Dün İsviçre’deki minare referandumunda bizim nasıl bir rolümüz olduğunu anlatan yazım Başbakan Erdoğan’ın “köşe yazarlarının haftada bir yazmasını istediği, yarım saatte yazdıklarını söylediği (nasıl biliyorsa bunu, yoksa bir de gözetleniyor muyuz) konuşması” ndan söz ettiğim cümlelerle bitmişti.
Altında da bir “not” vardı; özgürlük, demokratlık deyince mangalda kül bırakmayan, pek ünlü bir grup “liberal ve de demokrat” yazarlar bu benzerini ancak baskı rejimlerinde duyabileceğimiz (pardon, bir de Berlusconi var ama orada şakası değil, gerçek demokrasi olduğu için İtalyan gazeteleri ona dava açabiliyorlar) söze mutlaka tepki vereceklerdi (!), bunu beklediğimizi belirtmiştim.
Bu gazetelerden ve gruptan “tepki” anlamında hiçbir yorum gelmedi. (Nazlı Ilıcak dışında diyeceğim ama hatırlatınca yazılarını kaldırıyorlar.)
Çoğu başka “derin ve çok önemli” konulara dalmışlardı, konuşmadan söz edenler bunun basın özgürlüğü ve demokrasi açısından ne kadar “bağışlanamaz” bir konuşma olduğuna değil, detaylara veya yazısıyla “Başbakan’ı kızdıran Mehmet Tezkan’a ders vermeye” dalmışlardı.
DEVLET DÜŞMANI KİM?
Eh, eğer gazeteci kendine “bir iktidarın gazetecisi” olmayı yakıştırabiliyor ve bu utanç verici görevi de misyon olarak üstlenebiliyorsa artık onları eleştirmeye bile gerek kalmamıştır.
Başbakan Erdoğan’ın bir demokrasinin “olmazsa olmazı” muhalefet partilerine ’çapsız’dan ’kifayetsiz’e ağzına geleni söylediği (sonra da dönüp “çocuklarınıza muhalefet liderlerinin konuşmalarını izletmeyin, terbiyeleri bozulur” diyor), “milletin sizin konuşmanıza ihtiyacı yok” dediği konuşmasında “milletin aslında bizim basınımız dışında bir basına da ihtiyacı yok” anlamındaki sözleri, ağzından düşürmediği demokrasiyi içselleştirmekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.
Ama bu sözlerde asıl önemli olan “yazarların yarım saatte köşe yazmaları veya çok sık yazmaları” değildi, sipariş üzerine yazdıklarını söyleyebilmesi ve onlara “devlet düşmanı” diyecek kadar ileri gitmesiydi.
Özgürce görüşünü yazan, siyasi güce-baskıya biat etmemiş yazarları “etmiş olanların” veya yandaş gazetelerde çalışanların durumu ile karıştırıyor (!) ve “sipariş üzerine yazıyorlar” diyordu.
ÇARESİZLİK YOLDA!
Eğer bu ülkede medya bağımsızlığı korunabilseydi elbette köşe yazarlarının en az yüzde sekseni bu hukuksuzluğa, bu hakaretlere toplu şekilde karşı çıkardı. Belki İtalya’daki gibi dava açanlar bile olurdu. Aslında böyle durumlarda ortaya çıkan medya tablosu yakında yargı için de benzer şartlar oluşturulduğunda demokrasinin düşeceği içler acısı durumu ve toplumun böyle bir durumda karşı karşıya geleceği çaresizliği çok net anlatıyor.
Ele geçirilebilen basın kesiminin en ufak bir eleştiri yapamadığı, gerçekleri tarafsız şekilde duyuramadığı, ele geçirilemeyen kesimin ise dünyayı ayağa kaldıracak baskılar altında inletildiği (ama buna rağmen hiç de umursanmadığı), geriye kalan gazete ve TV’lerin köşeye sıkıştırılarak yandaş isimlere satılması için de gereken baskının yapıldığı ülkelerde artık demokrasinin uçmakta olduğunu hiç kimse görmezden gelemez.
Direnen bir avuç gerçek demokrat, gerçek liberal, gerçek gazeteci ve gerçek bilim adamı da etkisiz hale getirildi mi operasyon tamamlanır. O zaman ne muhalefetten şikâyet kalır ne basından...
“Yarım saat” bitti, şükür yazımız da bitti. Sıra ikinci yazıda...
CİNDORUK HAKLI MI?
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk (ki benim de görüşlerine ve deneyimine büyük güvenim vardır) geçen pazar katıldığı Her Açıdan’da A&G Araştırma Şirketi’nin anketine programda tepki gösterdi. Bu sonuçların tartışılır olduğunu belirtti ve DP ile ilgili gerçek değerlerin Ocak ayında görülmeye başlanacağını söyledi.
Ben bir haberci-programcı olarak o hafta içinde açıklanmış son kamuoyu araştırmalarını her zaman veriyorum. Ama SONAR, GENAR, METROPOL, A&G gibi şirketlerin “güvenilirliği” daha önce sınanmış olduğu için veriyorum, her anketi de programıma almıyorum.
Son araştırma hakkında programda Adil Gür ile konuşurken ‘Bu sonuçların diğer üç şirketin sonuçlarından çok farklı olduğunu, hangisine inanacağımızı bilmediğimizi’ de söyledim. Nitekim sonuçlar anketin yapıldığı günlerdeki gelişmeler ve konuşmalara göre gayet farklı çıkabiliyor. Ve seçime kadar yine tümüyle farklı şekil alabiliyor.
Cindoruk’un tepkisine hak vermemi sağlayan şey ise onun Her Açıdan’da ne kadar büyük bir ilgiyle izlendiğini, sonuçlardan dakika dakika görmüş olmam... Toplumun her kesimiyle bu kadar büyük ilgisini toplayan bir genel başkanın partisi de bence aynı güven ve ilgiyi hak edecektir. Kendi adıma, kamuoyu araştırmaları ile ilgili olarak yapabileceğim şey; araştırmalarının sonuçları seçim sonucuyla tutarsızlık gösteren şirketlerin (hangisi olursa olsun) araştırmalarını bir daha kesinlikle ciddiye almamak, yayınlamamak, bunu uygulayacağım.
Bilimsel araştırmalara güvenirim ama böylesine önemli bir konuda tek bir kez bile hata yapan şirketlere sonsuza kadar güvenmiyorum, onu da söylemiş olayım.

