Çok sabırlı ihbarcı!

Haberin Devamı

Kendimizi sonbahar rüzgarında, daha da doğrusu fırtınalarda savrulan yapraklara benzetiyorum... Aradaki tek fark bizim doğal bir rüzgar yerine insan yapısı fırtınaların önüne katılıp sürükleniyor olmamız... Her gün bir yenisi, biriyle sürüklenirken anında başlayan/başlatılan yeni bir fırtına...

“Demokratik açılım”da terör örgütüyle pazarlık noktasında toplumun feveranıyla karşılaşılmış ve yeni teröristlerin ithaline ara verildiği açıklanmışken bu kez “İrticayla Mücadele Planı” belgesi denilen belgenin “ıslak imzalı aslı”nın ortaya çıktığı iddiası gündemde bomba gibi patladı.

“Darbe, çete, Ergenekon” sözcükleri geçen her yeni olayda, iddiada, iddianamede olduğu gibi “belgenin ıslak imzalı”sı haberini de; suçlanan TSK’dan bile önce bugüne kadar da “haberlerin ne hikmetse anında servis edildiği” birkaç belli gazete duydu ve yazdı. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde hükümetlerle ilgili “suç sayılacak faaliyetler yapan, belgeler yazan kişi ve grupların olması” hangi dönemde rastlanırsa rastlansın önemli ve anlaşılması, çözülmesi gereken bir durumdur. Ama elbette bu konularda yüzde yüz emin şekilde yazıp çizebilmek, hele de Silahlı Kuvvetler’i tümüyle suçlayıp hükümete Bülent Arınç’ın ağzından “Cuntayı açığa al” benzeri manşetler atabilmek için önce olayın yargı tarafından kesinleştirilmesi, tüm iddiaların kanıtlandığının yargı tarafından açıklanması gerekir.

Oysa aynen bu gazetelerde; Diyarbakır Lice’de hayatını kaybeden 12 yaşındaki kız çocuğun: “havan mermisiyle öldüğünün, bu merminin de asker tarafından atıldığının” daha haber duyulur duyulmaz manşetten verilmesi ve daha sonra öldüren merminin “havan olmadığı”nın, “kesinlikle asker tarafından da atılmadığının” anlaşılması gibi bu olayda da bazı gazeteler daha ilk anda yargıya, hükümete yön verme (veya yönüne destek verme) işlevlerini göz yaşartıcı bir gayretle yürütmeyi sürdürdüler.

Yazdıklarına, söylediklerine bakınca da aslında “onlara göre” amacın “orduda gizli faaliyette bulunan bir grup varsa anlaşılması ve cezalandırılması” değil, ordunun komuta kademesinin değiştirilmesi olduğu anlaşılıyor.

Yargıya gerek yok mu?

Oysa bu gazete ve gazetecilerin de, bazı hükümet üyelerinin de (Arınç ile Suat Kılıç’ın “Belge gerçek, muhataplar hesap vermeli” demesi gibi) başka durumlarda dillerinden düşürmedikleri “yargıya saygı”yı hatırlamaları ve savaş çığlıkları atan Kızılderili tutumundan vazgeçmeleri gerekiyor.

Dün, eski İçişleri Bakanı (ve Meclis Başkanı) İsmet Sezgin “Siz şu anda İçişleri Bakanı olsanız, nasıl değerlendirirdiniz” soruma şu cevabı verdi: “Biz de darbe mağduruyuz ama darbelerden sonra bile demokratik mücadelemizi yaparak yürüdük. Kendimiz yaşamış olmamıza rağmen sonsuza kadar orduya her fırsatta darbe suçlaması yapılmaması gerektiğini de biliyoruz. Ben olsam önce olayı bu konularda en uzman isimlere inceletir, ihbarcı subayın hemen ortaya çıkıp açık olarak savcıyla görüşmesini ister, imzanın gerçekliğinin “ikinci bir kurul”da da saptanmasını sağlar ve eğer gerçek ise bir araştırma daha yapılması gerektiğine inanırdım; acaba Karargah’ta kimlere kadar gidiyor, işgüzar bazı subaylar mı var, yoksa başka boyutları da mı var? Ama her şeyden önce yargı karar vermeden, olay anlaşılmadan gelişmelerin bazı basın organlarına servis edilmesine izin vermez, gerekli cezaların verilmesini sağlardım.”

Daha sonra konuştuğum sivil/askerî çok sayıda hukukçunun söylediklerinde ortak noktalar vardı.

Açık tanıklık yapmalı

1- Bu belge savcılığa 12 gün önce gelmiş ama ihbarcı bunu 4,5 ay önce ele geçirdiğini söylüyor. İşin özü önemli olmakla birlikte bu çok dikkat çekici bir noktadır. O anda olayı açığa çıkarmak varken belge uzun süre neden bekletildi?

2- İhbar mektubunun sahibinin kimliğini gizlemeden açık tanıklık yapması sağlanmalıdır. İmzasız mektuplar, gizli tanıklar inandırıcılığı yok ediyor.

3- Böyle bir ihbarda suçlama yapılabilmesi için bütün yan delillerin diğer bulgularla örtüşmesi gerekir.

4- Adli Tıp’ın her kararının doğru olduğu söylenemez... (Aslına bakarsanız zaten her halükarda; 14 yaşında tecavüze uğrayan çocuğun ruh sağlığının yerinde olduğu kararını verebilen, psikologların istifa edip kaçtığı bir Adli Tıp’ın kararları kesinlikle iyi incelenmelidir, R.M.)

Demek ki; kurumlar arasında ve bu kez önemli kurumların kendi içinde de ayrışmalar yaratacak böylesine önemli bir davada öncelikle, elindeki belgeye inanan ve zaten TSK’yı ihbar etmekte olan subayın ortaya çıkıp açık seçik konuşması, kimliğinin gizlenmemesi gerekiyor. Bu arada hukukçular TSK’nın “laik rejime zarar verebilecek ya da bölücü, irticai faaliyetler” gibi faaliyetlerin araştırmasını yapmak, raporlarını yazmak ve ilgili mercilere bildirmek zorunda olduğunu, İç Hizmet Kanunu 35. Madde’ye göre bu yetkinin TSK’ya verildiğini de söylüyorlar.

Ama tabii yetki dışına çıkılmışsa veya kendi kafasına göre faaliyette bulunan gruplar varsa, bu ispatlanıp gereği yapılmalı.

Bu “gereği”ni de bir grup gazete değil devlet kendi içinde halletmeli. Mübarekler gazeteci değil, her biri ayrı dedektif... Telaştan olmayacak skandallara imza atınca da özür diliyorlar, bitiyor (!) Ne komedi ama...

DİĞER YENİ YAZILAR