Bu rezillik başka nerede var?

28 Nisan 2010

Düşünün önce Siirt’te çoğunun torunu yaşında 7 ilkokul öğrencisine tecavüz eden 100 tane vahşi sapık... Sonra yine Siirt Pervari’de 13-14 yaşında 8 öğrencinin 15 yaşındaki kız öğrenciyi “zorla çıplak fotoğraflarını çekip şantajla korkutarak” 2 ve 3 yaşlarında iki bebek getirtmeleri ve onlara tecavüz edip birini öldürmeleri... Arkadan Manisa’da 14-16 yaşında (ikisi kız) üç çocuğa mutlaka yine korkutarak tecavüz eden 31 kişi... İzmir’de pırıl pırıl üniversite öğrencisi güzelim genç kızı okuldan eve dönerken vurarak öldüren, aynı yerde bir de bankacı kadını öldüren manyak katil...Daha kısa süre önce öğrencilerinin önünde öldürülen yuva öğretmeni, Türkiye’nin en ücra köşesine kaçmasına ve dilekçe vererek korunmasını istemesine rağmen yine sapık bir katilden kurtulamayan bir başka genç öğretmen...Memleket vahşetin beşiği haline gelmiş, şehirlerde güvenlik sıfır, sapıkların hedefi ilkokula hatta bebeklere kadar inmiş ve hükümetin bunlarla ilgisi olmadığı gibi tek düşünceleri yüksek yargıyı kendilerine bağlayıp, bir de parti kapatma tehlikesini ortadan kaldırmak...Dönelim Siirt ve Manisa’daki olaylara... Siirt’te halk 100 sapığın 7 zavallı çocuğa (bundan sonra kim bilir çevrelerinden -ailelerinden bile- ne haksız hakaretler yiyecek, mutlu yuvalar kuramadan yaşayacak, hayat boyu nasıl bir psikolojik işkenceye katlanacaklar) tecavüzüyle ayağa kalkmış, toplum infiale sürüklenmişken arkadan 13-14 yaşındaki öğrencilerin yarattığı vahşet duyuldu.ADALET DEĞİL, KOMEDİDevamlı olarak gazete ve TV’lerde ihtiyar sapıkların çocuklara tecavüzünü veya cinayetlerini dinleyerek büyüyen, bu canice eylemlerin sıradanlaştırıldığı bir ortamda yetişen bu öğrencilerin de aynı eylemleri denemeye kalkması şaşırtıcı değil. Ama sonuçta bu olay da elbette her ülkede medyanın ve her vatandaşın üstüne gideceği ve en azından doğru sonuçlanmasını bekleyeceği bir büyük vakadır. Nitekim 18 yaş altı olsa da böyle canice bir eylemi gerçekleştiren öğrenciler hiçbir medeni ülkede yeniden toplum içine salınmazlar, her şeyden önce en az 10 yıl psikolojik tedavi ile ıslahevinde sıkı gözetim altında tutulurlar. Ama Türkiye’de 6’sı salınıvermiş. Yani katil ve tecavüzcü çocukların sözüm ona “çocuk hakları” (hangi hakimse) dikkate alınmış, tecavüz edip öldürebilecekleri yeni çocuklarınki alınmamış.Ne kendilerinin, ne ailelerinin hiçbir sorumluluk taşımaması sağlanmış. Yatılı okul yönetiminden bu başıboşlukta, sorumsuzlukta hesap vermeleri istenmemiş.KABAHAT MEDYADA!!Ve sonra (Salı gecesi TV’de izlediğimde gözlerime inanamadım) Başbakan Erdoğan “Aradan 1 yıl geçmiş, bunu niye gündeme getiriyorsunuz” diye medyaya kızıyor, aynı şekilde “okulları, eğitimi nasıl kontrol ettikleri” açıkça görülen Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu medyayı suçluyor, Kadın ve Aile Bakanı ise “1 yıl önce olmuş bir olay, mağdur çocuklar (!) koruma altında” diyor.Ne yapalım yani 1 yıl önce olmuşsa? Pervari Belediye Başkanı İsmail Bilen’in dehşet verici “Pervari küçük yer, hepimiz akrabayız. Biz olayı kapattık, kimse huzurumuzu bozmasın. Kapattıysak kaymakam, savcı, polisten habersiz yapmadık” açıklamasına uyarak kapatalım mı?.. (Hepsi cezalandırılmalı, hepsi!)O zaman neden İçişleri Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı “2’şer müfettiş” gönderdiler Siirt’e? Neyi araştırıyorlar? Haydi anlatın, neyi?Bu ülkede vahşet, şiddet had safhaya çıkmıştır ve bu kadarı bırakın Batı ülkelerini Türkiye’den daha az gelişmiş ülkelerde bile görülmemiştir.İhmaller için, (yüksek yargıyla uğraşılacağına) cezasız bırakılan suçlar için, okullardaki denetimsizlik, binlerce kişilik polis ordularına rağmen başıboş bırakılan sokaklar/şehirlerdeki güvensizlik için, çocuk ve kadınlarla ilgili şiddet olayları ve hiçbir sorun çözülmemesine rağmen hâlâ “çok çocuk doğurun” tavsiyeleri, bakanlıkların yetersizliği için özür dileneceğine suçu medyaya atmaktan daha saçma ve haksız bir girişim olamaz.Anlatsınlar millete; şiddet varken en azından TRT neden 24 saat insanlara gerekli yayın yapmıyor, eğitim vermiyor?***Vahşetin esprisi!Mazhar Alanson’un Siirt’te yaşanan “İki bebeğe tecavüz, birinin öldürülmesi, 7 kız çocuğa 100 sapık yaratık tarafından tecavüz” gibi dehşet verici olaylarla ülke ayağa kalkmışken “Şehir karantinaya alınsın, suyuna şap atılsın. Siirt’te yere para düşürürseniz eğilip almayın” gibi espriler yaptığını duymak da neredeyse olayın kendisi kadar şok etkisi yaptı.İnsaf yani, her konuda sululuk yapmak artık Türkiye’de berbat bir alışkanlık haline geldi ama bu kadarı fazla... 100 kişinin, çocuklara; çaresiz, kimsesiz, güçsüz varlıklara tecavüzü de espri konusu olabiliyorsa insaff!Alanson topluma malolmuş biri olduğunu, böyle bir şiddet toplumunda sözlerinin nelere malolacağını bilerek konuşmalıdır. Bu konular sululuk kaldırmaz, biraz sorumluluk lütfen!

Devamını Oku

Referandum yaklaşırken

25 Nisan 2010

Biliyorsunuz, Meclis’in bile demokratik şekilde seçilmediği ve çeşitli siyasi baskıların ortaya çıktığı bir ülkede son denetleme mekanizması olarak kalan yüksek yargı da siyasetin emrine alınmaya çalışılırken sık sık Avrupa örnekleri veriliyor...Cumartesi günü önce Adalet Bakanı’nın konuşmasında, sonra da Adalet Bakanlığı’nın çıkardığı “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Yeniden Yapılandırılması” isimli kitapçıkta “Fransa’da HSYK” örneğinde ciddi hatalar yapıldığını yazmış, Bakan Ergin’in bunları düzeltmesi gerektiğini belirtmiştim. Aynı gün Adalet Bakanlığı Basın Müşaviri Murat Aydın beni arayarak (gayet iyi bildiğim) bazı bilgiler verdi ve bu bilgileri yazılı olarak da gönderdiğini söyledi. Önce ona ilgilerinden dolayı teşekkür ettim ama sonra aktarılan açıklamalarının “inandırıcı olmadığını” söyledim. Daha doğrusu “konuyu iyi bilmeyenlerin inanabileceğini ama benim ‘yine de bu konuyu halka çok net anlatmaları gerektiğini’ düşündüğümü.” Neden inandırıcı değil, anlatayım.Fransa, “Yargıtay ve Danıştay’a üye seçen” HSYK’nın başında önce başkan olarak cumhurbaşkanı, başkan yardımcısı olarak adalet bakanı varken, bu şekilde yürümediği anlaşıldığı için 2008 yılında (iki yıl önce) bunu değiştirmiş. HSYK “Hakimler Kurulu” ve “Savcılar Kurulu” diye ikiye bölünerek birinin başına Yargıtay Başkanı, diğerinin başına Yargıtay Başsavcısı getirilmiş. Bu değişiklik 8 ay içinde yürürlüğe giriyor.Şimdi siz “Fransa ‘yürümediğini anlayarak’ HSYK’nın başına yargı mensuplarını getirdi” demeden, değişiklikten hiç söz etmeden Türkiye’ye Fransa’nın denenmiş ve başarısız olmuş sistemini dayatırsanız bu dürüst değildir. Ve israrla yapılıyor.Yapılıyor çünkü referandum yaklaşırken mümkün olduğunca çok vatandaşı ikna etmek, niyeti gizlemek gerekiyor. Çünkü 82 darbe Anayasası’ndan kurtulduğumuz söylenirken 82 Anayasası ile HSYK’nın başına getirilen Adalet Bakanı ve müsteşarının orada tutulması kendi sözleriyle çelişki yaratmakta...YİNE YANLIŞ!Fransa değişiklik yapmadan önce HSYK’da 18 üye vardı, sadece 3’ünü Cumhurbaşkanı, Senato Başkanı ve Meclis Başkanı atıyordu, geriye kalanların hepsi yargı mensubu idi.Şimdi ikiye bölündü, her birinde 15’er üye var, her birinde 6’şar üye Cumhurbaşkanı, S. Başkanı ve M. Başkanı tarafından atanıyor. Yani çoğunluk yine yargı tarafından seçiliyor ve yargı mensubu...Adalet Bakanlığı’ndan gelen yazıda “Türkiye’de Meclis’in HSYK’ya üye seçmesine yönelik itirazlar göz önünde bulundurulduğunda Fransa’daki yeni model bu itirazları yapanlar tarafından daha da kabul edilemez bir yapıya sahiptir” diyor. Maalesef yine yanlış.Çünkü, Avrupa’da 3 büyük yargı karar mercii olan “Avrupa Yargıçlar Konseyi, Avrupa Bakanlar Komitesi Konseyi ve Venedik Komisyonu”nun kararı ülkelerin yüksek yargıları için seçilecek üyelerin (ve özellikle başkanların) yargı organları tarafından seçilmesi, böylece siyasi baskıdan tümüyle arındırılmasıdır. Fransa veya diğer bazı büyük Avrupa ülkelerinde Meclis’in, Cumhurbaşkanı’nın üye seçmesini ise “ancak ileri demokrasilerde ve küçük oranlarda olma kaydıyla kabul edilebilir” şartına bağlamıştır.“İLERİ DEMOKRASİ” NE?İleri demokrasi demek bir tek partinin salt kendi çoğunluğuyla Anayasa değiştirmeye (ya da başkanlık sistemi istemeye) kalkamaması, mutlaka uzlaşma yani 2/3 nitelikli meclis çoğunluğu sağlamak zorunda olması demektir. Demek ki Türkiye değil.İleri demokrasi; Fransa’da olduğu gibi dar bölge seçim sistemi ile 2 turla milletvekili seçmek, böylece kendi vekillerine karar vermesi demektir (ki Fransa’da buna rağmen Meclis’in üstünde bir de Senato var. İki ayrı meclis karar veriyor). Demek ki Türkiye değil. İleri demokrasi; yüzde 10 barajı gibi yüksek bir seçim barajı koyma ve milletin iradesini yok sayma hakkına bir partinin sahip olamaması demektir. Öyleyse Türkiye değil.İleri demokrasi; bir başbakanın (şaka bile olsa) hiçbir şekilde “İşte başbakansın. İster asar, ister kesersin” diyememesi demektir. Ama Türkiye’de diyebiliyor ve her nedense pek de yadırganmıyor.Bu dev farklılıkları millete hatırlatmadan AB ülkelerinin şemalarını verirseniz olmaz, daha doğrusu aldatmak anlamına gelir değil mi efendim?(Not: Ayrıca Fransa’da Adalet Bakanı’nın HSYK toplantılarına sadece katılabildiğini ama oy hakkının olmadığını da bildirmiyorlar. Bu da ayrı hikaye.) *****Cevizoğlu şaşırttı! Geçen Cuma akşamı CNN Türk’te tekrarı yayınlanan 32. Gün’ü izlerken Hulki Cevizoğlu’nun Deniz Baykal’la ilgili sözlerine inanamadım (çok şeye inanamıyorum ya...)Baykal’ın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “Kutlu Doğum Haftası” nedeniyle yapılan toplantıdaki konuşması için “Onun ağzına hiç yakışmadı işte bazı sözler bazılarının ağzına yakışmıyor” diyordu. Konuşmacılardan tek kişi bile “Sizce neden yakışmadı? Müslümanlık’tan veya Hz. Peygamber’den söz etmek sadece ‘bazıları’na özgü veya bazılarına yakışan bir şey midir? Dinini, Peygamber’ini iyi bilen, anlayan her Müslüman’ın bunu yapmaya hakkı yok mudur” demedi.Eğer “laikliğe” atıfta bulunuyorsa laiklik dinden hiç söz etmemek, dinî anlam taşıyan bir toplantıda konuşmamak anlamına filân gelmez. Kısacası ben Cevizoğlu’nun bu cümleyi, üstelik öfkeli bir tavırla neden söylediğine anlam veremedim.Baykal’a ve CHP’ye özel bir kızgınlığı varsa bilemeyiz ama bu tür sözler “din belli kişilerin veya kitlelerin tekelindeymiş gibi” algılanabiliyor. Bundan kaçınmak lâzım.“Baykal CHP’nin başından çekilsin” demek başka, bu çok başka bir konu, değil mi?

Devamını Oku

23 Nisan’ı ‘af’fa alet etmeyin!

24 Nisan 2010

Türkiye’de sorunun her türlüsü milletin başına yıkılmış, bir “af” eksikti, o tartışmayı da başlattılar. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli TBMM’de yapılan 23 Nisan resepsiyonunda parlak bir fikir (!) ortaya atmış. (Zaten hepsi ‘parlak fikir’, parlak olmayanı hiç yok!!)Diyor ki: “23 Nisan bayramının 90. yılında bir çocuk affı düşünmek kanaatimce çok yararlı olur. Taş atanı da atmayanı da, başka türlüsü de ne kadar çocuk varsa. Bütüncül bir yaklaşım içinde, çocuklarımızın suçlu olmaktan, suçluluk içinde daha kötü yollara sapmaktan kurtarılması lâzım. 90’ıncı yıla bir anlam verilecekse bunu yapmak lâzım. Yoksa ‘asar mısın, keser misin’le bu olmaz.” Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan’da koltuğuna oturan çocuğa söylediği “Artık yetki sende. İster asar, ister kesersin” sözüne atıfta bulunuyor ve sözüm ona “çocuk sevgisi” gösteriyor ama demokrasi açısından şok edici bir söze, adalet-vicdan-insan hakları açısından şok edici bir başka söz cevap olamaz.Haberin altında da: “Kürt açılımı çerçevesinde masaya yatırdığı en önemli konulardan biri ‘taş atan çocuklara verilen ağır cezalar’ olan AKP’nin, Bahçeli’nin bu önerisine sıcak yaklaşabileceği belirtiliyor” diyor. Yani 2 parti birleşerek rahatça af çıkaracak, hatta isteseler seçimde oy getirebilir diye “taş atanı da atmayanı da, başka türlüsü de, bütüncül bir yaklaşımla” tüm suçlulara genel af çıkarabilecekler.Haydi “taş atanlar için” sadece bir defalığına olmak üzere ‘af’ çıkardınız. Onların “birileri” tarafından kullanıldığı biliniyor (ki burada da ikinci seferde cezalandırılacağını bilmezse aynı “birileri” tarafından yine kullanılacaklar ve ayrıca taş atanlar havaya taş atmıyor, güvenlik güçlerine saldırarak, çevreyi yakıp yıkarak zarar veriyor), peki “başka türlüsü” ne demek? 18 yaşın altında ise katilleri, tecavüzcüleri de serbest mi bırakacaksınız? Münevver’i çocuk yaşında kıtır kıtır keserek öldüren bir caniyi, buna benzer cinayetler işleyenleri, küçük çocuklara veya genç kızlara tecavüz edenleri, Hrant Dink’in, Rahip Santoro’nun katillerini salıvermeyi mi aklınızdan geçiriyorsunuz?KORUMA DEĞİL, SUÇA TEŞVİKCem Garipoğlu da mı “suça itilmiş” örneğin? Kim itmiş?Hayır beyler, bu millet sizi Meclis’e “adaleti türlü çeşitli yollarla, oy hesaplarıyla ortadan kaldırmanız” için göndermiyor. Anayasa size bu hakkı her birkaç yılda bir katilleri, tecavüzcüleri affedesiniz diye vermiyor.Bahçeli 23 Nisan’da 18 yaş altı suçlulara af armağanı verecek alicenaplığı (!) gösterirken onların mağdurlarına ve evladının acısını yaşamış ailelerine ne vermiş olacağını düşündü mü acaba?Türkiye’de suçun cezası olmadığı bilindiğinden Siirt’te torunu yaşında çocuklara tecavüz eden (bir de “taciz” yazıyorlar gazetelere, ne tacizi, düpedüz vahşice tecavüz işte) yaşlı başlı alçakların ve benzerlerinin bunu üstelik korkusuzca ama korkutarak yaptığını bilmiyor mu?18 yaş altında (veya üstünde) ağır suçlar işleyen insanlar suçun yanında uzun yıllar psikolojik tedaviye muhtaç hastalıklı ruha sahiptir. Bunları topluma salıvermek, onları “topluma kazandıracağız” diye yeni kurbanları “topluma kaybettirmek” anlamı taşımıyor mu?AVRUPA’DA NEDEN YOK?Madem ki bu çok “adil ve iyi bir yöntem”dir Avrupa’da, ABD’de neden suçlulara af yok? Neden yaşa başa bakmadan uygun ceza şekli neyse onu veriyor, sonuna kadar çekmesini sağlıyor, bizdeki gibi katil kravat taktı diye “iyi hal” nedeniyle indirim yapmıyorlar?Bahçeli açıklasın neden?Ve ayrıca neden sadece “taş atanlar”da çocuk olduklarını hatırlıyorlar ama örneğin Şanlıurfa’da (21 Nisan’da gazete haberi) 12 yaşında evlendirilip 15’inde ikinci çocuğunu doğuran çocukları, töre cinayeti diye katledilen çocukları, tecavüze/tacize hatta toplu tecavüze uğrayan çocukları düşündüklerini hiç duymadık?BDP’li kadın milletvekillerinden, diğerlerinden duyduk mu, Bahçeli’den veya kadın bakanların ağzından duyduk mu?.. (Ancak olay büyüyünce konuşma lütfunda bulunmaları dışında...)Suçunu bile bilmeden yıllardır “o plân, bu plân” diye cezaevine tıkılmış olan ama “bir tekinin bile suçu hâlâ kesinleşmeyen”leri, onların mağdur çocuklarını tartışmak niye akıllarına gelmiyor?Yalnız bunun değil, hiçbir meclisin katil ve tecavüzcülere; “18 yaş altı” olsalar bile af çıkarmaya hakkı yoktur, bunu bilsinler!

Devamını Oku

Adalet Bakanı gerçeği açıklayacak mı?

24 Nisan 2010

Gerçekten inanamıyorum... Hayır artık duyduğum, gördüğüm birçok gelişmeye, olaya inanamıyorum ama bu da “olay” yani... Hatta büyük harflerle “OLAY”! Mutlaka ve dikkatle okumanız gerekiyor.Adalet Bakanı Sadullah Ergin daha Anayasa değişikliğini tek başlarına yapacaklarını, uzlaşmaya filan gerek olmadığını söyleyerek Anayasa Komisyonu’na gönderdikleri günlerde bir basın açıklaması yapmış ve; “Eğer bizim Hakim ve Savcılar Kurulu’nda (HSYK) yapacağımız değişiklikte eskisine nazaran yargı bağımsızlığı açısından geriye götüren tek bir madde bulan varsa özür dileyeceğim” demişti.Aynı konuşmada, Fransa’yı örnek veriyor ve “Bakın Fransa’da Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı Cumhurbaşkanı, başkan yardımcısı ise Adalet Bakanı’dır” diyordu. Buna karşılık hemen bir yazı yazarak ‘özür beklemiyoruz ama açıklamanızda çok ciddi yanıltmacalar ve yanlışlar var’ demiş ve bunları tek tek anlatmıştım.En büyük yanlış (ki Adalet Bakanı’nın bunu bilmemesi mümkün değildir); Fransa’da HSYK’nın Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye bölündüğü, Hakimler Kurulu’nun başında Cumhurbaşkanı değil Yargıtay Başkanı, Savcılar Kurulu’nun başında ise Adalet Bakanı değil Yargıtay Başsavcısı’nın olduğuydu. Fransa diğerini denemiş, “yüksek yargının siyasallaşması”nın demokrasiye zarar verdiği anlaşıldığı için değiştirmişti.Dün Adalet Bakanlığı’nın HSYK’nın yeniden yapılandırılması konusunda hazırlatıp gazetecilere de gönderdiği kitapçıkta Avrupa ülkelerindeki durum sayfa sayfa şemalarla çizilmiş. Fransa’da yine (israrla açıklamamıza ve kendisi de biliyor olmasına rağmen) HSYK tek kurum olarak gösterildiği gibi Başkan yerinde Cumhurbaşkanı, yardımcısının yerinde de Adalet Bakanı yazıyor.Bırakın geriye kalanları, iki ülkede karşılaştırma yapamayacak kadar farklılıklar olduğunu sadece bu fahiş hata bile okuyan köşe yazarlarında, vatandaşlarda önemli bir yanılgı yaratmaya yeter.Peki bu neden yapılıyor? Adalet Bakanı’nın en kısa zamanda gerçeği Türkiye’ye açıklaması, (ve bu kez) hatadan dolayı özür dilemesi gerekiyor. Bekliyoruz. ***** Meclis’te uzlaşma (!)23 Nisan’da ekranlarda alt yazı; “Meclis 90 yaşında”... Aynı gün gazetelerde Meclis’te gırtlak gırtlağa kavgaya tutuşmuş; “Anayasa değişikliği için uzlaşmaya (!) çalışan” milletvekili görüntüleri. Hatta Meclis Başkanı ile bir milletvekilinin (tehdit üzerine) ağır tartışmaları.Bakınca “Meclis 90 yaşında ama hiç büyümemiş, olgunlaşmamış bir çocuk gibi” diye düşünüyor insan...Bir ülkenin demokratik kalabilmesi, hükümetlerin ve parlamentoların antidemokratik yollara sapmaması için çok önemli denetleme görevi olan (Türkiye’de mevcut durumda “tek sigorta” olarak kalan) yüksek yargının “siyasetten bağımsızlığını yitirmesine” neden olacak bir değişikliğin geri dönüşü yoktur.Oysa bugün “Avrupa ülkelerinde de böyle, parlamentolar ve cumhurbaşkanları üye seçiyor ama yargının siyasallaşması bir fark yaratmıyor” benzeri gerçekle alâkasız açıklamalarla, ‘Bugün yargı vesayeti vardır, Juristokrasi vardır’ gibi asılsız iddialarla, “halk iradesi yargıya yansıyacak” gibi aldatmacalarla toplum yanıltılarak referanduma, onun sonunda da ülke tehlikeli bir maceraya sürükleniyor.Bu arada “Türkiye’de savaş mı, terör mü var” tartışmalarından, “başkanlık sistemi ülkenin eyaletlere bölünmesini mi gerektirecek” sorusuna, “okullarda kız çocuklara toplu tecavüz”e varan şiddet olaylarından bedelli askerliğe ve tabii “en önemli sorun” olmasına rağmen hep ötelenen “işsizlik ve yoksulluğa” kadar soru ve sorunlara boğazımıza kadar batmış durumdayız.HER AÇIDAN’DA NE VAR?Bu hafta Her Açıdan’da yine merak ettiğiniz ve “yanıltıldığımız” konuları aydınlatmaya çalışacağız. Konuklarım; Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, Bilgi Üniv. Ceza Hukuku Öğr. Üyesi Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, Boğaziçi Üniv. Sosyoloji Öğr. Üyesi Prof. Dr. Faruk Birtek ve İstanbul Üniv. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Bşk. Prof. Dr. Toktamış Ateş olacak. Telefonla programa katılacak olan SONAR Araştırma Kuruluşu’nun sahibi Hakan Bayrakçı’ya ise “Acaba bu referandum Anadolu’da seçim gibi mi algılanacak” sorusunu soracağım. “Tartışmalı Pazar Kahvaltısı”na hepinizi beklerim. *****“Başkan”dan çocuğa tavsiye!Bir İngiliz arkadaşımın e-posta ile gönderdiği “Hükümetlerin eline para ve güç teslim etmek 19 yaşın altındaki gençlere viski ve araba anahtarı teslim etmekten farksızdır... P.J. O’Rourke” sözünü gülümseyerek okuyordum... Ki tam o anda Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan’da koltuğunu 1 günlüğüne bıraktığı 4. sınıf öğrencisine söylediği söze gözüm takıldı; “Artık yetki sende. İster asar, ister kesersin”... ‘Herhalde yanlış görüyorum’ dedim, hayır, aynen böyle söylemiş. Belki şaka yapıyordur ama demezler mi “Her şakada biraz gerçek payı vardır” diye...Günümüzde Başbakan’ın ve onun şahsında hükümetin görüşünü yansıtıyor olabilir mi bu söz? O kadar çok “neden ve nasıl olduğu anlaşılmayan” olayla, sorunla karşılaşıldı, ülkenin her meslekten en başarılı insanları; vergi rekortmenleri, sivil toplum abideleri, dünya çapında cerrahları, hayatını terör örgütüyle mücadeleye adamış askerleri türlü yöntemlerle dayanılmaz mağduriyetlere sürüklendi ki, son olarak açılımda da, Anayasa değişikliğinde de “benim dediğim olacak, başka kurum tanımam” anlayışı öyle açıkça ortaya çıktı ki hepsi “astığı astık, kestiği kestik” sözüne tıpatıp uyuyor. Yine de bilemem, şaka yapmıştır herhalde Başbakan! Veya “Başkan”... Nasılsa o da olacak!

Devamını Oku

Yoksul askerin çözümü ne?

22 Nisan 2010

Bu askerlik masallarına bayılıyorum; “Ben gittim de ne oldu? Kime ne yararı dokundu? Üstelik işim, gücüm, yeni evli karım, çocuklarım ortada kaldı vs, vs...”Başbakan Erdoğan bedelli askerlik bekleyenlerin uzun süredir ya ptığı baskılar konusunda önce ümit verdi, sonra da “Bugünkü zirvede veya Cuma günü Genelkurmay Başkanı ile konuşacağız” dedi ya, meğer askerliğin “işe yaramaz bir dönem” olduğunu düşünen ne çok gazeteci varmış, döktürüyorlar.Bu arada, daha önce “Terör devam ederken kimse bedelli askerlikten söz edemez” dediği bilinen Genelkurmay Başkanı’na; bu görüşü ile “gençlerin nefretlerini çektiğini” yazarak İlker Başbuğ’a “ayar çekmeye çalışanlar” da çıktı.Aslında bu sonuncu durum Başbakan Erdoğan’ın tutumuyla uyum içinde... Çünkü, her konuda olduğu gibi burada da olayın, konunun “diğer muhatapları” ile konuşmadan, aralarında iyice tartışmadan önce Başbakan sözleriyle, açık açık olmasa bile “kendisinin şu anda bedelli askerliği onayladığı ama Başbuğ’a danışmadan karar vermesinin yanlış olacağı” imajını verdi.Şimdi eğer Genelkurmay Başkanı aynı görüşte israr edecek olursa, gerçekten de 1 milyon “bedelli askerlik bekleyen” gencin tüm tepkisi ona yönelmiş olacak... Peki buna doğru bir yaklaşım denebilir mi?.. Bakın “yanlış” demiyorum siz düşünün; doğru mudur, yanlış mıdır diyorum.Ve ayrıca madem ki parası olan, işi olanlar parayla askerliği satın alabilecekler, yoksul ailelerin hakkını kim savunacak, kim ödeyecek?Bedelli askerlik isteyenler ve onlara hak verenler (ben konunun uzmanı değilim, bilemem ama her konuyu olduğu gibi sorgularım) kendilerini hiç “askerden aldığı parayı bile saklayıp ailesine gönderen yoksul şehitlerin, gazilerin analarının” yerine veya Şırnak’ta, Yüksekova’da görev yapan askerlerin yerine koyarak empati yaptılar mı, yapıyorlar mı?Madem ki bazıları askerlik yapmayabilirmiş, onların ödeyeceği “bedel”lerle, yapanlara beş-on kat fazla para verilsin veya istemeyen hiç kimse yapmasın...Adalet, eşitlik diye bir şey var, değil mi? Yoksa Yılmaz Özdil’in dün yazdığı gibi; “Durumu iyi olan kombine alsın. Kendi gitmesin. Çocuğu gitmesin. Torunu da gitmesin” durumu ortaya çıkar.Nur içinde yatsın, anacığım “Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa” sözünü pek severdi. Bu duruma da çok uygun değil mi?*****Sıra “eyalet” tartışmasında!Ortada ülkenin geleceğini değiştirecek nitelikte bir “Anayasa değişikliği” var, rejimin dengeleyici, denetleyici tüm kurumları gibi yüksek yargıyı da siyasi güce bağımlı kılacak adımlar atılıyor ve daha ülke bunun endişesi içindeyken ortaya “başkanlık sistemi” tartışması çıkarılıyor.Bugün zaten her başı sıkıştığında “referanduma” başvurarak muhalefet partilerini, parlamentoyu devre dışı bırakan, sorumluluğu halkın üzerine yükleyen bir hükümet varken, düşünün o zaman hükümet de olmayacak (ABD’de bakanlar Başkan’ın sekreteri durumunda) Başbakan da olmayacak...Ama her nedense bu sistemi öne sürenlerin ABD’deki başkanlık sisteminde ne gibi farklar olduğunu; örneğin “Temsilciler Meclisi ve Senato gibi çift meclise, tam bağımsız ve denetleyici güçte bir yüksek yargıya, ayrıca eyalet sistemine sahip olduğunu” anlattıkları duyulmuyor hiç...Orada Başkan “Senato’nun onaylamadığı” bir ismi yüksek mahkeme üyesi seçemez. Burada Anayasa değişikliği referandumdan geçerse bir parti -yani genel başkanı- tek başına seçebilecek. (Bak, “başkanlık” sisteminden daha özgür!!)Orada her eyalet ayrı bir devlet... Valiler de siyasi yetkileri olan; federe devletin başkanı gibi, yani tüm yetki Başkan’da değil, bölüşülmüş.Bunlar olmadan sadece “Başkanlık sistemi” diye tutturulursa sonunda diktatörlüğe varacağı da açıkça ortada.Onun için şimdilerde Türk medyasında iktidarın her eylemini destekleyen gazeteci kesimi de “başkanlık sistemi diktatörlüğe varır” diyor. Ama çoğu köşe yazısında “Önce eyalet sistemine geçmeyi tartışalım” da diyor.Demek ki neymiş; “sıra Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi tartışmasına geliyor”muş. Haydi uğurlar olsun!

Devamını Oku

“Gerilla”nın üstelik “masum”u!

22 Nisan 2010

Salı akşamı TV’de zap yaparak dolaşırken Kanal 24’te (deniz otobüslerinde devamlı bu kanal yayın yapar) üniversitelerde yapılan bir programa takıldım bir süre... Önce öğrencilerin olanca içtenliğiyle “yapılan konuşmalara duydukları öfkeyi” gayet açık şekilde ifade etmeleri, sonra da program moderatörünün onları sindirmeye yönelik “Çirkin konuşmalar bunlar. Saygıdeğer konuklarımız yazıyorlar, çiziyorlar, saygın isimler” benzeri cümleleri dikkatimi çekti.İzledikçe, “yazan-çizen saygın isimler”den ikisinin BDP’den daha da radikal konuşmalar yaptığını, sorulan soruların ise “çanak”tan bile öte olduğunu gördüm.Batı ülkelerinin de “terör örgütü” olarak tanımladığı ve “kınadığı” PKK onlara göre terör örgütü değil, gerilla... Hatta en kanlı cinayetleri de onlar işlemiyor, dinleseniz masum, kendi halinde bir sivil toplum kuruluşu adeta... Konuşma sırasında biri sanki Kürt vatandaşlar da terör örgütü üyesiymiş gibi “Her iki taraf da kanlarını helâl etsin” deyiverdi. İşte milleti bölen, düşman kutuplara ayıran, kışkırtan, cinini tepesine çıkaran, bu tür “kabul edilemez” lâfların uluorta söylenir olması...“TERÖR YOK”MUŞ!Birkaç gün önce bir köşe yazısında Sırrı Sakık’ın sözlerinden yola çıkarak ve ona hak vererek “Ama ordu da operasyon yapmasın, bakın PKK saldırmıyor” benzeri bir tavsiye (!) vardı. Ki bu yazıdan önce Samsun’da “Ahmet Türk’e atılan yumruk” olayının hemen arkasından yine Samsun’da (PKK elebaşlarından Karayılan’ın emriyle) 2 polis şehit edilmişti, Batman’da “devriye gezen” askerî araca teröristlerin açtığı ateş sonucu 1 astsubay şehit olmuş 2 asker ağır yaralanmıştı. Ondan önce PKK mayınlarıyla şehitler vermiştik, dün Şemdinli’de yine teröristlerin döşediği mayının patlaması sonunda 1 er şehit oldu, 1’i yaralandı.Bu canice saldırı devam ederken, hem de hükümetin “Açılım yapıyoruz, demokratik hakları daha da arttıracağız” diye şarkıcısından edebiyatçısına herkesle görüşmesine, PKK’lı Karayılan’ın “Bir bakan bizimle açılımı konuştu” sözlerine (pes artık, insaf artık) rağmen terör aralıksız sürerken “PKK saldırmıyor, ordu operasyon yapmasın” ne demektir?Bir yanda masum insanlara saldırarak katleden, ülkenin topraklarına mayınlar döşeyerek can alan azılı bir terör örgütü, öbür yanda bu saldırıları önlemeye çalışan ve görevini yapan askerlerini arka arkaya kaybeden TSK varken, “Taraflar; Türkler ve Kürtler, ikisi de kanlarını helâl etsin” gibi saçma sapan bir söz söylenebilir?DİN KİMİN TEKELİNDE?Bu arada açıkça iktidarın sözcüsü gibi davranan ve muhalefet partilerine saldıran, onları TSK ile birlikte hareket ediyor gösterip (Avrupa medyasına da pompalanan bu garip iddia kimin işine yarıyor), her türlü açılıma da karşı çıktıklarını anlatan konuşmalar, sorular sürdü. Örneğin; “Bahçeli ve Baykal’ın Doğu’ya gitmesini (sanki yanlışlıkla başka bir ülkenin topraklarına geçmişler gibi) hayretle karşılayan” soru veya Baykal’ın Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Diyanet İşleri’nin toplantısında yaptığı konuşma için “Halka karşı kendi içinde de açılım mı yapıyor acaba, empati mi? Salonda da bu konuşmaya inanmayanlar oldu” gibi bir soru “soru” değildir efendim... Aynen dinin, inancın kimsenin ve hiçbir partinin tekelinde olmadığı, her Müslüman’ın Hz. Peygamber’le ilgili konuşma yapabileceği gibi... Neden “kendi içinde halka açılım”, neden “empati”, neden inanmasınlar? O lider Müslüman değil mi, birileri buna mı karar verdi?“Bahçeli ve Baykal’ın Doğu’ya gitmesi” ile ilgili soruya verilen cevabı yazarak bitireyim; sanki Doğu Kürtlerin, Batı Türklerinmiş gibi “Gitsinler tabii, Kürtler kötü davranmaz” dedi konuşmacı... Geçen zamanın sonunda “kıssadan hisse” ise şuydu; genç öğrenciler doğruyla yanlışı net şekilde ayırabiliyorlar, hiçbir atraksiyon yanıltamıyor onları... Ama maalesef aynı şeyi herkes için söylemek mümkün değil.Tekrarlaya tekrarlaya PKK’yı “azılı terör örgütü” olmaktan çıkarıp “Kürtlerin temsilcisi” haline getirmeye başladılar bile!*****Skandal yeter, adalet istiyoruz! Odakika ağlamaya başladım, o iki kedinin fotoğrafını gördüğüm anda... Dişi kediye araba çarpmış yerde yatıyor, erkek kedi başında kalbine patisiyle masaj yapıyor ve kimseleri yanına yaklaştırmıyor...Kedilerin fotoğrafının yanında ise Hatay’da Firdevs Nar İsimli “öğretmen” sıfatı taşıyan bir “hasta”nın 6 yaşındaki ana sınıfı öğrencisine “kızdığı için yere yatırıp kafasına bastığı” fotoğraf vardı. Bir kediyi düşünün, bir de bunu, hangisi daha “insan” sizce?Ve aynı gün gazetelerde Siirt’te ilköğretim okulu öğrencisi 7 ÇOCUĞA: aralarında okulun müdür yardımcısı, esnaf, hacı yaşlı adamlar (“dede” diye yazmışlar, dede sevimli bir tanım, bunlar layık değil), bir asker ve bir polisin de bulunduğu 100 kişinin iki yıldır tecavüz ettiği haberi... Çocuklardan bir kısmı yoksul ailelerin çocuklarıymış.Toplum vicdanı artık dayanacak halde değil. Bu öğretmen gibi çocukları döven mahluklara da, çocuklara tecavüz eden alçak, ahlaksızlara da en ağız cezalar verilmek zorundadır.Bir yanda; yüksek mahkemeleri de siyasi gücün emrine alacak adımlardan ve diktatörlüğün yolunu açacak başkanlık sistemi tartışmalarından başka gözü hiçbir şey görmeyen hükümet, diğer yanda vahşetin pençesinde kıvranan bebekler, çocuklar ve “ölüme mahkûm edilmiş” aileleri...Hükümetin (örneğin Kadın ve Aile, Milli Eğitim Bakanlıkları) yukardaki iki olayın sorumlularının en ağır şekilde cezalandırılması için “bu davanın da savcısı” olmasını bekliyoruz. Yönetmek için geldilerse toplumu bu vahşete, adaletsizliğe terk etmeye hakları da yoktur.

Devamını Oku

Başkan ne derse o olur!

20 Nisan 2010

Çok enteresan bir örnek, tabloyu “en anlamayana bile gösterme” açısından... Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir TV programında bedelli askerlikle ilgili olumlu yaklaşım gösteren sözleri üzerine Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e aynı soru sorulmuş, cevap şöyle; “Söz Başbakan’da, o ne derse o olur”...Şimdi tabii ki “bedelli askerlik”le ilgili talepleri biliyoruz, her gün çok sayıda mektup geliyor ama bu konudaki karar mercii (özellikle hâlâ her gün teröre şehit verdiğimiz bir dönemde) tek başına Başbakan olabilir mi?Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bu konuda “Türkiye terörle mücadele ediyor, bu mücadele devam ettiği sürece kimse bedelli askerliğe ‘evet’ diyemez” dediğine göre, bu durumda önce kendi aralarında görüşüp sonra açıklama yapmak, bedelli askerlik olmayacaksa bekleyenlere boşuna ümit vermemek gerekmez mi?Oysa Başbakan kendi kendine ümit verici konuşmaları rahatlıkla yapıyor, Milli Savunma Bakanı da “O ne derse o olur” diyebiliyor. Neden, çünkü iktidar partisi (yüzde 10 barajının da katkısıyla) Meclis’teki koltukların yeterli çoğunluğuna sahip olmasını; muhalefet partilerini ve tüm kurumları dışlayarak “her konuda tek söz sahibi” olmaya hak görüyor, bunun da demokrasi olduğunu zannediyor.Bugün Anayasa değişikliği oylamalarında bir kez daha görüldüğü gibi o koltuklarda oturanlar da liderlerinin sözünden milim çıkamayacakları için (hele de liderleri “Bir ay da sürse başınızda bekliyorum, beyaz oy vereceksiniz haa” derken) Milli Savunma Bakanı’nın konuşmasına aslında şaşırmamak gerekir.Şu anda Meclis demek “Başbakan” demek... Kurumlar demek “Başbakan” demek... Kimse de “İyi ama bu nasıl demokrasi; yüzde 53’ün iradesi ne olacak, onlar sistem dışına itildi” diyemediği için sonunda zaten bugün “Başkan yetkileriyle donatılmış” durumda olan “ağzından çıkanın kanun olduğu” Başbakan her konuda “tek hakim” durumunda...TBMM’Yİ DE FESHEDER Mİ?Onun için de hiçbir konuda hiç kimseyle “uzlaşma”ya gerek görmüyor, ülkenin geleceği sadece onun iki dudağının arasına hapsediliyor. 2007’deki cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili yapılan referandum için “O bir alıştırmaydı” dediğine göre yüksek yargıyı “kendi Meclis’i ve kendi Cumhurbaşkanı”na seçtirmek üzere de, arkasından “başkanlık sistemine geçiş” için de halk oylamasına gideceği kesin görünüyor.Bu durumda tabii “O zaman ülkeyi yönetmek üzere seçilmiş TBMM’ye ne gerek var, Başkan onu da feshetsin, kendisi tek başına, canının istediği konuyu halka sorarak yürüsün gitsin” sorusu ortaya çıkıyor ki “canının neler isteyebileceği” de çok önemli bir bilinmeyendir.Hukuk uzmanlarının “Anayasal padişahlık” dediği başkanlık sistemi ABD’den başka hiçbir ülkede başarılı olamamış. Güney Amerika ülkelerinde, bazı Afrika ülkelerinde benzer modeller hep diktatörlükle sonuçlanmış.Örnek gösterilen ABD ile Almanya “federal devlet” olmalarının yanında Almanya’da durum ABD’den farklı, başbakan konumunda Merkel var.“ABD modeli” öne sürüldüğüne göre Türkiye’de ayrıca bir başbakana bile gerek kalmayacak ve Erdoğan cumhurbaşkanı olduğunda yetkileri tümüyle kendisinde toplayacak. DİKTAYA DÖNSE BİLEOysa başkanlık sisteminin en önemli özelliği “katı bir güçler ayrılığı”na dayanması, böylece örneğin yargının olası bir baskı rejimini önleyebilecek güçte olmasıdır. ABD’de başkanın parlamentoda hiçbir etkisi yok, kendine ait parti çoğunluğu, yargısı yok. Yani orada başkanlık “kuvvetlerin, gücün kesinlikle aynı elde toplanmaması”na dayanıyor. Bizde ise örneğin Tayyip Erdoğan Meclis çoğunluğuna sahip... Yüksek yargıyı da “tek elden atama” eylemine giriştiğine göre kuvvetler ayrılığı zaten baştan ortadan kalkmış olacak. Bu durumda bir başkanlık sistemiyle; o zamana kadar yüksek yargı da Başbakan’ın vekilleri (milletin değil) ve “kardeşimiz” dediği Cumhurbaşkanı Gül tarafından seçilip yerleştirilmiş olacağına göre ortam “dikensiz gül bahçesi” haline gelecek mi, gelmeyecek mi, rejim açıkça diktatörlüğe dönse bile tepki gösterecek kurum kalacak mı, kalmayacak mı hepiniz düşünün ve kendiniz karar verin. Sona yaklaşıldı çünkü!***Cambaza bakNe zaman Türkiye için hayati önem taşıyan bir olay, bir girişim gündemde olsa “cambaza bak” misali yepyeni bir gelişme, bir operasyon, bir tartışma tam o anda ortaya atılıyor. Bu arada diğeri ister istemez belli ölçüde geri plâna itiliyor. Yine aynı durumla mı karşı karşıyayız acaba?

Devamını Oku

Turizm Bakanlığı neye bakar?

20 Nisan 2010

En önemli müzelerimizden milli servet olan en değerli tablolar, eserler topluca çalındığında Kültür Bakanı çıkmış ve sanki o günden bugüne (ve son 8 yılda) hiç sayım yapılmamış gibi suçu 12 Eylül dönemine bağlamıştı. Uzunca bir süredir Abant Tabiat Parkı gibi ülkenin en güzel doğal servetlerinden biri olan milli parkı ve Abant Gölü’nün tahrip edilmekte olduğu biliniyor, ve bu kez de Turizm (ve Kültür) Bakanı “Bizim ilgimiz, bilgimiz yok, çalışmaları valilik yürütümekte” açıklaması yapıyor.Peki bu Bakanlık ve Bakan neye bakmakla sorumludur merak etme hakkı yok mu milletin?Medeni ve değerlerine sahip çıkan bir ülkede olsa doğal hali büyük bir özenle korunacak, gölün çevresi ve orman mümkün olduğunca yapılaşmaya kapatılacak olan parkta otoban genişliğinde yollar açılıyor... Bu nedenle plânsız, programsız ağaçlar kesildiği için erozyona açık çıplak yamaçlar ve kıyı şeridi tahrip edilmiş bir göl kalıyor.Yollar yükseltiliyor (hepsi Orman Yasası ve Milli Parklar Yasası’na göre suç), Uluslararası sözleşmeler gereği mutlak koruma altında olan su samurlarının yuvaları dağıtılarak ölümüne neden olunuyor. Yapılan yanlış işlemler, inşa edilen setler yüzünden gölde su seviyesi 40 cm yükseliyor, ağaçlar, yollar sular altında kalıyor. Parka sokulan çok sayıda araç ve ağır iş makinesi nedeniyle göl giderek daha çok kirleniyor, doğal çayır ve meralar tahrip ediliyor.Abant’ın güneyindeki Örencik Yaylası da “dünyada sadece burada yetişen çok değerli bitki örtüsü umursanmadan” sular altında bırakılarak sözüm ona “2’nci bir göl” oluşturuluyor. (Birinciyi korudular da ikinci kusur kaldı ya!) Böylece Abant Çiğdemi, kardelen gibi değerli çiçek türleri, orkideler yok ediliyor.Tam bir bitki-orman, hayvan katliamı yaşanır, bazı hayvan türleri ise çıplak alanda ortada kalırken Turizm Bakanlığı “Bizim ilgimiz, bilgimiz yok” diyor. İsyan etmez “Bunlar aynı zamanda turistik değerlerimizdir, topluma aittir, Valilik nasıl kendine aitmiş gibi bu tahribatı yapar, ” demez misiniz?Bakan Günay “Uzun Vadeli Gelişme plânındaki düzenlemeyi takiben, Valilik süreci bitince Bakanlık konuyu inceleyecek” gibi akıl sır ermez açıklamalar yapmış. Oysa derhal bu doğa katliamını durdurması gerekiyor. Bilgisi ve ilgisi olması gereken yer kendi bakanlığı çünkü!Şu anda yapılan tüm işlemler uluslararası sözleşmelere (Avrupa Peyzaj, Bern, Biyolojik Çeşitlilik ve diğerleri) aykırıdır.En kısa zamanda kararını duymayı bekliyoruz... Bugün yazı günüm olmamasına rağmen dayanamayıp yazdım.*****Adana Valisi PR’cı mı?Adana Belediye Başkanı Aytaç Durak’la ilgili yolsuzluk iddiaları soruşturulurken Adana Valisi İlhan Atış’la ilgili ciddi bir iddia geldi.Adanalı sanayiciler İlhan Atış’ın kendilerini tek tek arayarak Sabah gazetesinin bölge ekine ilân vermelerini istediğini ve hatta “Verecek misiniz, vermeyecek misiniz” benzeri sözlerle baskı yaptığını bildirdiler.Bunu “devletin valisi aba altından sopa göstererek ilâna zorluyor”, “koskoca Vali’nin istediğine ‘hayır’ diyemiyoruz. Oysa biz ilân vereceğimiz gazeteyi kendimiz seçeriz” şeklinde değerlendiren sanayicilerin şikayetlerini duyduktan sonra Vali Atış’ı aradım.“Ulusal bir gazetenin bölge eki için ilân istemek valilerin görevi midir” soruma;“Adana’nın tanıtımı için gazetelerden ek çıkarmalarını istedik. Bana ‘yardımcı olabilir misiniz’ dediler. Önce ‘olamam’ dedim ama sonra olmaya karar verdim. Bunun görevim içinde olduğuna inanıyorum” cevabını verdi.Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş’e; “Sizce doğru mudur” sorusunu sordum; “Olayı sanayicilerden duydum, bence doğru değil. Vali bu işlere girmemeli, onun sözleri ayrıca ‘talimat’ kabul edilir ve bu sanayici üzerinde belli bir gazeteye ilân toplamak için baskı kurmak anlamına gelir” dedi.Bazı sanayiciler ise “Adana Valisi, Adana sanayisi için bir şey yapmak istiyorsa ilk işi ‘devletin telefonu ile sanayicilere tehditvari telefonlarla gazete ilânı toplamak’ mı olmalıdır” diyorlar.Eskiden “devletin valisi” denilen valilerin, şimdilerde “milletin parasıyla alınan kömürleri iktidar dağıtıyormuş gibi” dağıtan kamyonların direksiyonuna geçtiği de görüldü ama bunu ilk kez duyuyoruz. Bunu da İçişleri Bakanlığı’nın soruşturması gerekmez mi acaba?

Devamını Oku