangi rakip parti olsa bunu mutlaka kullanacaktı ve bu kritik dönemde sonuçları da ağır olacaktı.Mesele Baykal’a (veya yerinde her kim olsa ona) yüklenme meselesi değildi, kaldı ki “böyle bir durumda Genel Başkanlığa devam etmemeli” diyenler Baykal’ın hiçbir olayla yerinden kolay kolay ayrılmayacağını da biliyorlardı. “GİT” DİYORLAR!Nitekim başta bu görüşe tepki gösterenler Deniz Baykal’ın gitmeye niyetli olmadığını anladıkları gibi, algılamada sınırın aşıldığını, “Türkiye seninle gurur duyuyor” noktasına gelindiğini yazmak durumunda kaldılar.CHP’nin içine bakalım; önce Baykal’ın en yakın adamı Önder Sav bile bir ara dayanamayarak kendisine;“Aday olmayacaksanız bunu kesin bir dille açıklamalısınız” dedi, yani “oyalanmamasını, zarar verdiğini” ima etti.Sonra CHP’nin en deneyimli milletvekillerinden Ali Topuz; “Baykal çok haklı bir şekilde görevini bıraktı. Ama şimdi Kurultay sürecini bloke ediyor. Geri dönmesinin partiye zararı dokunur, bunun mazereti olamaz” dedi.Bu durumda örneğin Ali Topuz yurt dışından birilerine mi hizmet ediyor ya da ahlâk bekçisi mi kesildi. Yoksa partisinin ve ülkenin geleceğini mi düşünüyor?Şimdi soruyorum; acaba bu ülkede bir gazeteci “sadece görevini yapıyor ve inandıklarını yazıyor” olamaz mı?Mutlaka her görüşünde bir kötü niyet, gizli plân mı aranmalıdır?Bu güya çaktırmadan yapılan baskılar, “en iyiyi ben bilirim” iddiaları iyice sıktı artık!*** Pasif engelleme!Görünüşte Deniz Baykal geri dönmeyi istemiyor ama Yılmaz Ateş gibi bazı isimler var güçleriyle bunu sağlamaya çalışıyorlar.“Başka bir aday çıkarsa parti bölünür”müş. “Baykal dönmezse bütün il başkanları istifa eder”miş. Ve öte yanda Deniz Baykal mesela Kemal Kılıçdaroğlu gibi üzerinde en kolay uzlaşılabilecek, en güçlü adayı bile desteklemiyor, hâlâ Genel Başkan’mış gibi “Partinin bütünlüğü bozulmasın, ben kimseyi aday göstermedim ama isteyen çıkar ‘adayım’ der” benzeri yuvarlak sözlerle ve kendisinden başkasını istemediğini anlatan tavırlarla pasif engellemeyi sürdürüyor.Aslında yeni adayların herşeyi göze alıp çıkmaları gerekir ama yaratılan bu durumda kim kolay kolay olacakları göze alabilir ki?Baykal’a yakın isimler “Aday çıkmadı, şu ana kadar Kılıçdaroğlu da ‘adayım’ demedi, tam aksine...” gibi sözlerle öyle görünüyor ki Salı günkü il başkanları toplantısını bulacaklar. Ve aday çıkmadığı için de Baykal toplu istekle yeniden koltuğuna döndürülecek. Operasyon tamamlanacak.Verilecek zararı da bir yana bırakın, bu olursa hepimiz CHP’de gerçekten “bir başka lider adayı bulunmadığını” anlamış olacağız.Peki bu Cumhuriyet Halk Partisi kim için; gerçekten halk için mi yoksa tek bir şahsın her şart altında parti içindeki iktidarını korumak için mi? Aynı lider orada sonsuza kadar mı kalacak?Bu siyasi entrikalar mide bulandırıcı olmaya başladı!

Devamını Oku