Deniz Baykal dün evinde bir araya geldiği CHP milletvekillerine ağır şekilde sitem etmiş. Edebilir tabii, buna hakkı var ama bu sitemler; her ne kadar parti içi demokrasi için pek olmasa da “genellikle demokrasiye önem verdiği düşünülen” bir eski genel başkan tarafından söyleniyor ve anti demokratik sözler içeriyorsa o zaman durum farklıdır.
Partinin 81 il başkanından 77’si Kılıçdaroğlu’nun adaylığına destek vermiş. Tüm anketlerde halkın onu istediği ortaya çıkmış. Kemal Kılıçdaroğlu en demokratik şekilde hakkı olan bir girişimde bulunmuş.
Baykal “Benden gizlediniz” diyor.
“Benimle ve MYK ile mutabakat aranmadı” diyor.
“Sinsice, yangından mal kaçırır gibi” diyor.
“Ben Önder Sav’ın nelerini kapattım, onu korudum, o bana bunu yaptı” diyor.
“Önder, Kemal için ‘asla olmaz, onun yer alacağı MYK’da olmam’ demişti” diyor.
Daha ne desin, demokrasi ile bağdaşmayacak üstelik partisini de kendisini de daha zor duruma sokacak ne varsa hepsi mevcut. Kendisi “istifa etmiş olduğuna göre” neden onunla mutabakat aranmadan aday olunamıyor?
Bir adayın ortaya çıkabilmesi için (aynen Meclis başkanı, cumhurbaşkanı adaylığının da artık bir-iki kişinin istediğine bağlı hale gelmesi gibi) Baykal ile Önder Sav’dan izin alması mı gerekecek?
Önder Sav’la ilgili “bilinmesi gereken hatalar” vardı da bunlar mı gizlendi? Ya da ilerde yüzüne vurulacaksa neden korundu?
Bu açıklamalardan daha tonla soru çıkabilir. Asıl olay ise şu;
Baykal istifasından hemen sonra öyle bir tutum takındı, öyle “anlamlı” konuşmalar yaptı ki aslında beklediği; aday olmayı düşünen herkesin “Baykal yeniden gelmeyi düşünüyor, biz çıkmayalım” demesiydi.
Yılmaz Ateş ve diğer bazı isimler Baykal’ın bu pasif baskısına “aktif” olarak katkıda bulundular. Bahane olarak da hep “bölünme olmasın, uzlaşma sağlansın” uyarıları kullanıldı.
BU PLÂN BOZULDU
Ama sonuçta, parti içinden Ali Topçu gibi deneyimli isimlerden, medyadan ve halktan gelen uyarıları, talepleri de dikkate alan Kılıçdaroğlu herşeyi göze alarak adaylığını açıklayınca “bu plân” bozuldu.
Onun adaylığının toplumda geniş bir destek bulacağı görüldü (ki bu desteğin rakip partileri de telaşlandırdığı hemen anında başlatılan “Kılıçdaroğlu’nu yıpratma” çabalarından, “CHP’de çatlak var” gibi gerçeğe uymayan iddialardan anlaşılıyor.)
Baykal, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıklamasından ve CHP’nin ağır toplarının onun yanında yer almasından sonra bile “MYK isterse üstüme düşen görevi yaparım” sözleriyle “geri dönme isteğinde olduğunu” belli etti, bunu unutmamalı.
Yani iş ona kalsa “bir aday” asla ortaya çıkamazdı ve zaten ona kalsa “çıkmamalıydı” da...
Bütün bunlar bilindiği için artık son konuşmasında yaptığı suçlamaların hiçbiri, hiç kimseye inandırıcı gelmiyor. İnandırıcı olmadığı gibi son derece anti demokratik; “lider egemenliğinin istifadan sonra bile sürmesini uman, isteyen” anlayışı açığa vuruyor.
Partisini de, kendisini de düşünüyorsa en doğru olan; hiç değilse bu noktada uyarılara kulak verip susmasıdır.
“Söz gümüşse sükût altın” özdeyişinin fazlasıyla uyduğu bir dönemde bulunuyor zira!
Müstehcenlik timi!
Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık, dizi ve filmlerdeki “müstehcen sahneleri takip” için özel bir ekip kuruyormuş. Bir süre önce Bakan Kavaf’ın dizilerdeki erotik sahnelerden “irrite olduğunu” söylediği sıralarda da yazmıştım ama şimdi bir kez daha tekrarlamak isterim.
Türkiye’de kadınlara, çocuklara yapılan cinsel saldırıların, son zamanlarda daha da sıklaşan çocuk (hatta bebek) tecavüzlerinin, artan aile içi taciz/tecavüzlerin önlenmesi, şiddete/tecavüze uğrayan kadın ve çocukların korunması için kusursuz güvenliğe sahip ve donanımlı sığınma evlerinin açılması gibi son derece önemli sorunlar “sahipsiz” duruyor.
Küçük yaşta evlendirilen; 12 yaşında evlenip 13’ünde, 15’inde çocuk doğurtulurken ölümden dönen (veya hayatını kaybeden) çocuklar, okullarda, çocuk yuvalarında toplu tacize/tecavüze uğrayan kızlar, cinayetlere kurban giden kadınlar var. Bu çocukların ve ailelerinin hayatı cehenneme dönerken suçlulara komik denecek kadar hafif cezalar veriliyor.
Her konuda (örneğin, o ülkelerin demokrasisi bizimkiyle karşılaştırılamayacak kadar ileri olmasına rağmen “yüksek mahkemelere meclis üye seçsin” demek gibi) Batı’yı örnek gösteren Türkiye nedense bu “ağır suçların cezalarını Batı’ya benzetme” konusunda veya devlet okullarında, yuvalarındaki çocukların kesin şekilde güvenliğini sağlama konusunda Batı ülkelerine benzemeyi düşünmüyor.
Bu sorunlar için “özel timler” kurulmazken TV dizileri ve filmlerindeki erotik sahneler için düşünülmesi enteresandır. Özellikle de son zamanlarda TV’lerdeki dizi ve filmlerde erotik denebilecek bir sahneye pek rastlanmadığı halde.
Acaba Bakan Kavaf meselâ hangi sahneyi müstehcen veya erotik bulduğunu somut olarak söyleyebilir mi?
Acaba öpüşme veya sarılma da erotik mi bulunuyor?
Hiçbir sevgi, aşk belirtisi ekranlarda olmamalı mı?
Yoksa cinsel saldırıları eğitimle, güvenliği sağlayarak, ağır cezaları uygulatarak önlemek zor geldiği için sorumluluğu TV’lerin üstüne mi atıyorlar diye düşünüyor insan...
Yani “garip” gelişmeler saymakla bitmez ama bu da “çok garip”, çok!
Mesele sonunda “el ele tutuşma erotiktir” noktasına mı gelecek?

