Başkan ne derse o olur!

Haberin Devamı

Çok enteresan bir örnek, tabloyu “en anlamayana bile gösterme” açısından... Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir TV programında bedelli askerlikle ilgili olumlu yaklaşım gösteren sözleri üzerine Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e aynı soru sorulmuş, cevap şöyle; “Söz Başbakan’da, o ne derse o olur”...

Şimdi tabii ki “bedelli askerlik”le ilgili talepleri biliyoruz, her gün çok sayıda mektup geliyor ama bu konudaki karar mercii (özellikle hâlâ her gün teröre şehit verdiğimiz bir dönemde) tek başına Başbakan olabilir mi?

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bu konuda “Türkiye terörle mücadele ediyor, bu mücadele devam ettiği sürece kimse bedelli askerliğe ‘evet’ diyemez” dediğine göre, bu durumda önce kendi aralarında görüşüp sonra açıklama yapmak, bedelli askerlik olmayacaksa bekleyenlere boşuna ümit vermemek gerekmez mi?

Oysa Başbakan kendi kendine ümit verici konuşmaları rahatlıkla yapıyor, Milli Savunma Bakanı da “O ne derse o olur” diyebiliyor.

Neden, çünkü iktidar partisi (yüzde 10 barajının da katkısıyla) Meclis’teki koltukların yeterli çoğunluğuna sahip olmasını; muhalefet partilerini ve tüm kurumları dışlayarak “her konuda tek söz sahibi” olmaya hak görüyor, bunun da demokrasi olduğunu zannediyor.

Bugün Anayasa değişikliği oylamalarında bir kez daha görüldüğü gibi o koltuklarda oturanlar da liderlerinin sözünden milim çıkamayacakları için (hele de liderleri “Bir ay da sürse başınızda bekliyorum, beyaz oy vereceksiniz haa” derken) Milli Savunma Bakanı’nın konuşmasına aslında şaşırmamak gerekir.

Şu anda Meclis demek “Başbakan” demek... Kurumlar demek “Başbakan” demek... Kimse de “İyi ama bu nasıl demokrasi; yüzde 53’ün iradesi ne olacak, onlar sistem dışına itildi” diyemediği için sonunda zaten bugün “Başkan yetkileriyle donatılmış” durumda olan “ağzından çıkanın kanun olduğu” Başbakan her konuda “tek hakim” durumunda...

TBMM’Yİ DE FESHEDER Mİ?

Onun için de hiçbir konuda hiç kimseyle “uzlaşma”ya gerek görmüyor, ülkenin geleceği sadece onun iki dudağının arasına hapsediliyor. 2007’deki cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili yapılan referandum için “O bir alıştırmaydı” dediğine göre yüksek yargıyı “kendi Meclis’i ve kendi Cumhurbaşkanı”na seçtirmek üzere de, arkasından “başkanlık sistemine geçiş” için de halk oylamasına gideceği kesin görünüyor.

Bu durumda tabii “O zaman ülkeyi yönetmek üzere seçilmiş TBMM’ye ne gerek var, Başkan onu da feshetsin, kendisi tek başına, canının istediği konuyu halka sorarak yürüsün gitsin” sorusu ortaya çıkıyor ki “canının neler isteyebileceği” de çok önemli bir bilinmeyendir.

Hukuk uzmanlarının “Anayasal padişahlık” dediği başkanlık sistemi ABD’den başka hiçbir ülkede başarılı olamamış. Güney Amerika ülkelerinde, bazı Afrika ülkelerinde benzer modeller hep diktatörlükle sonuçlanmış.

Örnek gösterilen ABD ile Almanya “federal devlet” olmalarının yanında Almanya’da durum ABD’den farklı, başbakan konumunda Merkel var.

“ABD modeli” öne sürüldüğüne göre Türkiye’de ayrıca bir başbakana bile gerek kalmayacak ve Erdoğan cumhurbaşkanı olduğunda yetkileri tümüyle kendisinde toplayacak.

DİKTAYA DÖNSE BİLE

Oysa başkanlık sisteminin en önemli özelliği “katı bir güçler ayrılığı”na dayanması, böylece örneğin yargının olası bir baskı rejimini önleyebilecek güçte olmasıdır.

ABD’de başkanın parlamentoda hiçbir etkisi yok, kendine ait parti çoğunluğu, yargısı yok. Yani orada başkanlık “kuvvetlerin, gücün kesinlikle aynı elde toplanmaması”na dayanıyor. Bizde ise örneğin Tayyip Erdoğan Meclis çoğunluğuna sahip... Yüksek yargıyı da “tek elden atama” eylemine giriştiğine göre kuvvetler ayrılığı zaten baştan ortadan kalkmış olacak. Bu durumda bir başkanlık sistemiyle; o zamana kadar yüksek yargı da Başbakan’ın vekilleri (milletin değil) ve “kardeşimiz” dediği Cumhurbaşkanı Gül tarafından seçilip yerleştirilmiş olacağına göre ortam “dikensiz gül bahçesi” haline gelecek mi, gelmeyecek mi, rejim açıkça diktatörlüğe dönse bile tepki gösterecek kurum kalacak mı, kalmayacak mı hepiniz düşünün ve kendiniz karar verin. Sona yaklaşıldı çünkü!

***


Cambaza bak

Ne zaman Türkiye için hayati önem taşıyan bir olay, bir girişim gündemde olsa “cambaza bak” misali yepyeni bir gelişme, bir operasyon, bir tartışma tam o anda ortaya atılıyor. Bu arada diğeri ister istemez belli ölçüde geri plâna itiliyor. Yine aynı durumla mı karşı karşıyayız acaba?

DİĞER YENİ YAZILAR