Halktan gelen mektupların çoğunda “haftalardır sadece darbe tartışıldığı, ondan önce de aylarca Demokratik Açılım tartışmalarıyla gündemin tıkandığı, böylece milletin gerçek sorunu olan işsizlik, yoksulluk, maaşlara yapılan küçük zamlar yanında ihtiyaç maddelerine yapılan ağır zamların, arttırılan vergilerin hiç tartışılmadığı” var.
Nitekim Uşak İl Müdürlüğü’nün yürüttüğü bir proje kapsamında “sadece 4 ay çalışacak 316 geçici işçi” için tam 3 bin 526 kişinin başvurduğu dünkü haberler arasındaydı.
Düzenli, devamlı bir iş de değil, 4 ay para kazanabilmek için binlerce kişi koşuyor. Bunlar arasında hiç şüphesiz üniversite bitirmiş mühendisler, öğretmenler ve diğer meslek sahipleri de var.
Sayısı giderek artan işsizler ordusu bir yana, işi olan ama emeğinin karşılığını almak yerine çok daha azına razı olması istenen işçiler, özelleştirme denerek kapatılan fabrikalar nedeniyle işini kaybedenler ya da işçi statüsünden çıkarılarak büyük kayıplara uğrayanlar, yasal haklarını izinlerini kaybedenler büyük bir mağdurlar kitlesi oluşturdular.
TEKEL işçilerinin “kazanılmış haklarını kaybetmeye razı olmadıkları için” 50 gündür sürdürdükleri ve 19 Ocak’ta açlık grevine de başladıkları grev sürüyor. Dün 50’nci gününde yeniden açlık grevine başlamışlar.
Hükümet ise grev sırasında işçilerin karşılaştığı gaz, tazyikli su gibi şiddet eylemlerini olduğu gibi açlık grevini de hiç önemsemiyor ve hatta “fena halde kızıyor” görünmekte...
Başbakan Erdoğan dünkü konuşmasında “İşçilerin eylemi abarttıklarını, hükümete karşı kampanyaya dönüştürdüklerini, bu kampanyanın içinde muhalefet partilerinin ve medya kuruluşlarının da olduğunu, hatta partilerin ve medyanın işçileri kullandığını” söylüyor.
“Çetelerin, hukuk dışı örgütlerin yapamadığını şimdi bu olumsuz olayları abartarak başaracaklarını zannediyorlar” diyor. “Hazinedeki her kuruş bize emanet edilmiştir. Tüyü bitmemiş yetimin parasının emanetçisiyiz” diyor.
“Ay sonunda gereken cevabı vereceğiz, kusura bakmasınlar burası yolgeçen hanı değil” diyor. “Sendikalar dürüst değil” diyor.
Öfke siyasetinin pek makbul hale geldiğini artık iyi biliyoruz ama her konuya bunu uygulamaya, her olayda “One minute” anlayışını sürdürmeye kalkarsanız sonu hüsran olabilir. Hele de 2 milyon sendikalı işçi toplu greve hazırlanırken kesinlikle hüsran olur.
ÜLKEDE DÜRÜST VAR MI?
Sendikalar dürüst değil, muhalefet partileri değil, medya değil, yüksek mahkemelerden istenmeyen kararlar çıkınca onlar değil, ordu hiç değil, peki kim dürüst bu ülkede?
İktidar partisinden başka dürüst kimse var mı acaba? Başbakan her fırsatta ama hepsinde olduğu gibi yine sorumluyu bulmuş; “medyaya teessüf” ediyor. Medya ne yaptı ki işçilerin mağduriyetini ve eylemlerini duyurmaktan başka? Bir Avrupa ülkesinde karın, dondurucu soğuğun altında işçiler aylarca eylem, açlık grevi yapsalar medyaları duyurmayacak mıydı?
YA YOLSUZLUKLAR, SEÇİM YATIRIMLARI?
Başbakan “bir yol açılışı” yaptığında “sadece 5 TV kanalı çekti. Kar altında yol açtık gelmediler” diye de medyaya kızmıştı, o önemli de yüzlerce işçinin kar altında açlık grevi yapması nasıl bu kadar önemsiz olabiliyor?
Vatandaştan gelen mektuplarda “hazinedeki her kuruş, yetimin hakkı önemliyse o zaman hükümet neden belediyelerdeki yolsuzlukları önlemiyor? Neden yetimin hakkını seçim propagandası için suyu bile olmayan köylere beyaz eşya dağıtarak harcadılar? Asgari ücretin emekli maaşının 500-600 TL olduğu ülkede emekli milletvekili neden 5000 TL alıyor” soruları var.
Parklara yurtdışından getirilen ve dikilip bir sezon sonra atılan lâleleri, palmiyeleri, her yıl sökülüp sökülüp yeniden yapılan kaldırımları, trilyonlarca liraya malolan saraydan farksız parti binalarını, son model çifter çifter makam araçlarını soranlar da var tabii... Bunlar düşünülünce hükümetin bu tür açıklamalarla sadece işçiye değil, onların durumuna duyarsız kalmayanlara da “çetelerin yapamadığını yapıyorlar” sözleriyle yaptığı büyük haksızlık açıkça görülüyor.
Her konu seçim hesabıyla düşünülemez. Bir tarafta gerçekler ve çözüm bekleyen dev sorunlar dururken sadece mağdur edebiyatına fırsat verecek konulara eğilmek, zor durumdaki vatandaşları ise popülist söylemlerle dışlamak kimseye yarar sağlamaz.
Hükümet artık tüm kurumları düşman gibi görmekten vazgeçip halkın gerçek sorunlarına eğilmek zorundadır.
Hukuk karşısında eşit olmak ya da olmamak
Daha çok kısa süre önce hükümet, en tepesinden “Hiç kimse ’hukukun üstünde’ve dokunulmaz değildir. Her kurum ve her vatandaş ‘hukuk karşısında’ eşittir” açıklamaları yapmıştı.
Dün gazetede haberdi; Başbakanlık, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB) yapılan soruşturmayı etkilemeye çalışmakla suçlanan MİT Müsteşarlığı Hukuk Müşaviri Asuman Bozoklu için soruşturma izni vermemiş. Buna bağlı olarak Başsavcı takipsizlik kararı vermiş.
Hani herkes hukuk karşısında eşitti ve kimse hukukun üstünde değildi? Aynen “dokunulmazlığı olan milletvekilleri” gibi iktidarın soruşturulmasını istemediği kişiler de diğer tüm vatandaşlardan daha fazla eşit (!) işte, görünen köy kılavuz istemezken eyleme mi inanmak lâzım, söyleme mi?

