Bursaspor-Diyarbakırspor maçında ortaya çıkan olaylar kabul edilir, anlaşılır gibi değildi. Bir çok kişi bunu “Kürt açılımı” sırasındaki kutuplaştırıcı, bölücü söylemlerin yarattığını düşündü. Ama sebep ne olursa olsun Türkiye’ye yakışır bir olay olmadığı ve kesinlikle kınanması gerektiği şüphesiz ki zaten de öyle oldu.
Öte yanda Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sumer’in Amerika’nın Sesi Radyosu’na yaptığı konuşma da kabul edilir gibi değil. Bir taraftan münferit bir olayı sanki bu Türkiye’de yaygın görülen bir tabloymuş gibi genelleştiriyor, “Kimse bize bu zulmü yapamaz” diyor. “Türk bayrağı açtılar, sanki biz başka bir milletten, başka bir ülkeden gelmişiz gibi” diyor. Diğer taraftan “Biz Kürt milletinin takımıyız” diyor.
Madem ki aynı millettensiniz ve ayrıştırılmaya bu kadar tepki gösteriyorsunuz o zaman neden kendiniz israrla “Kürt milleti” diye ayırıyorsunuz?
Çetin Sumer ve onun gibi konuşanlar bu şekilde kendileri bölmeye devam ederlerse sonunda daha da kötü olayların ortaya çıkacağını görmek zorundalar.
Bu söylemlerle kardeşlik projesi filan beklemek de hayal olur.
ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ PERİŞAN!
Geçen Pazar Her Açıdan’a bir Akdeniz Üniversitesi öğrencisinden gelen mektup başta ben olmak üzere tüm ekibi ağlatmıştı biliyorsunuz. Cebinde sadece 3.5 TL’si kaldığını, ev kirasını veremediği için evinden de çıkarıldığını anlatan bu öğrenci ile iki gün önce konuştum. Para yardımı almak amacında olmayan “bir iş bulabilse öğleden sonraları ve hafta sonu çalışarak hayatını kazanabileceğini” söyleyen erkek öğrenci de konuşurken benim gibi zaman zaman göz yaşlarına hakim olamadı.
Ona şimdilik gereken yardım yapıldı, kalıcı çözüm de bulundu sayılır. Ama ne yazık ki, DİSK Tekstil İş Sendikası Başkanı Rıdvan Budak’ın programda söylediği gibi aynı şartlarda yaşayan binlerce öğrenci var. Televizyondaki konuşmamdan sonra benzer durumdaki çok sayıda öğrenciden ve ailelerinden yardım isteyen mektuplar geldi.
Keşke benim maaşım onların hepsine yardım etmeyi mümkün kılabilseydi, okurken ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Eğer gazeteci olmak yerine başbakan olsaydım seçime yatırım olsun diye polemiklerle, hukuka takla attıracak Anayasa değişiklikleri plânlamakla zaman tüketeceğime herşeyi bir yana bırakır ve ilk günden önce işsizliğe, bu ülkenin gençlerinin ümitsizliğine çare arardım.
Türkiye’de sadaka kültürüne alıştırılmak yerine ekmeğini okurken çalışarak kazanmak isteyen onbinlerce onurlu genç var. Seçim öncesi sadakaları yerine alnının teriyle kazanmak isteyen aileler var. Ama siz gençlere “Okulu bitirenlerin iş bulamamasının doğal olduğunu” ima eder ve gelecek umutlarını bile ellerinden alırsanız onları okumaktan da soğutur sokağa dökersiniz.
Ki Sanayi Bakanı Nihat Ergün’e Kocaeli Üniversitesi’nde yüzlerce öğrencinin gösterdiği tepki de bunu doğruluyor. Konuştuğum Üniversite öğretim üyeleri öğrencilerde genel olarak “ümitsizlikten ve ekonomik sıkıntıdan doğan” bir büyük moral bozukluğu ve tepki olduğunu bildiriyorlar. Hangi hükümet olursa olsun buna kulak tıkamak, göz yummak büyük hatadır.
Devlette her tür israf yapılır, kaynaklar har vurup harman savrulurken öte yanda memur ve emekli maaşlarına komik zamlar yapmak, üniversite harçlarına ise yüzde yüze varan zam getirmek kabul edilebilir bir durum değildir.
Hükümetin sadece politika yapmaktan ve günü kurtarma peşinde koşmaktan vazgeçip acilen bu sorunlara eğilmesi gerekiyor.
***
DEMOKRASİ DEMEYİN!
Cumhurbaşkanı Gül, Le Figaro’ya yaptığı açıklamalarda “terör örgütünün Kürt kökenli vatandaşları temsil etmediği”ni söylerken, dünya tarihçilerine “Ermeni soykırım iddiasını” araştırmak üzere kurulacak ortak tarih komisyonuna katılmaları için çağrı yaparken ve AB ilişkileri konusunda doğru noktaları vurgulamış.
Ama soru işaretleri yaratan sözler de söylemiş.
Örneğin “AB yolunda Türkiye’nin demokratik anlamda çok değişeceğini” söylemesi hemen soru işaretleri getiriyor. Kendi vatandaşlarını, hakimlerini, öğretim üyelerini, gazeteci ve işadamlarını baskı altına alan, telefonlarını dinleten, hükümetin yörüngesine girmeyerek eleştiri görevini yapan basın kesimini rekor vergi cezaları ile sindirmeye, susturmaya kalkan, ortada sivil toplum kuruluşu bırakmayan bir yönetimle nasıl bir demokratikleşme bu?.. Le Figaro anında bu soruyu sorabilirdi, atlamış. Ama bundan sonra ağızlarına “demokrasi, demokratikleşme” sözcüklerini aldıklarında her an sorulabilir. Ve kimse de Al Capone benzetmelerini yutmaz, onu bilsinler!

