Deniz Baykal, Bilişim Suçları Savcısı’na “internet görüntülerinin yurt dışından servis edildiği yerin bulunması için gereken “görüntülerin yer aldığı mekânın adresini” vermeyi reddetmiş.
Madem ki bunun bir komplo olduğu açıklanmaktadır, o zaman işin aslının ortaya çıkması için gereken yardım da yapılmalıdır, başka yolu var mı bunun?
Deniz Feneri soruşturmasında “sanıklar susma hakkını kullanıyor” dendi, sonra da olay orada durdu. Yargıya karşı susma hakkı kullanmanın tek anlamı var; gerçeğin ortaya çıkmasını istememek. Baykal “ortaya çıkmasını istediğine” göre bunu neden yapmıyor anlaşılır gibi değil.
Diğer tarafta Deniz Baykal’ı “geri dönmeye ikna için” giden; partinin “4 ağır topu” denilen isimlerden biri Önder Sav, Baykal’ın “Başka bir isim çıkabilir, Kemal de olabilir” sözü üzerine “O zaman çıkın ‘hiçbir koşulda aday olmayacağım’ teminatı verin” demiş. (Nihayet doğru zamanda, doğru bir söz...)
Baykal buna sert bir tonla “İstifa ederken herşeyi söyledim” cevabını vermiş.
Oysa “herşey” yeterince söylenmemiş olmalı ki Türkiye gibi liderlerin koltuğu kolay kolay bırakmadığı bir ülkede “geri dönecek” tartışması hâlâ sürüyor. Ve partinin Genel Başkan Yardımcıları, Genel Sekreteri de hâlâ “döneceği” imasını yapıyor, hatta “aday olacakların kınanacağı”nı söylemekten de çekinmiyorlar.
Baykal’ın “Kemal de olabilir” dediği Kemal Kılıçdaroğlu (veya bir başkası) rahatlıkla “Örgüt isterse neden olmayayım” diyemiyor.
Kurultay’a bu kadar az zaman kalmışken Deniz Baykal’ın “Ne kadar israr olursa olsun kesinlikle dönmeyeceğini açıklamasını bir başka ismin konuşulma zamanının geldiğini” net şekilde açıklaması gerekir.
Cumhurbaşkanı Gül, en deneyimli Anayasa hukukçularının talepleri olduğu gibi kalabalık bir aydın grubu tarafından kendisine gönderilen; “geniş bir katılım ve gerekli süre olmadan, tek bir parti tarafından hazırlanmış ve bir bütün halinde referanduma sunulacak bu Anayasa paketini Meclis’e geri göndermesi” istenen mektubu da maalesef hiç dikkate almadı ve 5 gün gibi bir sürede paketi onayladı.
YSK’nın referandum sürecini 120 güne çıkarması, bu paketin durdurulması için son çözüm olan Anayasa Mahkemesi’nin kararını daha rahat vermesini sağlayacaktır.
Ama şu anda bile bazı gazete köşelerinde israrla “CHP’nin asker ve yargıyla içiçe geçmiş yapısı” veya “Anayasa Mahkemesi CHP’nin arka bahçesi” yorumları (aynı yorumlar sonra yabancı medyada görülüyor) yapılmakta...
Her demokratik ülkede benzeri bulunan Anayasa Mahkemesi bu şekilde baskı altına alındığı ve ayrıca yıpratıldığı gibi ana muhalefet partisi de “böyle bir ilişki imasıyla” yıpratılıyor.
Bu kadar önemli bir süreçte CHP’nin oyun oynamaya, kendi içinde baskılar üretmeye, Baykal’ı tekrar ikna çabalarına zamanı yoktur.
“Politikacı” değil “devlet adamı” olduklarını, bir partinin şahıslarla değil ilkelerle ayakta duracağını gösterme zamanıdır.
Geciktikçe antipatik oluyor ve “çaresiz, ezik” bir görüntü sergiliyorlar, bunu da bilsinler.
Yüzde 75 çıksa?
“Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlarmış” sözüne uygun olarak bir kesim New School Üniversitesi’nden Prof. Andrew Arato’nun açıklamalarına pek bozulmuştu.
Oysa Arato “Anayasal demokrasinin çoğunlukçuluğa karşı korunmasından, otoriter hükümetlerin yüksek mahkemeleri engel gibi görmesine” kadar pek çok doğru noktayı vurgulamıştı (Milliyet, 27 Nisan)...
Referandum konusunda ise şöyle diyordu:
“Referandum bir uzlaşma zemini yaratmaz, çünkü sonuçta plebisiter bir araçtır. Yani, insanların hakkında oy verdikleri maddeleri şekillendirme konusunda seçme şansları yoktur. İsterseniz sonuç yüzde 75 olsun ki bu oran aslında uzlaşma için yeterli bir orandır. Diyelim ki değişik gruplar faydalanacakları bazı maddelerin geçmesini kuvvetle istediler ve aslında ‘soğanın cücüğü’ dediğim en merkezi yerde duran üç dört madde onları ya ilgilendirmiyor ya da bu maddelerin önemini yeteri kadar anlamıyorlar. Sizce yüzde 75’in hangi konuda uzlaştığından söz edebiliriz bu durumda?”
Bunları söyledikten sonra da eklemiş:
“Referandumlar otoriter rejimlerin keşfidirler ve bugün Avrupa’da kullanılır olmaları bu gerçeği değiştirmez”...
“Halk her referandumda doğru karar verir” düşüncesinde olanlara ise İsviçre’deki “minare referandumu”nun sonucunu hatırlatmak gerekiyor.

