Sırrı Sakık “neden hep uzman çavuşların vurulduğunu” soruyor, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Lice’de şehit olan teğmeni kastederek “Adı, kimliği, giysisi, dini, dili ne olursa olsun bu ülkenin yurttaşı canını kaybediyorsa bizim yüreğimizden, vicdanımızdan bir parça yitmiş demektir” diyor.
Bunlar (“giysisi” kelimesi dikkat çekse de) anlaşılabilir sözler, TBMM’nin çatısı altındaki bir siyasi partinin normal şartlarda söylense kulak kabartılacak vurguları olabilir. Ama durum öyle değil maalesef.
Bu parti, o uzman çavuşları, teğmenleri vuran, kahpece mayınlar döşeyen, karakollara askerî araçlara saldıran acımasız terör örgütünün liderine “önderimiz” diyor. “O istediği için Meclis’e girdik” diyor, terör örgütüyle paralel-işbirliği içinde hareket ettiğini her fırsatta dile getirmekten çekinmiyor.
Belediye başkanlarının ismi seçim öncesi terör örgütü tarafından belirleniyor. Yumruk olayından sonra “Bizim tepkimiz kötü olur” diyorlar, Samsun’da iki polis şehit ediliyor, illerde terör örgütü olaylar çıkarıyor ve sonra yine arka arkaya şehit haberleri...
Bütün bu olaylara baktığınızda Sırrı Sakık’ın provokasyon amaçlı sözleri de, Baydemir’in sözleri de timsahın gözyaşları olarak algılanabilir ancak...
Bir de gazete köşelerindeki “BDP kapatılmasaydı bu saldırı olmazdı, şu yapılmasaydı olmazdı” gibi yorumlar var. Türkiye bir hukuk devleti, buna rağmen yüzlerce gazeteci, bilim adamı, general, amiral aylardır (çoğu yıllardır) suçunu bilmeden mahkûm gibi cezaevinde. Hayatını terörle mücadeleye adamış komutanlar “Gerekiyorsa buna da katlanırız” diye kim bilir kaçıncı kez tutuklanıyorlar. Peki herkesin boyun eğdiği hukuka neden sadece BDP katlanamıyor veya hep o mağdur konumunda bulunuyor.
AKP’ye kapatma davası açılabiliyorsa neden BDP’ninki “büyük bir yanlış gibi” yansıtılıyor? O günden bugüne terör örgütünü ve liderini övmekten vazgeçtiler mi?
BDP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır “12 Eylül Anayasasını değiştirmediğiniz için çocuklar taş atıyorlar” deyince Meclis karışmış, milletvekilleri protesto etmiş.
ÇOCUKLARI KİM İTİYOR?
Sevahir Bayındır suçu anayasaya atacağına “çocukları bu yola kim itiyor, kim polise taş atmalarını, yakıp yıkmalarını istiyor” sorusuna cevap arasa daha iyi olur.
Ayrıca... Şu anda cevabı merak edilen bir soru daha var: Terör örgütüyle bu kadar yakın ilişki içinde olan BDP teröristlerin saldırılarını önceden biliyor mu, bilmiyor mu?.. Her adımlarını bildiklerine göre cevaplasalar iyi olur.
Tokat’ta olanla bu aynı zihniyet!
Sapla samanın birbirine bu kadar karıştığı/karıştırıldığı bir dönem daha görülmemiştir.
Biliyorsunuz Tokat’ta şehitler verdiğimiz terör saldırısından hemen sonra (emniyet, ordu, yargı kesin karara varmadan önce) o sırada Başbakan’a vekalet etmekte olan Bülent Arınç “Bu saldırıyı karanlık güçlerin yaptığını” söylemiş, arkasından bir de Albay Dursun Çiçek’in Reşadiyeli olmasıyla ilişkilendirerek bu iddiaya haklılık kazandırmaya çalışmıştı. Başbakan Erdoğan ABD’den döndüğünde aynı hatayı o da tekrarladı ama sonunda PKK saldırıyı üstlendi.
Benzer bağlantılar daha sonra birçok olayda (ve yine yargı kararını beklemeden) kuruldu, Tokat olayında yapıldığı gibi TSK toptan suçlu konumuna itildi.
Her olayda anında “Ergenekon” demek öyle moda oldu, öyle kolaylık oldu ki sonunda “Anayasa değişikliğini istemeyenler/hayır diyenler de Ergenekoncu”ya kadar vardı iş. Bir Siirt’teki çocuk tecavüzleri kaldı Ergenekon’un yapmadığı...
Son olarak Başbakan Erdoğan’ın “Nazimiye’de, Lice’de tetiği çekenle, Danıştay’ı kana bulayan aynı zihniyet” sözlerini hayretle okuduk. Yani bir terör örgütünün “etnik ayırımcılıkla, düşman gibi görerek Türk askerine saldırması” da Türkiye’nin birliğine, kardeşliğine, huzuruna saldırıdır, Danıştay’a saldırı da bir anlamda bunlara saldırıdır ama ne olursa olsun PKK terör örgütünün saldırısını “Ergenekon’un işi” denilen (daha da ne olduğu bilinmeyen) bir olayla aynı cümlede, aynı kefeye koymak çok yanlış değil midir? Ergenekon deyince topluca “ordu” algısı yaratıldığına göre yine Tokat’taki noktaya dönmüş olmuyor muyuz?
Ağızdan çıkan lâfların fazlasıyla önem kazandığı bir dönemde bu kavram kargaşası yaratılmamalıdır.
“Haksızlık yapılmamalı” ise kimseye yapılmamalı. Sapla saman birbirine karışmamalı!
Yol kazası mı?
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç anayasa değişikliği paketinde AKP’deki firelerle ilgili olarak “yol kazası olarak bakıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz” demiş.
Keşke “yol kazası” olarak bakacaklarına “kendi partimizden milletvekilleri bile, bu kadar baskıya rağmen vicdanlarıyla hareket ediyor, Türkiye’ye zarar verecek maddeleri oylayamıyorlar” diyebilseydi.
Geri dönüp “Ne olup bittiğini anlamayan milletin önüne bu karmakarışık referandumu süreceğimize haydi bütün partilerin, hukukçuların, sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla şu işi demokratik şekilde yapalım” demek bu kadar mı zor?
Bu ülke, bu toplum böyle bir özveriyi hak etmiyor mu?

