Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can üç gündür gazete röportajında “yargının ne şekilde bağımsız olacağını ve bu Meclis’in pekâla Anayasa yapabileceğini” kendi siyasi görüşüne göre ve bu siyasi görüşü açıkça ortaya koymaktan da çekinmeyerek anlattı.
Bunu yaparken aralarında 50 yıllık Anayasa Hukukçusu eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk ile AKP için 2007’de Anayasa Taslağı hazırlayan bilim kurulunda bulunan Anayasa Profesörü Serap Yazıcı gibi deneyimli uzmanların görüşleri için bile “kusursuzluğu yüceltirseniz çözüm ortadan kalkar” veya “bırakın buna halk karar versin” gibi hissettirmeden çürütme içeren cevaplar verdi.
“Bizim dediğimiz gibi olmazsa (bizim anlamına geliyor çünkü iktidar partisinin, örneğin AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun fikirleriyle birebir örtüşüyor) toplumun yargısı haline gelmez, majestelerinin yargısı olur” diyor meselâ, “Nasıl majestelerinin yargısı” sorusuna ise net cevap vermiyor.
Görünüşe göre “Hitler’in de demokrasi yoluyla iktidara geldiği” konusunda bile tarihle aykırı düşen görüşleri var.
Bunları TV’de sorulara cevap vererek topluma daha net anlatması gerekir, zira daha önce de Anayasa Mahkemesi Raportörü olarak yapmaması gereken ideolojik konuşmalar yapmış, siyasi görüş açıklamış ve bu yaygın şekilde tartışılmıştı. Şu anda da aslında “Demokrat yargı” nasıl ki iktidarın görüşlerine çok yakın bir yargıçlar birliği olarak ortaya çıkmışsa o da “eşbaşkan” olarak aynı görüşü savunuyor.
Bunların olmaması gerekir, medyada zorla yaratılan ve bugüne kadar görülmemiş siyasi kutuplaşmanın, siyasetten tümüyle bağımsız olması gereken yargıda ve yargıçlar-savcılar arasında asla yaratılmaması gerekir. ‘Umarım yanılmıyorumdur’ diyeceğim, umarım bu gerçekleşmez.
MAJESTELERİNİN YARGISI
Cumhurbaşkanı Gül de Anayasa hukuku uzmanı olmamasına rağmen “Bu Meclis Anayasa yapabilirdi” diyor. Oysa Prof. Dr. Sami Selçuk “Neden yapamayacağını ve neden asıl bu Meclis yargıya üye seçerse bunun ‘Majestelerinin yargısı’ olacağını” gayet net açıklamıştı. Seçim Yasası değişmeden, milletvekillerinin liderin ağzından çıkanı emir kabul ettiği sistem değişmeden bu Meclis’in yargıya seçeceği üyelerin asla bağımsız olamayacağını anlatmıştı.
Prof. Dr. Serap Yazıcı da “Bu Meclis Anayasa yapacaksa millete laiklik güvencesi vermeli” demişti.
Ama Osman Can’ın yargı ile ilgili tüm açıklamaları “yargının da yetkisini halktan alması” üzerine yoğunlaşıyor. Yani “çoğulcu demokrasi”ye değil, “çoğunlukçu demokrasi”ye, sandık demokrasisine dayanıyor.
Peki o zaman demokratik sistem neden iktidarı “yasama-yürütme-yargı” diye “birbirinden bağımsız olması şart olan” üç gruba ayırmış ? Neden “halkın iradesi tek güçtür, buna göre parlamento yeterlidir” dememiş?
Yüksek yargıya “halkın iradesi” demek olan parlamentonun çıkardığı yasaları iptal etme hakkı neden verilmiş? İktidar partisi yeni Anayasa’da “parti kapatmanın zorlaştırılmasını” mutlaka gerçekleştirmeyi düşünüyor da Seçim Kanunu’nun demokratikleştirilmesi hâlâ neden hiç ağza alınmıyor? (Devam edeceğiz)
Güldal Mumcu’nun kadın hakkı yok mu?
Türbanla ilgili bir konu olunca “kadın hakkı” arayan AKP’li kadın milletvekilleri Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu’ya yapılan hakaretlere, üstelik “Bana şiddet uygulayacak durumdaydı” dediği ve sonucunda tekrar kürsüye “neredeyse ağlayacak halde” çıkmasına neden olan hakaretlere en ufak bir tepki göstermediler. Kulis odasının basıldığı, Güldal Mumcu’nun üzerine yüründüğü ve söylenen sözler odada bulunan diğer milletvekilleri (ve Divan Üyesi Milletvekili) tarafından görülmesine, açıklanmasına rağmen sonunda Bülent Arınç yine ustalıkla kurulmuş masum cümlelerle işi basite indirgeyiverdi; “Odasını basmam söz konusu değil ama eğer Güldal Hanım kendisini başkasıyla kıyasladım diye ‘incindiyse’, benden özür bekliyorsa dilerim...”
Birdenbire o öfkeli, şiddet uygulayacağı hissi veren saldırı ânı, yayınlarda Güldal Mumcu’nun elinden geleni, gerekli tüm müdahaleleri yaptığı net şekilde gözlenirken; “Meclis böyle yönetilir mi? Militanca yönetiyorsun” lâfları unutuluverecek. Daha sonra söylediği ve “edepsiz” anlamına gelen “Odasını basmışım. Edep ister edep” sözleri, ayrıca bunu Başbakan Yardımcısı olarak, “yasama”ya “yürütme baskısı” şeklinde yaptığı unutuluverecek.
Ve olay “İsterseniz özür dileyin, istemezseniz dilemeyin. Zaten o kadar önemli bir olay da olmadı” noktasına gelecek.
Peki Başbakan Yardımcısı bütün suçu “görevini yapan” Güldal Mumcu’ya yıkarken kavganın Başbakan’ın kendi milletvekillerini kışkırtma anlamına gelen ve nitekim onların da böyle algılayarak saldırıya geçtikleri aşırı tepkilerini, AKP milletvekillerinin bir sokak kavgasındaymış gibi Parlamento’nun saygınlığını zedelemesini neden hiç eleştirmiyor?
“DEDİĞİMİ YAP, YAPTIĞIMI YAPMA”
Başbakan’ın “Başkanvekili hanım kardeşimiz” sözü de örneğin açık ve net bir cinsiyet ayrımcılığı değil midir? Erkek başkanvekillerinden söz ederken “Başkanvekili bey kardeşimiz” diyor mu hiç?
“Siyasetin bir üslubu, kültürü, seviyesi vardır” diyorlar ama bu lâfı söylemeden önce yaptıklarıyla sözün içeriği birbirinin tamamen zıttı durumda. Adeta “Dediğimi yap, yaptığımı yapma” sözü gibi...
Bülent Arınç’ın sadece Güldal Mumcu’ya değil, önce demokrasiye sonra da tüm kadınlara bir özür borcu var... Bunu dilemek için de Mumcu’dan işaret beklemesi hiç gerekmiyor.

