Bir ülkede demokrasi var ise her vatandaş ve elbette her gazeteci görüşünü özgürce belirtebilme hakkına sahip olmalıdır değil mi?
Ama “var gibi” görünüyor ve aslında yerinde yeller esiyorsa o zaman bu hak da ortadan kalkmış demektir. İstenmeyen görüşler susturulur, istenmeyen kurumlar ve dahi mahkemeler, türlü çeşitli suçlamalarla gözden düşürülür ve sonunda bir baskı örtüsü ruhları, dilleri, gözleri, kulakları örter, tek sesli bir toplum ortaya çıkar.
Sonunda toplumun sesi hiç duyulmaz olur. Örnek mi, buyrun size iki örnek:
“Anayasa değişikliği” konusunda herkes kendi fikrini konuşup yazabilmeliydi. Oysa ne pahasına olursa olsun “değişiklik mutlaka kabul edilmeli” diyen ve başka görüşlere tahammülü olmayanlar ne yaptılar; “yanlışlar var, sonucu demokrasi için ciddi tehlike yaratır” diyenlere “Statükocu, değişime karşı”dan “Ergenekonculara destek veriyor”a varana kadar ağızlarına geleni söylediler.
“Parti kapatma” ile ilgili 8. maddeye “hayır” oyu kullanan AKP milletvekilleri bile bu baskılardan payını aynen aldı.
Peki; Cumhurbaşkanı Gül’e “Bu yanlışı durdurun, Anayasa paketini Meclis’e iade edin” diye mektup gönderen, ülkenin en deneyimli Anayasa hukukçuları, her kesimden 220 aydın, arka arkaya uyarılar yapan Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk, tüm muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları hepsi mi “statükocu oldukları, 12 Eylül Anayasası’nı çok sevip (!) korumaya çalıştıkları” için yazdılar, çizdiler, uyardılar, önlemeye çalıştılar?
Bu mümkün mü? Birazcık aklı, izanı olan herkesin durup söylenenleri bir düşünmesi, mantık yürütmesi gerekiyor.
POPÜLİZM, KOLAY YOL!
Tıpatıp benzer bir durum, bir baskı Baykal olayında da ortaya çıktı. Olay gündeme geldikten sonra tartışma yanlış zeminlere oturtularak “Böyle bir durumda bir siyasi parti genel başkanı, hele de iktidara talip olan ana muhalefet partisinin genel başkanıysa istifa etmelidir. Herhangi bir vatandaş olmadığı için hatası partisine de zarar verir, ülkeye de” görüşünde olanlara hep bir elden yıldırma faaliyeti yürütüldü.
“Vaay siz AKP’lilerden de çok Baykal’a yüklendiniz”... “Yoksa Baykal’ın yerine sizin gruptan biri mi gelecek”... “Bunlar bilmem kimin adamları, yurt dışından falan isim bu medya grubunu kullanıyor” benzeri bin çeşit haksız, anlamsız iddiayla yüklendikçe yüklendiler.
Bu arada tabii görüşünü ilk günden net şekilde yazanlara “Vaay, bazıları ahlâk bekçiliğine soyundular” diyen popülist, çoğunluğa uyma kolaylığına kaçan yazılar da yazıldı.
Oysa meseleye sadece “gizli kamera gibi yasadışı bir yönteme prim vermek, yapanları cesaretlendirmek” açısından bakmak imkânsızdı, siyasi boyutu çok önemliydi, hangi rakip parti olsa bunu mutlaka kullanacaktı ve bu kritik dönemde sonuçları da ağır olacaktı.
Mesele Baykal’a (veya yerinde her kim olsa ona) yüklenme meselesi değildi, kaldı ki “böyle bir durumda Genel Başkanlığa devam etmemeli” diyenler Baykal’ın hiçbir olayla yerinden kolay kolay ayrılmayacağını da biliyorlardı.
“GİT” DİYORLAR!
Nitekim başta bu görüşe tepki gösterenler Deniz Baykal’ın gitmeye niyetli olmadığını anladıkları gibi, algılamada sınırın aşıldığını, “Türkiye seninle gurur duyuyor” noktasına gelindiğini yazmak durumunda kaldılar.
CHP’nin içine bakalım; önce Baykal’ın en yakın adamı Önder Sav bile bir ara dayanamayarak kendisine;
“Aday olmayacaksanız bunu kesin bir dille açıklamalısınız” dedi, yani “oyalanmamasını, zarar verdiğini” ima etti.
Sonra CHP’nin en deneyimli milletvekillerinden Ali Topuz; “Baykal çok haklı bir şekilde görevini bıraktı. Ama şimdi Kurultay sürecini bloke ediyor. Geri dönmesinin partiye zararı dokunur, bunun mazereti olamaz” dedi.
Bu durumda örneğin Ali Topuz yurt dışından birilerine mi hizmet ediyor ya da ahlâk bekçisi mi kesildi. Yoksa partisinin ve ülkenin geleceğini mi düşünüyor?
Şimdi soruyorum; acaba bu ülkede bir gazeteci “sadece görevini yapıyor ve inandıklarını yazıyor” olamaz mı?
Mutlaka her görüşünde bir kötü niyet, gizli plân mı aranmalıdır?
Bu güya çaktırmadan yapılan baskılar, “en iyiyi ben bilirim” iddiaları iyice sıktı artık!
Pasif engelleme!
Görünüşte Deniz Baykal geri dönmeyi istemiyor ama Yılmaz Ateş gibi bazı isimler var güçleriyle bunu sağlamaya çalışıyorlar.
“Başka bir aday çıkarsa parti bölünür”müş. “Baykal dönmezse bütün il başkanları istifa eder”miş. Ve öte yanda Deniz Baykal mesela Kemal Kılıçdaroğlu gibi üzerinde en kolay uzlaşılabilecek, en güçlü adayı bile desteklemiyor, hâlâ Genel Başkan’mış gibi “Partinin bütünlüğü bozulmasın, ben kimseyi aday göstermedim ama isteyen çıkar ‘adayım’ der” benzeri yuvarlak sözlerle ve kendisinden başkasını istemediğini anlatan tavırlarla pasif engellemeyi sürdürüyor.
Aslında yeni adayların herşeyi göze alıp çıkmaları gerekir ama yaratılan bu durumda kim kolay kolay olacakları göze alabilir ki?
Baykal’a yakın isimler “Aday çıkmadı, şu ana kadar Kılıçdaroğlu da ‘adayım’ demedi, tam aksine...” gibi sözlerle öyle görünüyor ki Salı günkü il başkanları toplantısını bulacaklar. Ve aday çıkmadığı için de Baykal toplu istekle yeniden koltuğuna döndürülecek. Operasyon tamamlanacak.
Verilecek zararı da bir yana bırakın, bu olursa hepimiz CHP’de gerçekten “bir başka lider adayı bulunmadığını” anlamış olacağız.
Peki bu Cumhuriyet Halk Partisi kim için; gerçekten halk için mi yoksa tek bir şahsın her şart altında parti içindeki iktidarını korumak için mi? Aynı lider orada sonsuza kadar mı kalacak?
Bu siyasi entrikalar mide bulandırıcı olmaya başladı!

