Ruşen Çakır’ın 28 Nisan Çarşamba günkü “BDP’ye Anayasa paketi için mahalle baskısı” başlıklı yazısı çok ilginç saptamalar içeriyordu.
“Son günlerde moda suçlama” nın Anayasa paketine destek vermeyenlere “Ergenekoncu” demek olduğunu söylüyor, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in Taraf gazetesine verdiği röportajda; “BDP şu anda ulusalcılarla birlikte hareket ediyor. Ergenekoncularla birlikte hareket ediyor, tabanına da ihanet ediyor (...) Ben diyorum ki Ergenekoncularla, ulusalcılarla birlikte hareket etmeyin. Eğer demokratikleşmeden yanaysanız, bu işin anası Anayasa’nın değiştirilmesidir” dediğini anlatıyordu.
Çakır “Bu Ergenekonculuk ithamında BDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın ‘bu paketin geçmemesi Ergenekoncuların zaferi olur’ sözüne sık sık atıfta bulunulduğunu, böylelikle parti içinde bir gedik açılması istendiğini” de yazmıştı.
Artık saçma sapan konuşmaların haddi hesabı olmadığı, hukuk filan bir tarafa atılıp ülkenin geleceğini değiştirecek Anayasa paketi tamamen “seçim öncesi parti propagandası”na, kıyasıya bir oy kavgasına dönüştürüldüğü için herkes aklına geleni düşünmeden, çekinmeden söylüyor ama bunlar da tam “evlere şenlik” sözler doğrusu...
Bir Anayasa konusu kalmıştı Ergenekon’a bulaştırılmayan, o da yapıldı, vatana millete hayırlı (!) olsun.
Haydi diyelim ki Ufuk Uras böylesine ciddi bir yanlışı yaptı, ya AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’e ne demeli?
Devamlı “AB ülkelerinde şöyle, böyle” diye gerçekleri saptırarak ve demokrasi açısından hiçbir benzerliği olmayan “ileri demokrasi”nin bulunduğu ülkeleri “kaynak olarak gösterdiklerine göre, bu ülkelerin hepsinde anayasaların ve değişikliklerin uzlaşma ile, toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile, hepsinin hazırladıkları taslakları ayrı ayrı tartışarak yapıldığını neden kaynak olarak alıp ona benzemeye çalışmadıkları ayrı bir konu...
O ülkelerde milletvekillerini tek bir lider seçmediği, seçim sistemleri demokratik olduğu için özgür iradeleriyle doğru ile yanlışı vicdanlarına, sağduyularına göre ayırıp öyle karar vermeleri, cumhurbaşkanlarının da “Meclis’te çoğunluğa sahip partinin” başkanı ile tıpatıp aynı siyasi görüşü paylaşmaması (hatta aynı partinin başbakanlığını yapmış olmaması), “yasama” ve “yürütme”lerinin ve “cumhurbaşkanı”nın tek parça haline gelmiş olmaması da ayrı konu... Türkiye’de bunların hiçbiri AB ülkelerine benzemiyor ve üstelik bunlar yetmediği gibi “yargı”yı da bu bütüne eklemek istiyorlar.
BASKIYA KILIF!
Bütün bu önemli farklılıklara rağmen Avrupa ülkelerinin bile anayasa değişikliğinde “uzlaşarak, anlaşarak birlikte yapma”kta birleşmelerini de mi görmüyorlar?
Bu tek partinin hazırlayıp Meclis’e ve topluma dayattığı; “yüksek yargı üyelerini de biz seçelim, parti kapatma kararını da biz verelim” girişimine “demokratikleşme” adının verilebileceğini kim söylüyor?
Yargısını da kaybetmemeye, böylece demokrasinin rüya olmasını, rejimin istenirse kolaylıkla diktatörlüğe dönüşmesini engellemeye çalışanlara kim ve ne hakla “Ergenekoncu, ulusalcı” gibi etiketler yapıştırabiliyor? Ülkenin bütün muhalefet partileri, bütün yüksek mahkeme başkanları, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk ve diğer önde gelen Anayasa hukukçuları, bütün sivil toplum kuruluşları “Ergenekoncu” mu?
KİM DURDURACAK?
Bu nasıl antidemokratik bir söz, bir baskıdır?
Anayasa Mahkemesi de, (HSYK değişikliği ile) Danıştay ve Yargıtay da partili olduklarında; örneğin bugün ortaya atılan ve “Türkiye’ye asla uymayacağı, tam diktatörlüğe ve federasyona” yol açacağı bilinen “başkanlık sistemi”ni getirseler bunu kim, hangi kurum durdurabilecek?
Ülkeyi dinî baskı rejimlerine döndürmek isteyen bir parti çıksa icraatlarını kim durdurabilecek?
“Dünyanın en özgürlükçü üniversitelerinden biri” olarak tanınan New York’taki NewSchool’da “anayasa siyaseti ve değişiklikleri” konusunda uzun yıllardır ders veren Prof. Dr. Andrew Arato “yüzde 10 barajıyla seçilen bir meclisin demokrasi ehliyeti konusunda ciddi sorunları vardır. Hiçbir hükümetin sınırsız güce sahip olmaması gerekir ki Türkiye’de bu olmaktadır. Demokratlar yarının tehlikesini görmüyor” demiş. (Milliyet, Devrim Sevimay röportajı, 27 Nisan)
Sınırsız gücün neler yaptırabileceğini göremeyenler, hiç değilse ağızlarının ölçüsünü bilmek zorundadır!
Her Açıdan’da bu hafta!
Ne tesadüfse, tam en hayati sorunlar tartışılırken ve tam “çıkmaza girildiği noktada” Ergenekon’la ilgili sansasyonel haberler, yeni operasyonlar vs. ortaya çıkıyor ya yine öyle oldu.
Umarız ne olduğu, kimin yaptığı en kısa zamanda anlaşılır (olacak şey değil ama yıllar süreceği belli) Danıştay saldırısında silinen kamera görüntüleri, 2 kez tutuklanıp bırakılmış olan Albay Dursun Çiçek hakkında 3’üncü tutuklama kararı gündemi değiştiriverdi.
Ve aynen suikast iddialarında, “bilirkişi raporu”nda ve diğer birçok olayda olduğu gibi henüz yargıda karar verilmemiş konularda başta siyasetçiler ve köşe yazarları olmak üzere birçok kişi mahkeme yerine karar verdi de, gazetecilere, kurumlara hesap sormaya geldi sıra.
Bu Pazar Her Açıdan’da şiddet olaylarını içine alacak şekilde yine Türkiye’nin gündemi konusunda en uzman konuklarla tartışacağız.Konuşmacılar: Eski Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu, Sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Narlı, Anayasa Hukuku (ve AB hukuku) uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk, Demokrat Hukukçular Derneği sözcüsü Avukat Ömer Faruk Uysal, kadın ve çocuk hakları savunucusu Avukat Canan Arın olacaklar.
“Öğretici bir tartışma” izlemek isteyen herkesi bekleriz!

