Çok daha önceden hissedilmeye başlanmıştı; Cumhuriyeti koruyacak, gerçekleri savunabilecek kurumlara yargısından medyasına, sivil toplum kuruluşlarından üniversitelere kadar önce hafiften başlayan ve giderek yoğunlaşan bir kuşatma söz konusuydu.
Bu kuşatma kâh “Bu gazeteleri almayın”, “Yüksek yargı yetkisini aştı, değiştirilmeli” benzeri direkt saldırılarla görülüyordu, kâh konuşma aralarına “Şu 4 kurum demokratikleşecek” diye listeler sıkıştırılıyordu...
Bence, her zaman demokratik kurallara-kurumlara saygılı, birikimleriyle yol gösteren, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk başta olmak üzere tüm güvenilir hukukçuların, baro başkanlarının “Yargı kuşatıldı” şeklinde yaptıkları uyarılar yargının demokratikleşme adı altında tümüyle siyasi baskıya alındığının, güçlü ve Cumhuriyet değerlerine bağlı olduğu için bağımsız kalmayı başaran Doğan Grubu’na görülmemiş yükseklikte vergi cezasıyla yapılan baskı ve ele geçirme operasyonu da medyanın kuşatıldığının inkâr edilemez işaretleriydi.
Bu işaretler Yargıtay’ın ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın dinlenmesiyle, iktidarın hoşlanmadığı davaları yürüten hakim ve savcıların kendilerine açılan davalarla, aynı grubun bazı gazete ve TV kanallarını iktidar yanlısı gruplara satmaya mecbur hale getirilmesiyle iyice ayyuka çıktı.
Öyle fütursuz, öyle kararlı bir gidiş vardı ki kimsede başka ciddi hukuksuzluklara bakacak, ilgilenecek hal kalmadı.
Bir yandan bu inanılmaz gelişmeler yaşanırken ve eleştirilmesi, tartışılması gerekirken öte yanda toplum her gün yeni bir darbe iddiasıyla, kuru-ıslak imzalı belgelerle, ihbar mektuplarıyla şaşkına çevrildi.
Hangi bilgiler, belgeler hukuken geçerlidir, neye inanmak gerekir bilmeyen vatandaşlar bu iddiaları, belgeleri, mektupları yargıdan önce (veya aynı anda servis yapılan gazeteler sayesinde) tartışmaya, inanmaya zorlandı.
Aynı sıralarda “Kürt açılımı” diye başlatılan furya geldi. Daha içeriğinin ne olduğu bile anlaşılmadan ortaya atılan bir kaç ipucu kırıntısıyla toplumun tüm kesimleri haftalarca çalkalandı, siyasi partiler birbirine düştü, Kandil’den, Mahmur’dan gelen PKK’lılar ve radikalin radikali söylemler nedeniyle toplum ilk kez “Türk-Kürt” diye bir bölünme yaşadı.
Hükümet sonunda “Milli Birlik Projesi” adında karar kıldığı ve toplumun tüm kesimlerini daha (!) demokratikleştireceğini söylediği açılımın sürdüğünü (terör tehdidiyle, silahların gölgesinde demokratik hiçbir şeyin olamayacağı uyarılarına rağmen) zannederken, yaratılan bölünmenin ve kışkırtıcı gelişmelerin sonunda İzmir ve Çanakkale’de çıkan olaylar, arkasından PKK yandaşlarının İstanbul, Urfa, Mersin, Adana, Ağrı, Van ve daha birçok ili savaş alanına çevirmesi ve en sonunda da “Öcalan’ın yeni hücresini beğenmemesini” öne süren DTP’nin “Açılım bitti” demesiyle toplumun bunca haftadır çekmek zorunda bırakıldığı sıkıntıların tamamı boşa gitmiş oldu.
Şimdi “terör bitecek, analar ağlamayacak” vaadlerinin bu şekilde gerçekleşmeyeceği, zira DTP ile PKK’nin istediği (ve birçoğumuzun ilk günden beri söyleyip durduğu) açılımın “bambaşka bir açılım” olduğu, bunun öncelikle “Öcalan’a af” sonra da “özerk bölge” olduğu nihayet anlaşıldı ama gelinen nokta, PKK desteğiyle yaratılan düşmanca ortam nasıl düzeltilecek?
İlk kez “Onlar Batı’da yaptı, biz de Doğu’da yapalım” diyerek yine PKK’nın başlattığı Doğu-Batı bölünmesi nasıl önlenecek?
Öte yanda eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleriyle başlatılan darbe hazırlığı iddialarında ilk dinlenmesi gereken Örnek aylar sonra ifadeye çağırıldı.
O arada, günlük iddiasından bu yana yüzlerce kişinin evi ’darbe şüphelisi’olarak arandı, kimi “mahkemeni içerde bekleyeceksin” diye kesin suçlu gibi tutuklandı, kimi kanser oldu, kimi cezaevinde öldü, kimileri ise halâ hastane köşelerinde.
Ve bugün bile kim darbe yapmak istiyordu; ordu içinde bir grup mu, kuvvet komutanları mı, 2003’te mi yapılacaktı, 2007’de mi, 2009’da mı, gazeteciler mi yapacaktı, rektörler veya sivil toplumcular mı (mesela rahmetli Türkân Saylan ve ÇYDD mi? Güldürmeyin insanı, öğrenciler bile neden fişlendi?) yoksa hepsi birlikte ve Genelkurmay Başkanı tarafından yönetilerek mi, toplumun en ufak bir fikri yok.
Toplu şekildi kafayı üşütmemek için artık en kısa zamanda bu işi bitirmelerini ve milleti aydınlatmalarını bekliyoruz. Ülkeye toplumu ve tüm kurumlarıyla hakim olan kuşatılmışlık duygusu daha nerelere varacak, nelere şahit olunacak orası ise meçhul!
Ülkeye hakim olan “kuşatılmışlık” duygusu!
Haberin Devamı

