Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlarmış ya, bu kez de CHP’liler kızıyor; “neden Baykal’la ilgili gizli kamera olayını hemen yazmışız, neden ‘istifa etmeli’ demişiz, referandum ve seçim yaklaşırken bu yapılır mıymış”... “Kara çarşaf açılımı” yaptıklarında, çarşaflı kadınlarla fotoğrafları propaganda aracı gibi kullandıklarında “siz de eleştirdiğiniz diğer parti gibi dini siyasete alet ediyorsunuz” dediğimizde de aynı tepkiler gelmişti.
Anlamam ben bunları ve de dinlemem. Uzun siyasi hayatı boyunca bir partinin parlamenteri olduğu halde rozetinden önce ülkesini düşünen, gerektiğinde çekinmeden kendi partisinin liderine de “hata yapıyorsun” diyebilen gerçek bir devlet adamını görerek yetiştim, etkilenmem bu tepkilerden yani...
Şimdi ortaya; üstelik yaptığı hatayla antipati toplamış bir partilinin aracılığıyla (başkası kabul etmedi belki de) ve son zamanlarda alışılmış, çekinmeden basında bile açıklanan taktikle “gündem değiştirme” malzemeleri atılıyor. Suikast tehdidi varmış, Emniyet de doğrulamış... İyi ama ne alâka, o başka bir mesele...
Ayrıca Emniyet “15 Nisan’da bir ihbar mektubu gelmişti, soruşturma devam ediyor, henüz operasyona dönüşmüş bir çalışma yok. Gözaltında kimse yok” derken, 25 gündür açıklanmayan suikast iddiasının şu anda açıklanması ve kendisi de siyasi parti genel başkanı olan
Sarıgül’ün adının öne sürülmesi kabul edilir bir durum mudur? Kesin kanıt ve yargı kararı olmadan nasıl bir haksızlıktır?
“Baykal’la ilgili iddia” konusunda ise... Bugüne kadar; eğer “bir doktorun hastalarını tacizini ortaya çıkarmak” gibi kamu yararına bir neden yoksa “gizli kamera ile çekim, özel hayatı deşifre etmek, kişilik haklarına zarar vermek” konularında hep “bunun suç olduğunu, yetişkin insanların özel yaşamının sadece kendisini ve ailesini ilgilendirdiğini” yazdım, söyledim. (Ki AİH Sözleşmesi’nde de böyle yazar.)
Ama bu durum farklı; Türkiye’yi yönetmeye talip olan, demokratik sistemin, devletin, rejimin geleceğinde önemli role sahip bir ana muhalefet partisinin lideri “herhangi biri, sokaktaki adam” değildir.
Büyük sorumlulukları vardır ve bu sorumlulukları taşımakla yükümlüdür, buna “özel yaşamına özel dikkat” de dahildir.
Komployu kimin kurduğu, hangi nedenle kurduğu çok önemli... İnsanların özel yaşamıyla ilgili bilgilerin bu dönemde ortaya döküldüğü ve bu suçun meşru hale getirildiği, yüzlerce mağdur olmasına rağmen yasadışı ses ve görüntü kaydı kullanmaya ağır suçların getirilmediği de doğru... Ama bunlar olaydaki sorumluluğu hafifletmez.
Deniz Baykal yalanlamadı, sadece “hukuki mücadele başlatacağını” söyledi.
Başlatsın ama o arada mutlaka istifa etsin ve partisini de, ülkeyi de sıkıntıya sokmasın. Ve hatta istifayla yetinmeyip Bill Clinton gibi ekrana çıkarak halktan, seçmeninden özür dilesin.
Güvenlerine ihanet ettiği için!
Şimdi de, özellikle son bir yıldır kendileri gibi düşünmeyen herkesi, normal gazetecilik sınırlarında eleştiri yapan meslektaşlarını bile “taraf tutmakla” suçlayan, iktidar tarafını kayıtsız şartsız tutmayı ise “tarafsızlık, demokratlık” olarak empoze eden (bir tür “günahlarından arınma” mı acaba), medyaya yapılan ağır baskıları bile görmezden gelen “demokrat” gazetecilere soruyorum; Acaba aynı durumda “gözü kapalı destekledikleri lider” olsaydı, buna benzer bir yazıyı tarafsızca yazabilecekler miydi?
Cevabı çok iyi biliyorlar!
Gül’ün kararı ve bilim!
Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk yarım yüzyılı aşkın hukuk deneyimi ve engin bilgisiyle her zaman “itiraz edilemeyecek, mutlak doğruları anlatan” açıklamalar yapmıştır.
Anayasa değişikliği ile ilgili olarak önce “Bu Meclis Anayasa veya değişiklik yapamaz. Uzlaşma sağlayamayacağı gibi yüzde 10 barajı, milletvekillerini liderin seçiyor olması (böylece vekillerin bağımız olamaması) nedeniyle meşruiyeti tartışılır durumdadır. Önce bunlar değişmeli, demokratik şekilde oluşacak bir meclis Anayasa değişikliğini -uzlaşma sağlayarak- yapmalıdır” anlamına gelen bir açıklama yaptı.
Umursamadılar, bu kez “Gelin 3 kritik maddeyi ayıralım, diğer maddelerle birlikte referanduma götürülmeleri büyük hata olur” çağrısı yaptı, yine dinlemediler.
Son olarak konunun ülke için ne kadar büyük önem taşıdığını: “Anayasa değişikliği ve düzenlemeleri için en az 4-5 ay gibi bir sürenin gerekli olduğu, böylesine bir düzenlemenin bir hafta gibi bir sürede neticelenmesini beklemenin yanlış olacağı, bilime saygısızlık olacağı” cümleleriyle vurguladı.
Aynı gün gazetelerde Sami Selçuk’un açıklamasının üstünde (veya yanında) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Kararımın çok gecikmeyeceğini tahmin ediyorum” açıklaması vardı ki AKP’nin bu konuda ne kadar acelesinin olduğu Meclisi 24 saat çalıştırarak değişikliği geçirmesinden belli ve Gül de bu telaşa katkıda bulunacağını peşin peşin anlatıyor.
Demek ki birkaç gün içinde -zaten tahmin edilen- kararı duyulacak.
Hepsi iyi hoş da neredeyse bütün hukukçuların söylediğini göz ardı ettikten sonra
Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak bir karara şaşırmak ya da kızmak abes olmayacak mı?
Selçuk bu durum için de “Anayasa Mahkemesi ‘halk ne derse’ diye düşünmez, bilimsel boyuta, anayasa metnine göre karar verir” diyor, hiç değilse bunun anlamına kafa yormak lâzım!

