Bu askerlik masallarına bayılıyorum; “Ben gittim de ne oldu? Kime ne yararı dokundu? Üstelik işim, gücüm, yeni evli karım, çocuklarım ortada kaldı vs, vs...”
Başbakan Erdoğan bedelli askerlik bekleyenlerin uzun süredir ya ptığı baskılar konusunda önce ümit verdi, sonra da “Bugünkü zirvede veya Cuma günü Genelkurmay Başkanı ile konuşacağız” dedi ya, meğer askerliğin “işe yaramaz bir dönem” olduğunu düşünen ne çok gazeteci varmış, döktürüyorlar.
Bu arada, daha önce “Terör devam ederken kimse bedelli askerlikten söz edemez” dediği bilinen Genelkurmay Başkanı’na; bu görüşü ile “gençlerin nefretlerini çektiğini” yazarak İlker Başbuğ’a “ayar çekmeye çalışanlar” da çıktı.
Aslında bu sonuncu durum Başbakan Erdoğan’ın tutumuyla uyum içinde... Çünkü, her konuda olduğu gibi burada da olayın, konunun “diğer muhatapları” ile konuşmadan, aralarında iyice tartışmadan önce Başbakan sözleriyle, açık açık olmasa bile “kendisinin şu anda bedelli askerliği onayladığı ama Başbuğ’a danışmadan karar vermesinin yanlış olacağı” imajını verdi.
Şimdi eğer Genelkurmay Başkanı aynı görüşte israr edecek olursa, gerçekten de 1 milyon “bedelli askerlik bekleyen” gencin tüm tepkisi ona yönelmiş olacak... Peki buna doğru bir yaklaşım denebilir mi?.. Bakın “yanlış” demiyorum siz düşünün; doğru mudur, yanlış mıdır diyorum.
Ve ayrıca madem ki parası olan, işi olanlar parayla askerliği satın alabilecekler, yoksul ailelerin hakkını kim savunacak, kim ödeyecek?
Bedelli askerlik isteyenler ve onlara hak verenler (ben konunun uzmanı değilim, bilemem ama her konuyu olduğu gibi sorgularım) kendilerini hiç “askerden aldığı parayı bile saklayıp ailesine gönderen yoksul şehitlerin, gazilerin analarının” yerine veya Şırnak’ta, Yüksekova’da görev yapan askerlerin yerine koyarak empati yaptılar mı, yapıyorlar mı?
Madem ki bazıları askerlik yapmayabilirmiş, onların ödeyeceği “bedel”lerle, yapanlara beş-on kat fazla para verilsin veya istemeyen hiç kimse yapmasın...
Adalet, eşitlik diye bir şey var, değil mi? Yoksa Yılmaz Özdil’in dün yazdığı gibi; “Durumu iyi olan kombine alsın. Kendi gitmesin. Çocuğu gitmesin. Torunu da gitmesin” durumu ortaya çıkar.
Nur içinde yatsın, anacığım “Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa” sözünü pek severdi. Bu duruma da çok uygun değil mi?
Sıra “eyalet” tartışmasında!
Ortada ülkenin geleceğini değiştirecek nitelikte bir “Anayasa değişikliği” var, rejimin dengeleyici, denetleyici tüm kurumları gibi yüksek yargıyı da siyasi güce bağımlı kılacak adımlar atılıyor ve daha ülke bunun endişesi içindeyken ortaya “başkanlık sistemi” tartışması çıkarılıyor.
Bugün zaten her başı sıkıştığında “referanduma” başvurarak muhalefet partilerini, parlamentoyu devre dışı bırakan, sorumluluğu halkın üzerine yükleyen bir hükümet varken, düşünün o zaman hükümet de olmayacak (ABD’de bakanlar Başkan’ın sekreteri durumunda) Başbakan da olmayacak...
Ama her nedense bu sistemi öne sürenlerin ABD’deki başkanlık sisteminde ne gibi farklar olduğunu; örneğin “Temsilciler Meclisi ve Senato gibi çift meclise, tam bağımsız ve denetleyici güçte bir yüksek yargıya, ayrıca eyalet sistemine sahip olduğunu” anlattıkları duyulmuyor hiç...
Orada Başkan “Senato’nun onaylamadığı” bir ismi yüksek mahkeme üyesi seçemez. Burada Anayasa değişikliği referandumdan geçerse bir parti -yani genel başkanı- tek başına seçebilecek. (Bak, “başkanlık” sisteminden daha özgür!!)
Orada her eyalet ayrı bir devlet... Valiler de siyasi yetkileri olan; federe devletin başkanı gibi, yani tüm yetki Başkan’da değil, bölüşülmüş.
Bunlar olmadan sadece “Başkanlık sistemi” diye tutturulursa sonunda diktatörlüğe varacağı da açıkça ortada.
Onun için şimdilerde Türk medyasında iktidarın her eylemini destekleyen gazeteci kesimi de “başkanlık sistemi diktatörlüğe varır” diyor. Ama çoğu köşe yazısında “Önce eyalet sistemine geçmeyi tartışalım” da diyor.
Demek ki neymiş; “sıra Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi tartışmasına geliyor”muş. Haydi uğurlar olsun!

