Vallahi bu gerilim iddialarını çıkaranlara ben de çok bozuluyorum. Her şey süt liman, ‘huzur’ desen zirve yapmışken, sıra dışı hiçbir olay yaşanmazken nereden çıkıyor bu haberler? Birileri kasıtlı davranıyor, yoktan var ediyor ve bu nedenle de itiraz edenler haklı değil mi efendim...
İlgilenmeyin her olayla, üstünüze vazife değil... İşinize gücünüze bakın, işiniz varsa özellikle daha ne istiyorsunuz?.. “Biz yazmayalım dünya medyasına bakalım” deseniz onlar da “Türkiye’de kıyamet kopuyor” yorumları yapıyorlar işin kötüsü... Geçen hafta Amerika, İngiltere, Almanya, İtalya gazetelerinin ve Reuters gibi haber ajanslarının yorumları da böyleydi. Son olarak dün New York Times’ın; Türkiye’de kendini “liberal”, “demokrat” gibi tanımlarla ayıran (diğerleri bu tanımları hak etmiyor zahir) isimlerden farksız yazılar yazan ve genellikle olumsuz yorumlarıyla tanınan yazarı Sabrina Tavernise “Türkiye meçhul bir istikamete gidiyor” başlığıyla özetlenen bir haber analizi yapmış.
Geçen hafta bazıları çok üst rütbeli, düzinelerce subayın gözaltına alındığını, üst düzey askeri liderlerin ise ancak “toplanıp kısa bir açıklama yayınlayabildiğini, uzun yıllar dokunulmaz olarak görülen ordunun siyasi kaidesinden şaşırtıcı bir kararlılıkta düşürüldüğünü belirttikten sonra:
“Ordunun gözaltılara yanıt vermemesinin müdahaleler karşıtı bir liderliği yansıttığını, Orgeneral Başbuğ’un Sayın Erdoğan’la iyi ilişkiler içinde olduğunu ama Erdoğan’ı eleştirenler için gözaltıların ‘muhalefeti susturmaya yönelik çabalar’ olarak görüldüğünü” yazmış.
Tek kurum yargı!
Devamında ise “Erdoğan’a karşı koyacak tek kalan kurum olan yargının ‘yakında İslamcı destekçilerinin ellerine geçmesi’ endişelerinden söz ederek ‘Sayın Erdoğan’ın kazançlı çıkmasından mutlu olacak olanlar bile kendisi için otoriter eğilimleri olan kusurlu bir lider’ olduğunu söylüyorlar” diyerek Doğan Yayın Grubu’na verilen benzersiz para cezasını örnek göstermiş.
Bugüne kadar AKP iktidarına tam destek vermiş olan Tavernise dahi bazı olayları, konuları tarafsız gözle görebiliyor demek ki...
Son günlerde Batı medyasının asıl vurguladığı nokta ise “Darbe iddiaları soruşturmalarının bir intikam aracı haline dönüştüğü” idi...
Dün Yalçın Sevimli isminde bir okurumuz, yazdığı ve bana sevimli (!) akıllar verdiği mektupta “Askeri savcılığın doğruladığı belge üzerine bir yorum yazsanız...” demiş altına da benim “Şu Kafes meselesi” başlıklı yazımı koymuş. Çok enteresan bir istek çünkü ben o yazıda ‘toplum olarak belge manyağı haline getirildiğimizi, insanların kesin delil varmış gibi neden önceden darbeci diye tutuklanıp serbest bırakıldıklarını’ yazmış; ‘Gerçekten kesin delil varsa o suçluları tutun, diğerlerini hiç değilse tutuksuz yargılayın ve onlar üzerinden kurumları toptan sorumlu tutup suçlamayı kesin demez misiniz’ diye sormuşum.
Bugün de aynı şeyleri yazıyor ve söylüyorum, ilk günden beri yazıp söylediklerimi aynen tekrarlayarak... Aynen yabancı medyanın ‘intikam aracına çevrildi’ vurgusunu yaparak...
TV programlarımda ve yazılarımda çok sık olarak “Ordunun içinde darbe heveslisi, darbe plânı yapan kişi ve gruplar varsa elbette bulunmalı ve cezalandırılmalı ama fırsattan istifade bu iddialar eleştiri veya muhalefet yapan herkese yapıştırılmamalı. Ayrıca böyle plânlar yapılmışsa komutanları ve genelkurmay başkanları nasıl ‘hiç habersiz’ olabilir. Çıksınlar ve konuşsunlar, millete neler olduğunu açıklasınlar” dedim, isimlerini tek tek yazarak, anons ederek çağrılar yaptım. (Bu çağrıları yapan başka biri oldu mu merak ediyorum...)
Onlar biliyor!
28 Şubat’ta Her Açıdan’da aynı çağrılar “Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ ve Özden Örnek” için tekrarlandı. 1 Mart’ta “Herkes aynı şeyi istiyor; konuşsunlar” başlıklı yazımda bir kez daha...
Bunların yanında, (her ne kadar hukukçular “Anayasa nedeniyle 12 Eylül soruşturulamaz” diyorsa da) 12 Eylül ve 27 Nisan’ın mutlaka soruşturulması gerektiğini defalarca belirttim. Hâlâ da aynı görüşteyim.
Şimdi Askeri Savcılığın talimatıyla belgeleri inceleyen Kurmay Binbaşı “Balyoz toplantılarında TSK’nın yetki alanı dışına çıkan konuşmalara rastlandığı, belgeler gerçekse bunun bir darbe plânı olduğunu” belirtmiş. Jandarma Kriminal Laboratuvarı da “ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğuna” karar vermiş. Avukatı “yine parmak izi, kağıt, mürekkep analizi yok” demiş ama muhakkak ki yargı bunlara da bakacaktır. Ya da baktıkları açıklanacaktır. Bu mahkemelerin işi, görevi...
Ama zaten sonuçta bazı kesin deliller ortaya çıkmadığı takdirde yıllardır süren ve intiharlara bile neden olan bu soruşturma “Belgeler gerçekse vahim, değilse daha vahim” sözlerini doğrulamış olacak ki gerçekten “daha vahim” olduğu şüphe götürmeyecektir. Bu kadar olup bitenden sonra kesin delillerin mutlaka ortaya çıkarılması gerekiyor, başka yolu yok!
Ayrıcalık mı tanınıyor?
Öte yanda, bu durumda daha da fazla ortaya çıkmıştır ki; dönemin Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök “Sizce TSK içinde darbe hazırlığı yapan kişi veya gruplar var mıydı” sorusuna “Vardır da diyemem, yoktur da diyemem” sözüyle veya “Ben Balyoz seminer raporunu gördüm, darbe plânı görmedim” gibi açıklamalarla kenara çekilme hakkına sahip olmamalıdır.
Bir hafta içinde 66 asker gözaltına alınır, 15 general ve amiralin bulunduğu 31 kişi tutuklanırken (diğerlerini de sayarsak), ortada bu kadar büyük çaplı bir “darbe hazırlığı iddiası” varken bu plânları, hazırlıkları genelkurmay başkanlarının, kuvvet komutanlarının görmemesi, duymaması mümkün değildir. Onlar “Vardı da kendi içimizde önledik” benzeri imalar yaptılar ama yeterli değil.
“Bu konuyu 4 kişi bilir; Ben, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ” diyen ve sonra da “Evet, Kara Kuvvetleri Komutanı olarak sorumluluk bende” açıklaması yapan Aytaç Yalman ile diğer 3 isim ve darbe günlüklerinin sahibi olduğu söylenen Özden Örnek’in birlikte çıkıp açık ve net olarak olayları anlatmaları gerekiyor.
Aksi takdirde toplum “onlara ayrıcalık tanındığına” inanmayı sürdürecektir.
Kim dedi “memlekette gerilim var” diye?
Haberin Devamı

