Soykırım iddiası, türban ve “erkeksiz gelme”

Haberin Devamı

Bazen çok farklı konularda aynı noktada birleşen olaylar oluyor, işte ikisi... Önce Türkiye’nin Ermeni soykırım iddiasını kabul etmesi gerektiğine inanan ve bunu “Türkiye geçmişiyle yüzleşsin, inkâr politikasından vazgeçsin” benzeri söylemlerle sık sık tekrarlayanlar arasında ve “Ermenilerden özür” için açılan imza kampanyasında başlarda yer alan, bu arada da “insan hakları, özgürlük” gibi kavramları dilinden düşürmeyen Baskın Oran’ın kızı Sırma Oran’ın Fransa’da başına gelenlere bakalım.

Yerel seçimlerde Yeşiller partisi’nden aday olan Sırma Oran, Villeurbanne Belediye Başkanı Jean Paul Bret tarafından kendisine ikna odasında “Ermeni soykırımını kabul edip etmediğinin” sorulması üzerine adaylıktan çekilmiş ve Bret aleyhine “ayırımcılık” davası açmıştı.

Mahkeme Başkanı’nın “Sırma Oran’ın ‘soykırım yoktur’ pankartının açıldığı bu gösteride bulunduğunu” belirterek “Fransa yasaları soykırımı kabul etmektedir. Bret’in bu soruyu sorma hakkı vardır” demesi, verilen kararla Fransa’da “Ermeni iddiasını kabul etmediği için mahkûm olan ilk Türk” olması aslında tüm gazetelerin günlerce manşetten vermesini gerektirecek kadar önemliydi.

Sırma Oran daha sonra bu karar için “Utanç verici bir karar, o soru bana Türk asıllı olduğum için soruldu. Hakim beni dinlemedi bile, AİHM’ye kadar gideceğim” diyordu.

YABANCILAR AKSİNİ SAVUNURKEN...

Oran “Ermeni iddiasını kabul etmediği için” mahkûm olan ilk Türk’tü ama ondan önce, dünyanın en saygın tarihçilerinden olan Prof. Bernard Lewis de bir röportajında “soykırım olmadığını, Türklerin de acı çekip yok edildiğini, tarihi belgelerin ‘imha’yı değil ‘tehcir’i gösterdiğini” söylediği için Ermeni diasporası tarafından açılan davada tazminata mahkûm edilmişti.

Sırma Oran’ın karşılaştığı haksızlık Fransa’da demokrasinin, insan hakları ve özgürlük anlayışının “kendi çıkarları için” nasıl ayaklar altına alınabildiğini gösteriyor. İnsanların “soykırım yoktur” demesini, bunu düşünmesini suç sayan abukluğu bırakın, pankartının altında olmak bile suç sayılıyor.

Şimdi Sırma Oran’ın, babası Baskın Oran’a soracağı sorular yok mudur? Örneğin; “Bernard Lewis’ten Andrew Mango’ya, Justin Mc Carthy’den Norman Stone’a, Stanford Shaw’a (ABD’de bu nedenle tehditler aldığı için Türkiye’ye yerleşmiş ama ölene kadar “soykırımın olmadığını” söylemişti) birçok yabancı ve sayısız yerli tarihçi soykırım olmadığını belgelerle anlatırken, Ermeni tarihçiler Türkiye’nin tüm çağrılarına rağmen konuyu ortak bir komisyonda tartışmayı asla kabul etmezken siz bu haksızlığı Türkiye’ye nasıl yaparsınız” diye sormaz mı?

Aslında sorması gerekir, zira Fransa “Ermeni soykırımının Fransız Ceza Kanunu’nda Yahudi soykırımının inkârını cezalandıran maddesi kapsamında işlem görmesi ve soykırımı inkâr edenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Euro cezaya mahkûm edilmelerini” de istiyor. Yani yakında sadece davayı kaybetmekle ve küçük bir para cezasıyla kalmayacak bu iş.

Panellerde, gazetelerde, özür kampanyalarında savunduğumuz yanlışların dönüp bumerang gibi bizi vurmasının ve örneğin “soykırımcı” damgasının sonsuza kadar alnımıza yapışmasının ne kadar kolay olduğunu gösteren bir örnek bu...

TÜRBANLA BİTMİYOR

Benzer bir olayı türbanı dindarlığın şartı veya simgesi gibi gören ve uzun yıllar “dindarlık ile laikliği” karşı karşıya getirebilen Nihal Bengisu Karaca yaşadı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dinin ölçüsü olarak kadına türbanı da değil, çarşafı zorunlu kılan Suudi Arabistan’a yapacağı geziyi izlemeye hazırlanırken bu ülke Karaca’ya “yanında erkek yok” diye vize vermedi ve “eşinden ya da babasından izin” istedi. Bunun üzerine Nihal Bengisu Karaca seyahatten vazgeçti.

Açıklamasında “katı olmayan bir laikliğin önemine inandığını” söylüyor. Ama laiklik “din kurallarına göre esnetilmeye” başlandığında sonunun bu anlayışa kadar gitmeyeceğini kim garanti edebilir? Dünyada böyle bir Müslüman ülke örneği var mı? Din baskıları (özellikle kadınlara) bir kez devlet alanlarına, devlet yönetimine girdi mi kuralların nereye varabileceğini kim bilebilir?

Suudi Arabistan’ın vize olayı kadına yapılacak din baskılarının başladı mı bitmeyeceğine güzel bir örnek bence, üzerinde düşünmek gerekir.

(NOT: Yine türbandan söz edildi diye hemen “siz türbana karşı mısınız” diye soracak olanlar zahmet etmesin, türbana değil “laikliğin esnetilmesine” karşıyım. Ayrıca Nihal Bengisu Karaca, Hüseyin Gülerce’nin “Başörtüsü dinde öncelik değil. İslâm’ın ve imanın şartlarında yok” sözüne karşılık “Madem şart değildi, bizi niye kandırdınız” dememiş miydi?)

*****


Engin Altan... Bileğinin gücüyle!

Dün Hürriyet gazetesinde sürmanşet “Brad Pitt Engin” haberini ve “Bir Bulut Olsam”ın Serdar’ı; Engin Altan Düzyatan’ın “2009’a damgasını vuran dizi oyuncuları” anketinde 338 binden fazla oyla birinci olduğunu görünce gülümsedim.

Senaryosunu Meral Okay’ın yazdığı Bir Bulut Olsam’ı işten eve dönüş saatim nedeniyle sonlarına doğru yakalamış ama başta Engin Altan, Melisa Sözen ve Engin Akyürek olmak üzere tüm oyuncuların (örneğin Narin’in annesi, Mustafa’nın eşi) sade, doğal oyunlarına, yeteneklerine, senaryonun ve Mardin’de seçilen mekânların güzelliğine hayran kalmıştım. Bu diziyle ilgili takdir yazım gecikmeli olarak bugün yayınlanacaktı (çünkü mutlaka yazmam gerektiğine inanıyordum) ama dün haberi görünce yazıyı da değiştirdim.

O yazı şu cümlelerle bitiyordu “Türkiye’de bu kadar başarılı oyuncuların, senaryo yazarlarının olması çok gurur verici doğrusu”... Evet hepsi çok başarılılardı ama Engin Altan Düzyatan ilk bakışta sivrilen isimlerin başında geliyordu, yani bileğinin gücüyle anketi kazanmış.

Peki ben sonucu görünce neden gülümsedim? Çünkü sanatçılar arasında veya diğer mesleklerde bazı isimler ve diziler medyada özellikle parlatılıyor ama asıl kararı halk veriyor, izleyici veriyor.

İşe bakın ki, kimse özel olarak Bir Bulut Olsam’a veya Engin Altan’a parlatma kampanyası yapmadı ama izleyici “onun en iyi” olduğuna karar verdi.

Çok başarılı bulduğum sanatçıyı ve Bir Bulut Olsam’ın tüm ekibini kutluyorum, bravo onlara!

DİĞER YENİ YAZILAR