O kadar çok konu var ki; Almanya’da Deniz Feneri eV soygunundan sonra ortaya çıkan Milli Görüş Dernekleri’nin “30 milyon Euroluk bağış skandalı” meselesini mi, İsviçrelilerin minare yasağı referandumunun Almanya, İtalya ve Fransa’da da örnek alınması için harekete geçenleri ve Sarkozy’nin “İsviçre’ye destek veren” konuşmasını mı, eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’in ABD’de yaptığı ve “AKP hükümetinin otoriter bir yönetime yöneldiğini, yargı bağımsızlığının ve medya özgürlüğünün tehlikede olduğunu, Türkiye’nin 20 yılda Cumhuriyetin kurucu değerleriyle ilgisi olmayan bambaşka bir ülke olmasından korktuğunu” anlattığı konuşmasını mı yazmalı, karar vermekte zorlanıyorum.
Bu arada İsviçre’den yazan çok sayıda okurum “minare referandumu” için 1 milyon 530 bin kişiye gönderilen 32 sayfalık oy kullanma pusulasında (benim de 2 Aralık Çarşamba günü Daily Mail gazetesinden verdiğim haber): Türkiye Başbakanı R. T. Erdoğan ‘Bizim demokrasimiz emellerimizi gerçekleştirene kadar bindiğimiz trendir. Camiler bizim kışlamız, minareler süngümüz ve inananlar askerimiz dedi’ şeklinde bir bilginin yer aldığını, arkasından da “burada artık dinden söz edilemez, politik emperyalizm söz konusudur. Minarelerin bir dinsel özelliği yoktur, Kur’an’da da bahsi geçmez. Dünyada binlerce minaresiz cami vardır” dendiğini bildiriyorlar.
Ve bu referandumda Erdoğan’ın çok büyük sorumluluğu olduğunu, broşürde başka hiçbir Müslüman ağırlıklı ülke devlet adamının malzeme yapacak konuşması bulunmadığını anlatıyorlar.
Doğrusu, Türkiye’nin adının Avrupa’da arka arkaya çıkan dev bağış soygunlarıyla tanıtılmasından minare sorununa kadar nerede bir olumsuzluk varsa onun içine dahil olması, bu kadar sıkıntının üstüne tuz biber ekiyor. AB’ye kendimizden önce şanımız girdi maşallah... Bakalım daha ne marifetler sergileyeceğiz?
Bu arada Türkiye’de İstanbul’dan Mersin’e, Adana’dan Hakkâri, Van, Şanlıurfa’ya kadar birçok ilimizde sokaklar PKK yandaşları tarafından savaş alanına döndürülmüş vaziyette...
“Teröristbaşı Öcalan’ın hücresinin küçüklüğü” nü bahane eden terör destekçileri “istediğimiz yapılmazsa şehirleri yakar yıkarız” mesajını verecek eylemleri sürdürürken DTP Genel Başkanı Ahmet Türk halâ “Kürtlerin gözü kulağı İmralı’dadır. Oradaki bir olumlu-olumsuz tavrı Kürtler kendilerine alınmış tavır olarak görür. Bu olaylar halkın ortaya çıkardığı tepkidir” diyebiliyor. 40 bin kişinin ölümünden sorumlu azılı bir terörist, legal bir partinin ve terörist grupların baskısı altında devletle “eski hücre, yeni hücre” pazarlığına girişebiliyor.
Yine çocuklar önde
Çok kısa süre öncesine kadar DTP milletvekillerinden de tıpatıp PKK lideri Karayılan’ın “İsteklerimiz yapılmazsa şehirler savaş alanına döner” tehditleri duyuluyordu. Bu olaylar; hükümetin “Kürt Açılımı” diye başlattığı süreçte “Terör tehditleri eşliğinde, terör örgütü topluca silâh bırakmadan, pişmanlık bildirmeyi bile kabul etmeden yapılacak açılım yanlıştır, her yeni istekle yeni terör eylemleri ortaya çıkarsa ne yaparsınız” diye uyaranların ne kadar haklı olduğunu ortaya koyuyor.
Ahmet Türk’ün, yine çoğunluğu (cezadan kaçabilsinler, “çocukları hapse attılar” istismarını diğer ülkelerde de yapabilsinler diye) 18 yaş altı çocuklardan oluşmuş terörist grupların eylemlerine “halkın tepkisi” diyerek sanki tüm illerde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar PKK’yı, Öcalan’ı, terörü destekliyor havası yaratma çabaları özellikle dikkat çekici bir durum. DTP’nin PKK ile ortaklaşa yürüttüğü faaliyetleri de, hepsi devletle sorunluymuş imajının yaratılmasını da, bırakın diğer illeri Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşların çoğunluğunun kabul etmediği, araştırmalarla ve gelen yüzlerce mektupla ortada. Tabii hepsinin üzerinde PKK desteği ile, korkutarak ve çeşitli yöntemlerle yaratılan baskı sonunda onlar da çaresiz kalırlarsa ne olur bilinmez.
DTP’nin bu olayların “halk tepkisi” olduğu imajı yaratma çabasında İzmir ve Bayramiç’te halkın DTP ile Kürtlere gösterdiği tepkinin de rolü var gibi görünüyor. Adeta “o halk tepkisiyse bu da halk tepkisi” diyorlar.
Hükümet de DTP de çok tehlikeli ve sorumsuz bir gidiş içindeler. Bir ülkede bölünme sürecinin başlaması, çoğu kez iç savaş çıkararak olur. Devlet teröre taviz verirse terörün sonu gelmez. Türkiye her açıdan en zor ve en çok dikkat gerektiren dönemini yaşıyor.
Bilge Köyü’nün isyanı!
Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü’nde 44 kişinin öldüğü katliamı hiçbirimiz unutamadık. Unutulacak gibi de değil.
Bayramı Mardin’de geçiren bir arkadaşım Bilge Köyü halkının isyan duyguları içinde olduğunu söyleyerek durumu anlattı.
Köylüler “Katliamı yapanların ailelerine Tekirdağ’da kaloriferli evler verildiğini, yakınlarını kaybeden asıl mağdurların ise yoksullukla, bin türlü sıkıntıyla boğuştuğunu, katliam sonrası köydeki duvarlardan kanları bile kendilerinin temizlediğini, devletin sadece bir tabelası ve yolu bile olmayan köye ‘bakanlar, valiler geliyor diye’ bunları yaptığını” anlatıyor ve korkunç bir soru soruyorlarmış: “Devletten birşey elde etmek için katliam yapmak mı gerekiyor?”
Devletin toplumda “PKK’lı teröristlere iş, hatta politika yapma imkanı hazırlanıyor, dürüst vatandaş ise işsiz” duygusu yaratmasından sonra Bilge Köyü’nde de bu duyguya neden olması anlaşılır şey değil. Bu konuyu derhal ele almaları gerekiyor!

