“Nabza göre şerbet” açıklamalar!

Haberin Devamı

İçişleri Bakanı Atalay son günlerde artan “Polis devleti” endişeleri ve uyarıları ile ilgili açıklama yapmış: “Biz ayrımcılığa karşı sistem geliştiriyoruz. Polis devleti isteyen bu mekanizmaları kurmaz. Sivil diktatörlük gibi mantığı olmayan ifadeler sosyal mühendislik icatlarıdır. Türkiye’de kimse diktatörlük kuramaz.”

Başbakan Erdoğan da “Türkiye’de asla baskı olmadığını, olamayacağını, hatta medyanın ABD medyasından bile daha özgür olduğunu” söylüyor.

Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun açılışında “İnsanların düşüncelerini farklı görebilir, beğenmeyebilir, eleştirebiliriz ama bunların bir saygı içerisinde olmasının gereğine inanıyoruz. Hiç kimsenin yaşam tarzına da bir kastımız olamaz” demiş.

İyi, güzel, her konuda nabza göre şerbet bir açıklama bulunuyor da madem ki durum budur neden hukukçular ve hatta yüksek yargı, cumhuriyet başsavcıları, siyaset bilimciler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, medyanın iktidara ait olmayan (var mıydı eskiden böyle bir durum) kesimi, birçok kurum ve kuruluş aylardır “ağır siyasi baskı altında” olduklarından söz ediyor ve hatta “yangın bacayı sardı” feryatları atıyorlar?

Bunların hepsi sosyal mühendislik peşinde mi? Veya hepsi topluca yalan söylemeye mi karar verdiler?

NEDEN? NEDEN?

Neden hükümet “Yargı Reformu hazırlanıyor” deyince hemen ortaya; yargıya baskıların daha da artacağı, yüksek yargıya üye seçen HSYK’nın veya Anayasa Mahkemesi’nin siyasallaştırılacağı, oralara TBMM’nin (yani AKP çoğunluğunun) seçeceği adayların yerleştirileceği endişesi çıkıyor?

Acaba nedeni; aynı anda HSYK’dan 11 üyelik kontenjan istenmesi olabilir mi? Veya daha önceden yapılmış olan; Anayasa Mahkemesi’ne “TBMM ile Cumhurbaşkanı’nın da aday seçmesinin gerekli olduğu” açıklamaları?

“Kürt açılımı” diye başlayan açılım neden toplumda hemen tepki ve endişe yaratıyor? Artık atılan adımlara güven kalmadığı ve arkasından daha da büyük sorunların geleceği tahmin edildiği için olabilir mi?

“Polise ağır silah alınacağı” açıklanınca veya “TSK sınırlardan çekilecek, yerine 50 bin kişilik kolluk kuvveti gelecek” dendiğinde neden toplum bir anda korkuya sürükleniyor? Aylardır ordu ile polisin, MİT ile polisin, jandarma ile polisin karşı karşıya getirildiği görüldüğü ve kurumlar arası çekişmeler büyük endişe yarattığı için mi acaba?

“Referandumlara alışın” dendiğinde neden hemen endişeler ortaya çıkıyor? Hükümetin hiçbir denetime, muhalif görüşe tahammül göstermediği artık iyice anlaşıldığı için mi?

Bugüne kadar insanlar cep telefonlarıyla, sabit telefonla konuşmaktan hatta arkadaşlarıyla ya da evinde konuşmaktan korkar hale hiç gelmiş miydi? Bir toplumsal paranoyadan hiç söz edilmiş ve bu paranoya yabancı medyada bile yer almış mıydı?

Darbe ve suikast iddialarıyla Genelkurmay haftalarca aranmış, suçlanmış, insanlarda bir de ayrıca “darbe paranoyası” yaratılmış mıydı?

FOTOĞRAF ÇOK BENZİYOR!

Bir “hukuk devleti” olduğunu iddia eden Türkiye’de; yüksek mahkemeler, cumhuriyet başsavcıları, hakimler, gazeteciler, bilim adamları terörist muamelesi görmüş ve herkes “önce içeri atıyor, sonra suç arıyorlar aman susalım” korkusuna düşmüş müydü hiç?

“Demokratik bir ülke” olduğunu iddia eden Türkiye’de daha önce bir başka başbakan; “düşünceleri beğenmeyebiliriz ama saygı içerisinde olmalı” diyen Başbakan gibi “Bu gazeteleri almayın” çağrıları yapmaya, patronlara “maaşlarını sen veriyorsun, sustur adamlarını” demeye, gazetecileri aşağılamaya cesaret etmiş miydi?

Ya da bağımsız kalmaya çalışan bir medya grubu (daha önce “bağımsız kalma” gibi bir durum da yoktu ya) dünyada benzeri görülmemiş vergi cezalarıyla köşeye sıkıştırılmış mıydı?

Böyle bir ülkede isterseniz 10 tane “ayrımcılığa karşı mekanizma” kurun insanları kolay kolay “otoriter rejim tehlikesi olmadığına” inandıramazsınız.

“İnsanların yaşam tarzı” dediğiniz şey öyle bir anda değişmez. Adım adım, hazmettire hazmettire değişir ki fotoğraf da epeyce andırıyor doğrusu!

DİĞER YENİ YAZILAR