Özellikle şu son haftalarda siyasi partilerin “Anayasa değişikliği”nden “Baykal olayı”na kadar gelişmeler karşısındaki tutumu ve CHP’de “Baykal’ı yeniden başa getirmek” için oynanan oyunlar insanı “siyaset” kelimesinden nefret ettirmeye yetiyor.
Çıkarlar uğruna tüm gerçekleri, bilimi de çarpıtabilen, gerekiyorsa halkı “siyah”ın aslında “beyaz” olduğuna iknaya çalışan, kendisinden başka lider çıkamasın ve koltuk sonsuza kadar onun olsun diye milletvekilini millete seçtirmeye yanaşmayan siyasetçilere mahkûm olduğumuzu kabullenmek zorunda bırakılıyoruz.
Onlar istemedikçe asla bir başkası genel başkan olamayacak. Ki hiçbiri istemiyor, istemeyecek.
Onlar istemedikçe yüzde 10 barajı kalkmayacak... Ki hiçbiri istemiyor.
Tüm milletvekillerini, delegeleri kendileri seçecek, sonuçta da milletvekilleri ve delegeler yine onları koltuğuna döndürecek.
Bu kısır döngü sonsuza kadar sürüp gidecek.
AÇLIK GREVİ
Genel Başkan padişahtan farksız olunca kızması halinde gazabına uğrayacağını iyi bilen herkes susuyor. İkbal bekleyenler ise bunu padişahın yanında yer alarak, el etek öperek elde etmeye bakıyor.
Örneğin şu son olayda “Baykal geri dönsün” diye açlık grevi yapanlar... Bugüne kadar hiç CHP’de “Halk değişim bekliyor, gençleşme bekliyor ama Genel Başkan’ın hiçbir şart altında gitmeye niyeti yok. Haydi değişim için açlık grevi yapalım” diyen çıktı mı?
Genel Başkan geri dönüp orada bir 10 yıl daha otursa yine çıkmaz... Hiçbir kurultayda “yeni bir aday” da çıkmaz, çıkamaz.
Çıkanlar aldı ağzının payını çekildi. Dayaksız kurtulanlar haline şükretti.Çıkmayı düşünenler partiden kaçırtıldı.
Diğer partilerde de durum bundan farklı değil. Peki gerçek buyken ve bu liderler de kendilerine sonsuza kadar koltuk bahşeden, ancak hayatlarının bitmesi halinde başkalarına şans veren seçim sistemini değiştirmeyecekken biz ağzımıza “demokrasi” lâfını utanmadan nasıl alıyoruz?
BİR ÇÖZÜM OLMALI!
Bu sistemi değiştirmek için elimizden hiçbir şey gelmediğini ve gelemeyeceğini bildiğimiz halde bu “ezik, zorla kabullenen vatandaş” kimliğiyle her yeni seçime tıpış tıpış yollanmaktan nasıl utanmıyor, sıkılmıyoruz?
Aydınlar ve hukukçular “son dakikaya kadar” bekleyeceklerine hiç değilse bu kez öncülük etsinler.
“Sona kalan mutlaka donakalıyor”, Cumhurbaşkanı Gül’e ‘Anayasa değişikliğini geri çevirsin’ diye yazdıkları mektup olayında da anlamadılar mı hâlâ?
Yargıya saygı!
Hangi ülkede ve hangi hükümet döneminde yapılırsa yapılsın Anayasa değişikliklerinde bir aykırılık, hukuksuzluk varsa bunu Mahkeme’ye götürmek öncelikle dönemin “ana muhalefet partisi”ne ait bir hak... Hatta görev. Bunu tek başına yapacak sayısı yoksa diğer partilerle birlikte yapabiliyor. Ki şu anda yapılan da bu...
Ama son dönemde ana muhalefet partisinin bu başvuru hakkı sanki Anayasa Mahkemesi “onun istediği kararları verecekmiş” gibi yansıtılıyor.
Bir süredir “CHP’nin arka bahçesi, Ana Muhalefet Mahkemesi” gibi yakıştırmalar milleti yanıltacak şekilde ve israrla kullanılmakta...
Oysa eğer hukuka, demokrasiye aykırı bir durum varsa AYM’ye sadece “ana muhalefet” değil, cumhurbaşkanları da, gerekli sayıya ulaşarak diğer partiler de başvurabiliyor. Ve böyle bir aykırılık durumunda (eğer tümüyle bir partinin eline geçmemişse) yüksek mahkeme elbette Anayasa değişikliklerini durdurabiliyor.
Bu nedenle “Anayasa Mahkemesi’nin önünü kesme, baskı altına alma veya halkı onunla ilgili yanıltma” gayretleri çok yanlış...
Üzerinde iyi düşünmek lazım...
Aynı şekilde Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) referandum süresini 120 güne çıkarması nedeniyle ona kızmak, AYM’den sonra YSK’yı da taraflı göstermek çok yanlış (şu sıralarda “doğruyu” söyleyen, yapan herkes ‘taraflı’ sayılıyor ya)... YSK bir yüksek yargı organı değil mi? Kararları kayıtsız şartsız uygulanmıyor mu?
Nerede kaldı başka durumlarda sürekli tekrarlanan “yargıya saygı” ?
Uğur Dündar filmi gibi!
Hayatındaki önemli öyküleri anlatan “İşte Hayatım” kitabını okuduğumda bir kez daha Uğur Dündar’ın hayatının senaryosuyla çekilmiş ve başrolünde kendisinin de oynayacağı bir filmin ne kadar ilgi çekici olabileceğini düşündüm.
Dündar, Hülya Koçyiğit ve rahmetli Adile Naşit’le bir film de çevirmiş olduğu için şüphe yok ki rolünü fazla zorlanmadan oynayacaktır.
“İşte Hayatım”ı kısa sürede okuyup bitirdim ve olayların içinde yaşayan ayrıca meslek ilkelerinden şaşmayan bir gazetecinin sıradan bir gazeteciden ve elbette vatandaştan farklı olarak “birçok şok edici durum”la karşılaşacağını bilmeme rağmen yaşadığı inanılmaz olaylara ve onun tepkilerine parmak ısırdım. 12 Mart’tan ve 12 Eylül döneminden Turgut Özal’a, Demirel ve Erdal İnönü döneminden Çiller’e, Mesut Yılmaz’a, Ecevit’e ve sonunda bugüne uzanan olağanüstü bir yaşam öyküsü, heyecanlı bir roman “İşte Hayatım”...
Biyografi niyetiyle yazılmış ama ortaya bir “macera senaryosu” çıkmış. Okurken bir meslektaşım olarak da, arkadaşım olarak da gurur duydum.
Bu kitabı siz de okuyun, bitirmeden ayrılamayacaksınız.

