Türkiye’nin dış gündeminin başına şimdi de İsrail’le kriz haline getirilen kötü ilişki oturdu. Avrupa Komisyonu Ermenistan’la imzalanan “sorunlu” protokolü destekler ve Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkas ülkelerinde iyi ilişkiler kurduğunu bildirirken “one minute” olayıyla başlayan İsrail gerginliği tavan noktasına ulaştı.
Bunları yazınca, konuşunca da Türkiye’de eleştiri yapanlar “Sarkisyan’ın kendi ülkesinde muhalifleri tarafından sıkıştırılması”na benzetilerek azarlanıyor (yine de iyi, ‘diaspora’ya da benzetebilirlerdi) ama gel gör ki medya bu olayları incelemesin de ne yapsın?
Başbakan Erdoğan’ın kime sorduğu, hangi araştırmadan/anketten bu sonucu çıkardığı belli olmadığı halde; “Halkımızın vicdanını göz önüne aldık. Halkımın vicdan sesi olmalıydım. Çünkü halkım İsrail’in katılmasını istemiyordu” gibi popülist ifadelerle (her ne kadar “yetkililerimizle konuştuk” diyorsa da yine tek başına) Anadolu Kartalı Tatbikatı’ndan İsrail’i çıkarması ve devlet televizyonu durumundaki TRT’de prime time’da yayınlanan “Ayrılık” dizisi iki ülke arasındaki ilişkileri iyice bozdu.
İsrail’in aşırı sağcı Dışişleri Bakanı Lieberman’ın bu olaylarla çılgına döndüğü ve Türkiye Büyükelçisi’yle görüşmek istediği ama -herhalde komşu ülkelerle “iyi ilişki”ye verdiğimiz önemden olmalı- İsrail’de bir Türkiye büyükelçisinin bulunmadığı bildiriliyor.
Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki aşırı tepkisinin İsrail’le ilişkileri bozmadığı hep söylendi, oysa bu gerginlik ekonomimizi de etkilemiş ve İsrail’in yaptığı ithalat yüzde 40 oranında düşmüştü. Şimdi Nato Avrupa Müttefik Güçler Komutanı, İsrail’in tatbikattan çıkarılması üzerine ABD uçaklarını da tatbikattan çekmiş.
Yani bir başbakanın sonuçlarını hesaplamadan, diplomasiyi devreden çıkararak kendi başına fevri çıkışlar yapması veya “halkın vicdanı” olduğunu iddia ederek karar vermesi ülkeye pahalıya patlıyor.
İsrail’le çıkan krizin sadece bu çerçevede kalmayacağı da açıkça görülüyor.
“ORDUNUN İSLAMLAŞMASI” MI?
Bu arada tabii biz kendi çıkarımızı gözetmeden, Arap ülkelerine yaranmak için İsrail’in üzerine gidince onların da eli armut toplamaz.
İsrail eski İstanbul Başkonsolosu Moti Amihai Kudüs’te İsrail-İngiltere arasında yapılan bir toplantıda “Türkiye’nin son dönemde bir politika değişikliği yaptığını, bunun arkasında da ordunun giderek İslamlaşması, Suriye ile ilişkilerin güçlendirilmesi ve azalan AB üyelik şansına ilişkin kaygıların bulunduğunu” söylemiş.
Türkiye’de; büyüyen İslamlaşma (dinin devlet işlerinde, ülke politikasında belirleyici hale getirilmesi) eğiliminin ve Suriye ile derinleşen bağların oynadığı rol vurgulanırken İsrail-Türkiye ilişkilerinde de “ciddi bir tırmanmanın” yaşandığından söz edilmiş.
Yani tahrike karşı tahrikle cevap veriliyor. İsrail eski başkonsolosunun “Türk ordusunun İslamlaşması” gibi bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir ama hem bunu yapıyor, hem de “Artık AB’ye üyelik onlar için de önemini yitirdi, kafalarına göre takılıyorlar” anlamında sözler sarfediyor .
Türkiye’yi yönetenler dış politikanın çok önemli olduğunun, ülkeler arası ilişkilerin, sorunların sadece birlikte maç izleyerek, “siz bize, biz size” misafircilik oynayarak, “halkım istedi, sizi çıkardım” gibi tribünlere gösteri yaparak yürümeyeceğini görmek zorundalar.
Yoksa “herkesle iyi geçiniyoruz” derken yakında başımıza büyük sorunlar açılacak. Acaba neden dış ilişkilerde de Dışişleri Bakanı’ndan çok Başbakan’ı duyuyoruz?
Bu ne perhiz?
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Basın hürdür, sansür edilemez. Medya eleştirilerinden ders çıkarmalıyız” demiş ki buna da ancak “bu ne perhiz, ne lahana turşusu” denebilir. Özellikle son bir yıl içinde yapılan “bağımsız medya için boykot çağrıları”, “yazarların paralarını siz veriyorsunuz nasıl susturamazsınız” talepleri, koca bir medyayı yok etmek üzere verilen rekor vergi cezaları medyada kolunu kıpırdatacak hal bırakmadı.
En iyisi Bülent Arınç bu konuşmayı önce kendi partisine yapsın, asıl gerekli olan bu çünkü!
Not: Bir konuşma da “yargı bağımsızlığı” için rica etsek?

